Ağustos, 2004 ayi icin arsiv yazilari

Felsefe

FELSEFE SS - 28

 

Adaletsizlik ve haksızlık (”İnsanın sözünü tutmasını sağlayan, doğacak sonuçlardan korkmasıdır”), devlet hangi kuralı koruma zorunluluğu üzerine kurulmuştur (”Kendine yapılmasını istemediğin hiçbir şeyi başkasına yapma”), devinim, deneyim, metafizik, mutluluk hakkında Thomas Hobbes ne der? Bacon İki kilise arasında bi-vaftiz, Ortada kalmıştır. Demiştik gecen hafta Peki Thomas Hobbes öyle midir? Kitaplar onun Modernizm hareketinin en gözüpek ve en tutarlı temsilcilerinden bir olduğunu söyler. Bakalım öyle mi? Önce tüm reformcular gibi antik çağdan kendini kurtarır. Gerçi Bacon gibi toptan temizlik demeyip “kökleşmiş sanıları ayıklayalım” der ama, ona göre Eski Yunan felsefesi bir ‘’kuruntu’’dan ibarettir. O da Bacon gibi pratiğin hayranıdır. Bilginin amacı güç elde etmektir. Ne yazık ki bu gelişmeler olurken zaten gücü elinde tutan bizim atalarımız bilginin yakınından uzağından geçmeyi düşünmemektedirler bile. Onlar farketmişler. Bilgisiz güç gelip geçici ve hoyrat, bilgi ile elde edilen güç ise kalıcı ve yararlı. Merak ettim şimdi bu felsefenin başlangıcını sağlayan onlarda da sarışın mavi gözlü bir dev mi? Hobbes bir matematikçi olduğundan geometrinin yöntemini evrensel doğrunun bulunmasında etkin yöntem olarak seçer. Doğal ve politik tarihi ise bilim yerine bile koymaz. Bunların bilgisinin deneyimle ilgisi olduğunu, akıl ile ilgisi olmadığını öne sürer. Hobbes hem Descartes’ın ve Galileo’nun akılcılığını hem Bacon’un görgücülüğünü kuyruklarını birbirine karıştırmadan beraberce taşıyan nadir filozoflardandır. Felsefeye bakış açısı şu ilginç teorisinde özetlenebilir; Felsefe etkilerin kendi nedenlerinden ve nedenlerin kendi etkilerinden oluşan bir bilgidir. O zaman da felsefenin yöntemi hem sentez hem de analiz yöntemleridir. Biraz daha açacak olursak bunu, duyu algılarından ilkelere (analiz) ya da ilk veya en evrensel önermelerden sonuçlara (sentez) ilerleyebiliriz. Hobbes akıl yürütme (ratiocination) konusunda da tam bir matematikçi gibi davranır ve bunu bir tür hesaplama (calculation) olarak görür. Yani düşüncelerimizi göstermek ve vurgulamak için üzerinde anlaşılmış genel adların sonuçlarının toplanması ve çıkarılması işidir akıl yürütme. Bu durumda asıl gereksinimiz bir ilk ilke, yani bir başlangıç noktası bulmaktır. Hobbes bunu devinim – hareket olarak betimler. Biz insanların bir doğal bir de politik felsefemiz vardır. Doğal felsefemiz fizik ve ruhbilimi kapsar, politik felsefeye ise töre ve politika hakimdir. Birincil felsefe tüm bilimin temel ilkeleri, yani kavramlara ait bilime giriştir. Bu felsefede dolayısı ile uzay, zaman, cisim, neden, etki, özdeşlik ve ayrım, ilişki, nicelik, nitelik gibi ilk akla gelen hususlar ele alınırlar. Burada ilk sorunun kendisine engel olmasını önlemek için Hobbes, basit şeylerden kurtulmak ister ve “bunlar kendiliğinden açıktır ve tümünün de tek nedeni devinimdir” der. Buradan son şeylere doğru yürümek üzere hareket eden filozofumuz, “ilk şeyler bütünüyle bilinmeden son şeyler açıklanamaz” maddesini de ortaya koyar. T. Hobbes 1588-1679 Peki bu ilkeler nereden doğarlar ve bilgi nasıl türer? Tüm düşüncelerin kökeni duyudur, duyumlar kalıcıdır ve bellekte tutulurlar. Yani hem duyu hem deneyim Hobbes’in iki silahı, dolayısıyla üstadımız görgücü. Deneyim ise konuşma yolu ile yayılır. Adların ilk kullanılmasında konuşmanın ilk kullanımı yatar ve bu bilimsel kazançtır. Yani yeni bir şey önce deneyimlenerek sonra konuşulup adlandırılarak bilime kazandırılmıştır kısaca. Bu yüzden bilimde biz evrensel terimler kullanırız ama şeylerin kendileri evrensel değil bireyseldirler. Bu yüzden de ne olgu bilgisi ne de sonuç bilgisi mutlak değil, koşulludur. Geldi mi size de yüzlerce yıl sonranın izafiyet teorisinin insanlıktaki doğum sancıları? Bacon’a inat Hobbes deneyim tarafından oynanan rolün tanıtlama, tümevarımın becerilerinin de tümdengelime kazandırılması çabalarındadır. Bu arada duyu ile başlayarak da mutlak bilgiye ulaşılabilinmesi konusundaki inancının zayıf olduğunu göstermiştir. İleri tarihlerde Locke mutlak bilgiye hiçbir zaman ulaşamayacağımızı iddia ederek zaten bu görüşe son damgasını vurur. İnsan ve insanlık çok ilerledi, çok şeyler öğrendi, koşullandırıldı, özgür bırakıldı ama dikkat edin hâlâ nereden başlayacağını bile tam olarak kestiremedi ki sonuca varıp varamayacağına emin olsun. Hobbes ilginç adam. Bu sefer duyumu ele alıp onu araştırmaya başlar. Duyum nedir ve duyuma neden olan şey nedir? Duyum ile ilgili organlarımız görevlerini yaptıktan sonra bunun gereği olarak beyinde bir devinim oluşur ve buradan da yüreğe taşınır. Duyum dolayısı ile nesnenin beyinde yürüttüğü başkalaşımdan başka birşey değildir, ancak bu nesnelerin niteliklerinin bir özelliği değil bizdeki devinimleridir. Gülün kokusu size başka, bana başka olabilir. Bu nedenle de duyu yolu ile elde edilen dünya bilgisi realistik bir dünya bilgisi değildir. Bunu ne fazla açar, ne yeni cevaplar üretir Hobbes. Herşeyi devinime yükler ve susar. Metafizik konusunda suskun değildir üstad. İlginç şeyler de söyler. Uzayda realistik cisimler dünyası vardır. Bunun yanında bir de hayali uzay bulunur. Aslında uzayın hayalinde de elimizdeki cisimlerin rolü vardır. Onların uzayda kapladıkları alan bize uzayın varlığını gösterir. Buradan yola çıkar, uzayı hayalleyerek büyütür ve kendimizde bir uzay kuruntusu yaratırız. Bir cismi tanımlayabilmemiz için onun uzayda kapladığı yer ve varlığının biçimine gereksiniriz, bunun dışında kalan dinginlik, devinim, renk, koku, sertlik ve benzerleri sürekli değişirler, ancak cisim hiçbir zaman yok olmaz. Devinim ise sürekli biryerden vazgeçilmesi ve bir başka yer kazanılması olarak tanımlanır. Devinimin nedeni ise devinimden başka birşey olamaz. Bakın bu Hobbes’un ilk sorunun kurgusunu bozmasından kaçması için daha öncede belirttiğimiz açıklaması kendiliğindendir taktiğine çok güzel bir örnek. Ruhbilim konusunda da epey iddialıdır Hobbes. İdrak konusunda çeşitli anlayışlar ileri sürer. Akıl yürütme beyindeki bir devinimdir, ya da baştaki bir tözdür. Dikkat edin Hobbes töz olarak sadece cisimleri kabul eder. Yani hayali töz yoktur ona göre. Dolayısı ile idrak, yani düşünebilme, akıl yürütebilme de ince bir cisimdir. Acaba bununla fizyolojik bazı değişimleri yani kimyasal reaksiyonları mı kastetmektedir Hobbes? Sanırım bu sorunun cevabı evet. Yalnız burada bir hataya düşüyor o zaman. İdrak duyu algısı ile başlar. Duyu algısına neden olan nesne aynı ise beyinde yaratacağı kimyasal reaksiyonda herkeste aynı olmak zorundadır. O zaman duyu ile algılamada koşulluluk yani görecelik savı iflas etmez mi? Bu soruyu kimse sormadı herhalde ona. Bir de bilme yetisinin yanında güdüleyici yani hayvansal devinim veren güç vardır. Burada devinim baştan yüreğe doğru iner. Bu yüzden de korku yürekte hissedilir. Bu tür güdülerde eğer baştan yüreğe inen devinim canlılık devinimine yardımcı olacak bir devinimse, insan bundan haz, engelleyecek bir devinimse acı duyar. Haz ve acı itki ya da istek ya da tiksinme doğurur. İtki birşeye doğru çabalama, tiksinme ise birşeyden uzaklaşmaya doğru çabalamadır. Kimi itkiler (örneğin yeme itkisi) bizimle doğar, kimi itkilerde deneyimlerden kazanılırlar. Son itki ya da son tiksinmeye istenç (irade) denir. Bir insan hona hoşnutluk verene iyi, hoşnutsuzluk verene ise kötü der. İnsan yapıları aynı olmadığı için iyi ve kötü de insanlara göre farklı farklıdır. Tanrının iyiliği bile bize göre iyiliktir. Tanrı bize avlanabilme becerisi vererek bize iyilik yapmış ama avlanan hayvana kötülük yapmıştır. Dinler bu çıkmazın içinden herşey insan için yaratılmış diyerek kurtulmaya çalışmışlardır. Mutluluk için de hoş bir görüşü var Hobbes’un: Mutluluk ya da sürekli mutluluk başarmış olmaktan değil, başarmakta olmaktan oluşur. Geldik iradenin özgürlüğü düşüncelerine. Son derece somut görüşler bunlar. Bir insan bir edimde bulunmada yani aksiyonda özgürdür ancak istediğini istemede özgür değildir. İstemeyi istememezlik edemez. Bu onun elinde değildir. Canım isterse isterim saçmalıktan başka şey değildir. İrade özgür değildir. Eh artık insanımızı tanıyoruz. Doğasını bildiğimiz bu şeyin davranışını da anlayabiliriz. O zaman artık onun politik felsefesini de açıklayabiliriz diye düşünür Hobbes. Bir insanın bedenini korumak için tüm araçları kullanması akla uygundur. Öyleyse insanın tüm iyi şeylere sahip olmaya, istediğine istediğini yapmaya, sahip olduklarını dilediğince kullanmaya ve onlardan yararlanmaya da hakkı vardır. Bu insanlar arasında inanılmaz bir hak savaşı anlamına gelmektedir. Hak çiğnenmesi hakkı kadar hakkının çiğnenmesine direnme hakkı da vardır. Bu durumda bir türe yani kurallar silsilesi gerekli olacaktır. Demek ki insanın bir düzen kurma ve bunu koruma hakkı da vardır. Yasanın olmadığı yerde adaletsizlik yoktur. Savaşta zor ve aldatma ana erdemlerdir. Adalet ve adaletsizlik yalnız yaşayan insanı ilgilendirmez o beraber yaşayan insana ait bir özelliktir. İnsan yırtıcı bir hayvandır (homo homini lupus – insan insanın kurdudur). İşte bu özelliği insanın aynı zamanda zayıflığıdır da çünkü insan mutlak surette kendisini savunmak için yeterli gücü her an bulamaz. Sonuç olarak da güç ile herşeyi kazanmaya çalışmak saçmadır ve birgün kaybınızın nedeni haline gelir. Yani adaletsizlik ve haksızlık saçma bir şeydir. Kazanç değil kayıp getirir. Burada Hobbes kendi kendine korku ile itiraf eder; İnsanın sözünü tutmasını sağlayan şey doğacak sonuçlardan korkmasıdır. Buraya kadar insanın haklarından bahsettik. Beraber yaşamanın yani devlet olmanın bir de ödevleri var. Akıl insana barış içinde kalabilmesi için savunma yapması gerektiğini düşünüyorsa bazı haklarından da vazgeçmesi gerektiğini söyler. İşte bu vazgeçilen haklar ödevlerdir. Yani insanlara kendisine karşı tanıyacağı ölçüde özgürlük tanıması ödevi. Burada karşılıklı bir hak aktarımı sözkonusudur. Yani insanlar arasında bir sözleşme oluşmaktadır. Bu sözleşme sonucu oluşan zorunlulukların yerine getirilmesini sağlayan bir yaptırım gücü olmalıdır. Bir devletin kurulma zorunluluğu da buradan kaynaklanır. Formül çok basittir; Kendine yapılmasını istemediğin hiçbir şeyi başkasına yapma. Devlet bu kuralı korumak üzerine kurulmuştur. Peki bu devleti kurmanın yolu nedir? İki yol vardır. Ya bir insana ya da bir insanlar topluluğuna bırakacaksınız tüm güç ve kuvvetlerinizi. Böylece çoğulcu irade tekil iradeye indirgenebilir. Devlet bu olgudur ve ölümlü bir tanrıdır. İrade onun iradesidir ve herkes uymak zorundadır. Egemenlik ondadır, görev ve hakları vardır ve bunları devredemez. Böyle bir mutlak egemenlikten doğacak kötülükler kaosun doğuracağı kötülükler ile karşılaştırılamaz bile. Peki bu egemen güç kime devredilmelidir? Bu konuda fazla seçici ve zorlayıcı değil üstad. İsterseniz bir kişiye, isterseniz insanlardan oluşan bir topluluğa verin diyor. Yani derebeyliğine de evet demokrasiye de evete. Yeter ki kargaşa olmasın. Ancak egemen gücü de tek başına ve sorumsuz bırakmıyor ve uyruğa da hak tanıyor. Hatta uyruğa isyan hakkını bile tanıyor. İnsan hakları ile ilgili hemen hemen tüm şeyleri koymuş bu hakların içerisine Hobbes. Kimse itirafa zorlanamaz, kimseyi öldüremezsiniz, yaralayamazsınız diyor. Kimseyi bir başkasını öldürmeye zorlayamazsınız diyor. Nereye kadar diyor? Zurnanın Bacon içinde zort dediği yere kadar; Din söz konusu olunca uyruğa söz ve özgürlük hakkı tanımıyor Hobbes. Din devletin seçimindedir ve tebaa buna itaat eder, diyor. Buna da şükür. İlerici bir adam Hobbes. Egemen gücü uyruğa karşı çok sınırlamış. Egemen hiçbir haksızlıkta bulunamaz çünkü o benim temsilcimdir, ona otoritesini ben verdim diyebiliyor. Egemenin ödevi halkı iyi yönetmektir, yoksa doğa yasasını ve tanrısal yasayı çiğner diyebiliyor. Haftaya: Gene Modern Felsefe’ye devam…

Felsefe

FELSEFE SS - 27

 

Hızını alamaz Bacon. Sapıttıkça sapıtır: Ruh hızla hareket eder. Sinirler ruhun otoyollarıdır. Bunaldıkça atardamardaki kan tarafından tazelenir ve onarılır… Dedik ya bilime azıcık uzak bir arkadaş bu. Ama bayılıyor bilimle oynaşmaya… Hoşgeldin, Modern Felsefe. Modern Felsefe Yeni Çağın yeni ürünü olan Modern Felsefenin farklılığı, temelinde başkaldırı bulunmasında yatar. Yaklaşık bir asırlık hızlı bir değişim sürecinde Kilise ile çarpışmasında Devlet galip çıkmış ve insana ya da anlayışları değil kurallara uygun yönetim anlayışı ufak ufak da olsa en azından Avrupa yaşamında yerini almaya başlamıştır. Aslında bilinen kuralları tekrarlamaktan ibaret olan Magna Carta ile başlayan bu akım sonunda, belirli ölçülerde de kalsa tabanı da kapsayacak bir genişlemeye uğrayarak yeni felsefe akımlarının da temelini oluşturmuş sayılabilir.Devlet olgusu başında sadece küçük derebeyliklerini kapsarken bu olgu da zamanla ve özellikle karşılarındaki Osmanlı İmparatorluğu gibi hayali devlerin de zorlaması ile büyümüş ve tekrar Roma İmparatorluğu’ndaki gibi büyük devletler oluşmasına neden olmuştur. Kiliseye başkaldıran ufak tefek halk kitlelerinin işlerine gelmediği zaman bu devletlere de başkaldırması bu çağın doğal neticelerindendir. Her halkın Osmanlı tebaası gibi koyun karakterli olmaması Tanrının bir lütfu olarak kabul edilse gerek. Sonunda zaten başkaldırıya alışmış bu kitleler ekonomik alanda da devletin belirleyiciliğine başkaldırarak gücün para sahiplerinin eline geçmesini sağladı. Birey kendi gücünün ağırlığını hem hissetmeye hem de hissettirmeye başladı sonunda. Yani yaşasın ‘’laisser passe laisser faire.’’ Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar. Bunun felsefeye yansıması ise düşünmenin özgürleşmesi, yani aklın liberalleşmesi oldu. O zamanda akıl hem felsefede hem de bilimde güç sahibi oldu. Aklın baştacı edildiği yerde sorular başlar. Önce basit sorular, yani; Kim, ne, ne zaman ve nerede? Sonra sorular ağırlaşır: Nasıl, kim için, hangi sürede ve -en önemli soru olan- niye? Bunları cevaplamak kolay iş değildir. Sormak bile kolay iş değildir ki… O zaman düşünce kendini akla dayandırmak zorunda kalır. Yani bir nevi aklın üstünlüğünü kabul eder. Peki akıl önceliği neye ayırır? Siz yaşamınızdaki en basit olguları hiçbir yönleri ile çözememişken göremediğiniz ve anca tasavvur edebildiğiniz şeyler ile mi uğraşırsınız? Akıl önce doğal olayların çözümlenmesini emreder. Bu da bilimin yol almaya başlaması demektir. İnsan doğayı, insan kendini tanıyacak ve bazı açıklamalar ile bazı çözümler üretecektir. O zamanda kendini gaybın düşünülmesine ve doğanın hayran kalınmasına adamış tanrıbilim ile doğa bilimlerinin yolu ayrılacak ve hatta zıtlaşacaktır. Doğa bilimlerinin her kazanımının tanrıbiliminin kaybı olması zamanı gelmiştir. Biri genişledikçe öbürü daralacak ve mevzi kaybedecektir. Artık Tanrıya bu mükemmel akla sahip insanı yarattığı, bu muntazam ve muazzam doğal düzeni yarattığı için inanmak zamanı gelmiştir. Bilgi en önemli güç olduğunu pratik anlamda kullanılmaya başlaması ile kanıtlayacaktır. Bilek gücü ya da hüner ile birleşmiş kurnazlık bilgi ve deneyimin işbirliğine bu çağdan itibaren yenik düşmeye başlamıştır. Bu arada tabii bu değişimin de bir günde olup bittiğini sanmayalım. Başlangıçta düşünsel sorunlarda akıla başvurulurken dinsel konularda inanca ve duyunça dayanılır. Ancak gerçeğin aranmasında bağımsız davranılır. Karanlık çağların yerini Eski Yunan düşüncesinin aydın davranış biçimindeki çağ almaya başlar ama, tabii ki hâlâ kontrollü ve hâlâ hafif korkarak. Bu çağı en yalın olarak bilimsel olma çabasındaki çağ olarak betimleyebiliriz. Bu bir başkaldırış, dedik ama çok da fazla abartmayalım bu düşüncemizi. Sonunda kilisenin ruhu bizi bile heretik olmakla suçlayıverir. Zaten bu modern çağın öncü filozofları da aynen bu şekilde abartmadan davranmış; bir yandan skolastik düşünceyi eleştirirken diğer yandan da eski anlayışların büyük bir bölümünü üstlenmiş ve devam ettirmiştir. Bu dönemin önde düşünürlerinden Bacon, Descartes, Locke, Berkeley ve Leibniz aynı zamanda oldukça dindar birer Hıristiyandırlar. Daha felsefe dinsizleşmemiştir yani. Şimdi gelelim Modern Felsefenin dayandığı temellere. Başta da söylediğimiz gibi artık akıl (ratio) ön plandadır, ancak unutulmaması gereken bir diğer olgu da ister istemez deneyim (empiria) olacaktır. Bu dönemin düşünürleri bu iki olgudan hangisine meyletmelerine bakılarak sınıflandırılmışlardır. Yani ya akılcı (ussal) ya da görgücü (empirisist) olarak adlandırılırlar. Gene de tam anlamlandırabilmek için bu konuyu biraz açalım; 1) Akılcılıkta özellikle vahiy (tanrısal bildiriş) yerine akla dayanarak inanış ve aklı bilginin ölçünü yapan tutum ön plandadır. Zaten Modern adını oluşturan ve diğer düşünüş tarzlarından bu düşünce tarzını ayıran öge de budur. Yani duygu, inanç ve sezgi yerine akıl konmuş ve hem İlk hem de Ortaçağ felsefesi temelleri yadsınmıştır. 2) Ussalcılık bilgiyi nasıl elde edeceğini açıklarken mecburen duyu yerine evrensel ve zorunlu yargı kavramını getirmiştir. Önermeleri akıl yapar ve gene akıl çeşitli önermeler ve gerçeklikler arasında mantıklı ilişkiler oluşturan bir sistem kurar yaklaşımı ile hareket etmektedir. Bu biraz akılcılığı matematik modellemeye sıkıştırmış gibi duran bir yaklaşımdır elbet. 3) İkinci maddenin sonucunda ister istemez can alıcı sorular ortaya çıkmıştır. Bilginin kökeninde duyu ve deneyim yoksa ne vardır o zaman? Akılcılar bu temeli akılda ve aklın zorunlu işleme biçimi olan düşüncede ararlar. Yani tüm bu düşünceler akılda doğuştan (a priori) bulunmalıdır. İşte burada gelen itirazlar ikinci görüşün oluşmasına neden olur. “Doğuştan gerçeklikler yoktur, tüm bilgiler deneyerek ya da başkalarının deneyimlerinin aktarılmaları ile oluşurlar” görüşü ortaya çıkar. Bu görüş ise görgücülük görüşü olarak adlandırılır. Görgücüler her ne kadar 1. ve 2. maddelerde belirtilen anlamlardaki akılcılık ile ters düşmeseler de, bilginin oluşturulmasında sadece aklı yeterli bulmaz, deneyim hatta duyu algılamasını da kabul ederler. Bu iki felsefik görüş arası kesin bir sınır ile çizilecek kadar farklılıklar taşımaz ancak gene de temel olarak yukarıdaki varsayımları ele alırsak; Descartes, Spinoza, Malebranche, Leibniz ve Wolff akılcı, Bacon, Hobbes, Locke, Berkeley ve Hume ise görgücü olarak düşünülebilir. Sonuçta ne olursa olsun düşüncenin karmaşık zincirleri içerine bir kere girdiğinizde çok da tutarlı olmadıklarını arada bir kıvırttıklarını da unutmamalıyız. Bu dönem maalesef şakanın felsefeden biraz uzaklaştığı bir dönem. İnsanlar gibi düşünceler de zaman zaman kırıcı olabiliyorlar. Unutulmaması gereken diğer bir olgu ise, Kilisenin hâlâ skolastik felsefe saflarında varlığını elinden geldiğince sürdürme gayretidir. Önce görgücülerden başlayalım. Özellikle İngilizler bu konuda epey üretken. Zaten Eski Yunanlılardan sonra ilk olarak İngilizler üstün çaba gösteriyorlar felsefe dalında. Anlattığımız Modern Çağ deviniminin de en tipik örneklerinden birincisi sayılabilecek olanı Francis Bacon. Görgücü ama hem Aristoteles’e hem de eski Yunan felsefesine temelden karşı Bacon. Yani bireyin artık kendi başına düşünmesi gerektiği kanısında hazret. Bu fikrinin nedenini de son derece çarpıcı biçimde açıklar. İnsanlık tarihi yaklaşık 2500 yıldır arpa boyu ilerlememiştir. Demek ki bugüne kadar uygulanan yöntemler kökünden yanlıştır. İşe yeni baştan başlamalı, bilimleri, sanatları ve tüm bilgileri yepyeni temeller üzerinde yapılandırmalıyız. Geçmişin başarısızlığı, geleceğin başarısının garantisidir. Bacon pratiğin adamıdır. Ancak zamanı buna müsait değildir. O pratiğin önemini kavrar ve sürekli pratikten bahseder ancak kendisi pratiğin içerisinde pek olmaz. Gerçeklik bulunmalı ve insanlığın iyiliği için kullanılmalıdır. Bunu rahatlıkla der ama bilim adamı değildir ve bilime katkısı olmaz. Bacon düşünce evriminin de yanlış yolda yapıldığı kanısındadır. Yöntem yanlış bulunmuş yanlış kullanılmıştır. Bunu düzeltmek içinde tüm eski inanç ve dogmalardan kurtulmak lazımdır. İnsanlarda önyargılar ve idoller vardır ona göre ve bunlar dört türdür. Birincisi kabile idolleri, ki bunlar insanın doğasının gereği türden idollerdir. Örneğin doğal yaşamın içerisine insan isteklerini sokmak bu tür idollerdir. İkincisi mağara idolleridir. Bunlar bireyin kendisinden kaynaklanan yani egosal idollerdir. Üçüncü tür pazar ya da çarşı idolleridir. Bu tür insana en fazla rahatsızlık üreten idollerdir ki burada hazrete tamamen katılırım. Tabii daha çok koca tipindeki insana rahatsızlık verir diyelim. Ancak onun kasti benim anlatmak istediğim şey değildir. Bacon bu idoller ile sözcüklerin tanımladıkları şeyler ile uyum içerisnde Sir Francis Bacon (1561-1626) olmadıkları ve karışıklık yarattıklarını açıklamaya çalışmaktadır.Dördüncü tür ise tiyatro idolleridir. Burada sözcüklerin de ötesine geçilmiş ve kuram ve felsefe yanlışları betimlenmiştir. İşte idrak bu idollerden temizlenmelidir. İnsanın bilgiye erişirken görevi sözcüklerle boğuşmak değil, doğrudan gerçeğe erişerek doğayı yenmektir. Doğayı yenmenin tek yolu ise onu bilmekten geçer. Bu ise bugünkü (o günkü) tanımlar ve kavramlarla olanaklı değildir çünkü bunlar yanlıştır, yetersizdir. Bu yüzden de temel bozuktur ve üstyapı da doğal olarak sağlam değildir. Peki bunu nasıl becereceğiz? Onu da kolayca açıklamış üstad. Deneysel ve akılcı becerileri birleştireceğiz. Yöntem olarak da tümevarımı kullanacağız ama bu sefer geçmişteki gibi çocukça sıralamalardan oluşmayacak. Doğada değişmeyen ve doğal devinime katılan gerçek ve bireysel cisimlerden başka birşey olamaz. Soyut kavramlar yerine gerçek cisimlerin üzerine konsantre olmalıyız. Burada yasasını da koyar Bacon ama bilim adamı olmadığı için yasası da pek bilimsel değildir doğrusu. Onun yasasının adı biçim yasasıdır. Etkin biçimler de sıcak ve soğuktur. Sıcaklık biçimi sıcaklığın yasasıdır. Sıcaklık bu biçime bağlıdır. Bu biçim varsa sıcaklık da vardır. Biçimleri biliyorsanız doğayı da bilirsiniz. Demek ki işimiz biçimi anlamaktan ibaret. Takip edeceğimiz yol da şöyle; 1) Biçim verildiğinde arkadan nitelik gelir. Biçim ile nitelik ayrılmaz bütün oluştururlar. Bir nitelik ele alındığında ise benzemez tözler bile olsa aynı nitelikte anlaşan tüm bilinen örnekler beraberce irdelenmelidir. Bunlar olumlu örneklerdir. 2) Biçimi uzaklaştırırsanız nitelik de yok olur. Biz incelememizi yaparken biçimle verili niteliğin bulunmadığı durumları da (olumsuz örnekler) gözden geçirmeliyiz. Böylece sapmaları da bulabiliriz. 3) Gerçek biçim öyle birşeydir ki, varlığı biçimin kendisinden daha çok nitelikte bulunur. İncelemenin son safhasında ise araştırma nesnemizin az ya da çok olarak içerisine dahil olduğu durumları, ya da bu nesnenin içerisinde az veya çok olarak bulunan diğer biçimlerin karşılaştırmasını yapmalıyız. Bu yolu aslında yedi maddeden oluşturur Bacon ama sadece bu üç tanesini geliştirir. Bacon’un felsefe anlayışı ise tamamen aklın üzerine kurulmuştur. Burada kendi yerini kendisinden eski filozofların yerlerine göre belirler. Demokritos nihai nedenler ile uğraşmaz, halbuki gerek Aristoteles gerekse Platon tutup taaa evrenin yaratılışındaki nedenlere kadar giderek ipin ucunu kaçırır ve yaşamla ilgili pratik olgulardan koparlar. Bu nedenle Demokritos’u daha çok benimser. Bacon insanı incelerken felsefesini bireysel ve toplumsal insan üzerine olarak iki grupta toparlar. Beden ve ruhu incelediği gibi birbirleri ile bağlantılarını da inceler. İlginç olanı insan soyunun sefilliğine özel bir önem vermiş olmasıdır. Bedenin idrak ve idrağin beden üzerindeki etkileri de özel inceleme dallarıdır. Örneğin çılgınlık ve delilik gibi olguları bedenin anlama yetisi üzerindeki etkisi olarak incelemiştir. İnsan ruhunun, ona göre, bir tanrısal (ussal) bir de akıldışı parçası vardır. Tanrısal bölüm tamamen din bünyesi içerinde incelenmelidir ancak ruh buna dahil değildir. Ruh ısı yolu ile inceltilmiş görünmezleştirilmiş ve öncelikle de başa yerleştirilmiş bir cisimdir. Onun incelenmesi dinin işi değildir. Hızını alamaz Bacon. Sapıttıkça sapıtır. Ruh hızla hareket eder. Sinirler ruhun otoyollarıdır. Bunaldıkça atardamardaki kan tarafından tazelenir ve onarılır. Dedik ya bilime azıcık uzak bir arkadaş bu. Ama bayılıyor bilimle oynaşmaya. Geldik ruhun becerilerine. İdrak, akıl, bellek, hayal gücü (yeniler buna imgelem diyorlar), iştah, irade(bu da istenç) ve mantık ruhun elleştiği konular. Peki o minnacık, ele avuca sığmaz bir soluktan ibaret ruh nasıl oluyorda koskoca bedenlerdeki kocaman hareketleri yaptırabiliyor? Ya da maddedeki ruh nasıl oluyor kocaman kitlelerin hareketlerini sağlıyabiliyor? Bacon herşeye bir algılama gücü atamış. Bir cisim bir başka cismin etkisini algılar, kendine uygun olanını seçer ve uygun olmayanını iter demiş. Kaba saba, ifade bozukluğu çeken, bilimsel olmayan ancak maddenin kütlelerine oranlı olarak birbirlerini çektiklerini kabul eden bir düşünce tarzı. Alay ederken bile hayran olmamak mümkün değil. Canlı bir doğaya ilişkin Ortaçağ felsefesinden kurtulamıyor ama ufak da olsa başkaldırıyor. Buraya kadarı insanın kendine ait olanının irdelenmesi. İnsan bir de dışarıdan etkileniyor. Yani toplumsal dürtüler mevcut. Bireysel yani kendi için olan iyilik zaman zaman çakışsa bile genelde toplumsal iyilikten tamamen ayrıdır. Toplumsal iyilik ödevdir ve insanlar ödevden hoşlanmazlar. Sonuçta Bacon bir evrensel sistem sunmak amacında değildir. Tek istediği temelleri daha sağlam atılmış dolayısı ile de üzerine daha güçü ve daha büyük bir insanlığın yapılandırılabileceği sistemin oluşmasına katkıda bulunmaktır. Böyle bir evren kuramına ulaşabilmek için hem zamanı erken bulur hem de bunun pratik yararı olmadığına inanır. Din konusunda ise aklını kullanan insanın göreceği şeyleri görür Bacon. Tanrı bilgisi yaratılan şeylerin seyredilmesi ile anlaşılır ancak. Tanrının varlığının kanıtı da yarattıklarıdır zaten. Bu varlıkların incelenmesi ile elde edilen bilgi tanrı tanımazcılığı (ateizm) çürütmeye ve inanç kazandırmaya yeterlidir ama din kurmaya yeterli değildir. Din bilgisi duyular ile de elde edilemez. İlginç bir de benzetme yapar Bacon: Duyular da güneş gibi dünyanın yüzünü gösterir ama gökyüzünü kapatırlar. Gökyüzünü ancak güneş gittikten sonra görebilirsiniz. Bu noktadan sonra çuvallar Bacon. Aklını kullanmama zamanı geldiğine kanaat getirir ve iş dine geldiği zaman aklın küçük teknesini terk ederek kilisenin kocaman gemisine binme zamanı geldiğine karar verir. Çünkü rotayı belirleyecek güç sadece Kilise’de vardır. Dinin şarlatanlık olduğunu kabul etmek zor gelmiştir Bacon’a. Bu açığını gene aklını kullanarak bir nebze kapatır Bacon. Kilisenin egemenliğini kabul eder ancak ona tamamen ilgisiz kalır. Ortada kalmıştır Bacon. İki kilise arasında bi-vaftiz yani. Haftaya: Modern Felsefe’ye devam…

Felsefe

FELSEFE SS - 26

 

Kopernik’ı Tycho Brahe takip etti. Tevrat ve İncil’i yalanlayan bulgularından sonra ikinci büyük hizmeti, -bilim kurgunun babası olacak- Johannes Kepler’i yanına asistan alması oldu… Konuklarımız, geosantrik dünya modelini pekiştirenler ve Sir Isaac Newton. Bilim ve Felsefe Rönesans etkisi altında sanat, reform etkisi altında din biçimlenirken bilimin değişikliğe uğramaması düşünülemezdi. Kilisenin ikiye bölünerek etkisinin azalması kaçırılmayacak fırsattı, aykırı düşünebilen bilim adamları için.1500 yıllarının başında bu şartlar altında Nicolas Copernicus araştırmalarını yapıyordu. Polonyalı ve zengin bir burjuva ailesine mensuptu. Krakow Üniversitesi’ni bitirdikten sonra Bologna Üniversitesi’nde araştırmalarına devam etti. Sonra da Prusya’ya geçti…Derdi gücü gökbilim

(astronomi) bu adamın. Elinde de kilisenin kabul ettiği Ptolemaius’un (Batlamyus) geosantrik - dünyamerkezli evren modeli var ama, hiçbir gözlem ile uyuşmuyor. Bir sürü karmaşık hesaplar ile düzeltmeler yapılarak bişeye benzetilebiliyor. Kopernik merkezden Dünya’yı çekip Güneş’i koydu ve hesaplar inanılmaz basitleşerek tutmaya başladı. Sadece bazı sorular yanıtsız kalıyordu. Örneğin neden sadece yılda iki defa gün ile gece aynı uzunlukta oluyor, nispeten kuzeyde bulunan yerlerde kış yazdan uzun oluyordu. Kopernik herşeyi akıl etmişti de, yörüngenin daire değil elips, dünya ekseninin de dik değil eğik olduğunu bilememişti.Kopernik bu modeli el yazması ile çoğaltarak yayınladı ve de kıyamet koptu. Üstelik hiç beklenmeyen yerden, Martin Luther’den geldi itiraz. Kilise ise bu fırsatı kaçırmadı zira o zaman da,Düşmanımın düşmanı dostumdurilkesi en rağbet edilen ilkelerdendi. Luther Kopernik’i heretiklikle suçladı. Üstelik Kopernik Prusya’da, yani Luthercilerin topraklarında yaşıyordu. Derhal pıstı Kopernik. O pıstı ama Papalık çoştu. Görülmedik hızla Kilise tarafından Yeni Evren Modeli onaylanıp resmi Papalık görüşü oldu. Aslında Luther akıllı, Papalık akılsızca davranıyordu. Bu model kilise için iki temel kabul edilemez sakınca taşıyordu: Dünya’nın evrenin merkezinden çıkartılması, ki bu Tanrının herşeyi insan için yarattığı ilkesi ile çelişiyordu. Bu modelin çıkartılış biçimi. Kopernik Kilisenin Hıristiyanlık ideolojisinin değişmez aksiom olarak kabul ettiği ilkelerden bir tanesini eline almış ve yanlış olduğunu gösterivermişti. Ya birileri daha çıkar diğer aksiomların da yanlış olduğunu gösteriverise ne olacaktı? Çok tehlikeli bir yolun açılmasına da onay vermiş oluyordu Kilise. Yasak bölgelerde araştırma yapılmasına izin vermiş oldu. Tüm ideolojiler ile doğal yaşam arasında birbirlerini olanaksız kılan bir varolma ilişkisi vardır. Yani ideolojiler insana rağmen vardırlar, insan ile birlikte olamazlar. Marksizm insan doğasındaki rekabetçi unsura, liberalizm sessiz çoğunluğa, faşizm merhamete doğuştan ters düşerler. İdeolojinin muhafız ve tutsakları ters düştükleri unsurları doğal olarak düşman ilan eder ve hatta bunları lanetlerler. Lutherci Protestanlar ideolojinin muhafızlığına soyunurken Papalık bu defa da öncülüğü kaybetmiş oldu. Sonuç her zaman olduğu gibi ideolojinin kaybetmesinden başka ne olabilirdi ki….Peki neydi bunca yaygaranın kopartıldığı model? Merkeze Güneş oturtulmuştu ve hareketsizdi, çevresinde her biri dairesel yörüngelerde dönen, sırasıyla, Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter ve Satürn vardı. Ay Dünya’nın uydusu idi ve etrafımızda dairesel dönüyordu. Dünya’nın da a) kendi ekseni etrafında, b) Güneş’in çevresinde, c) Dünya’nın ekseninin Dünya ile Güneş’i birleştiren doğru yönündeki eğiminde ortaya çıkan değişmelerden kaynaklanan üç türlü hareketi vardı.Kopernik’i Tycho Brahe takip etti. Yalnız Brahe sadece gözlemci bir adamdı. O güne kadar yapılmış gözlemlerdeki bir sürü yanlışı sırasıyla düzelttikten sonra bir ufacık keşif yaptı. Koltuk takım yıldızında, yeni, o döneme dek varolmamış ve hiçbir yıldız tablosunda gözükmeyen bir yıldız saptadı. Bu yıldız, hiçbir yıldızın olmaması gereken bir yerde, durağan yıldızlar bölgesindeydi. Peki neydi bunun önemi?Bu gözlemden çıkan kaçınılmaz sonuç evrende varoluşun, yaradılışın sürdüğü, yani Tevrat ve İncil’de ileri sürülen 7 günde tüm evrenin yaratıldığı ilkesinin doğru olmadığı gerçeği idi.İdeolojinin kozmolojisi gene ayvayı yemişti.Brahe’nin dünyaya ikinci büyük hizmeti ise Johannes Kepler’i yanına asistan alması idi. Kepler sağlıksız, güçsüz, yoksul ama farklı bir gençti. Kepler tüm araştırmalarda kullanılan hesaplama biçiminin bir düzeltilmeye ihtiyaç gösterdiğini görüyordu ve sonunda da gerçeği buldu. Atmosfer ışığı kırıyor ve gözlemciye ışık açısından sapmış olarak geliyordu. Bu onu o zamana kadar bilimsel olarak açıklanamayan miyopi ve hipermetropiden kaynaklanan görme bozukluklarını açıklamaya kadar vardıran optik konusunda önemli çalışmalar yapmaya itti. Kepler araştırmalarında çok önemli bir bilimsel doğruyu zorunluluk olarak ortaya koydu:Bir bilimadamı kuramlarını mutlaka gözlem ve deneylerle kanıtlamalı, model, nesnesi ile çakışmalı. Yoksa ortaya konan bilgi bilimsel değil metafiziktir.Sonunda Kopernik araştırmalarına “Gezegenlerin periyotlarının karesi ile Güneş’e uzaklıklarının küpü birbirleri ile doğru orantılıdır” diye bilinen Kepler Yasası’nı da ekleyen zat, Güneş sisteminin matematiksel modelini tamamlamış oldu.Elbette bu yayınları Kilise tarafından yasaklandı. İki yüzyıl sürdü bu yasaklar.Bir ilginç not daha: Ölümünden sonra bir romanı yayınlandı. Somnium adlı bu yapıt Ay’a yapılan bir düşsel seyahat. Yani bilim kurgunun babası. * * * Galileo Galilei’yi daha önce epeyce inceledim. Hatırlayan hatırlar. Şimdi sıra… Yaptığınız her hareketin, sahibi olduğunuz, eliniz kolunuz dahil, her varlığınızın bir matematiksel ifadesi vardır. Yani varlığın dili matematiktir. Bu dili eğitim sürecimiz içerisinde az veya çok hemen hemen hepimiz kıyısından köşesinden öğreniriz. Ama bu dile derinliğine egemen olabilmek özel insanlara ait bir yetenektir. Biri bir yerde bunu şöyle tarif etmiş;Bilim, bilimadamı ile varlık arasında matematik ile kurulan diyalektik bir ilişkinin ürünüdür.17′nci yüzyıl bu tarz matematikçilerin mantar gibi bittiği bir yüzyıl, ancak içlerinden bir tanesi muhteşemdir: Sir Isaac Newton.Cambridge Üniversitesi’nden mezun olan Newton son derece normal bir üniversite öğrencisi idi. Londra’nın başına gelen bir veba salgınına borçluyuz onun bilim adamlığını. Bu salgın sonucu üniversite kapatıldı ve Newton 18 ay boyunca köyündeki evine tıkıldı kaldı. Newton işte bu aylar boyunca, matematik ve fizikteki inanılmaz buluşlarını bir bir yaptı desek, yeridir. Bakın çalışma stili ile ilgili neler diyor;'’Konuya ara vermeden önümde tutar ve ilk parıltılar azar azar açılarak her taraf ışıkla doluncaya kadar beklerim.'’Optik alanında yaptığı çalışmalara bir de özel teleskop imalini ekledikten sonra integral hesapları ve diferansiyel denklemler konusunda çalışmalar yaptı. Ünlü astronom Halley tüm gezegenlerin yörüngelerinin elips olduğunu hissediyor ama bir türlü matematiksel bir ifade ile bunu açıklayamıyordu. Bir gün dayanamayıp Newton’u Cambridge Üniversitesi’nde ziyaret etti ve doğrudan şu soruyu sordu: “Eğer bir gezegen merkezdeki bir güç tarafından çekilecek olursa yörüngesi ne olur?'’ Newton hiç düşünmeden ‘’elipsoidal'’ diye cevap verdi. Halley ‘’Bunu nasıl biliyorsun?'’ diye sorduğunda aldığı cevap, bir devrimdi: “Hesapladım.”Halley’in sürekli israrlarına dayanamayan Newton bu çalışmalarını Principia adlı eserinde yayınladı. Bu kitap onun iki kütlenin birbilerini çekme kuvvetlerinin aralarındaki mesafenin karesi ile ters, kütlelerinin çarpımı ile doğru orantılı olan formülünü ortaya koyan eserdir. Buradan da hareketin yasalarına geçti;I) Her nesne dışarıdan bir güç tarafından etkilenmedikçe hareketsizliğini korur. Yani eylemsizlik yasası.II) Hareket ile oluşan değişim nesnelere uygulanan kuvvetle doğru orantılı olarak ve bu kuvvetin etkisinin doğrultusunda çıkar.III) Her etkinin karşısında buna eşit ve ters yönde bir tepki vardır.Sonuçta felsefe yönü ile de karşımıza çıkacak olan Descartes’in Güneş sistemli girdap teorisi çürüyüvermişti.Principia’dan sonra yayınladığı Optics ışığın hem parçacıklar hem de dalga boylarında oluşmuş gibi davrandığına dikkati çekti. Renklerin oluşumlarını deneylerle açıkladı. Işığın kırılmasını ve yansımasını inceledi.Çok dindar bir adamdı. Hayatının son bölümü Darphane Müdürü olarak geçen Newton, bilimsel çalışmalarını kıskanır ve kimseye açıklamak istemezdi. Sırf bu yüzden onun çok daha önce bulduğu integral ve diferansiyel hesaplarını bulma onuru Leibniz’e kalmıştır.Artık Modern Felsefeye geçme zamanı geldi. Kısaca Bacon, Descartes, Hobbes’ e bakacağız ve ondan sonra bilim dünyasının süper insanı Newton’un felsefe dünyasındaki karşılığı olan Spinoza’ya geleceğiz.Tanrı klavyemize güç versin. Haftaya: Modern Felsefe

Felsefe

FELSEFE SS - 25

 

“İnsanın değeri doğrudan doğruya kendinden kaynaklanır; insan hiçbir şeyin, hatta Tanrı’nın bile aracı olamaz.” Bildiniz; Gutenberg’in matbaayı bularak ivme kazandırdığı, felsefesine Petrarca, Boccacio, Machiavelli ve More’un öncülük ettiği ve Luther’in “Reform”uyla sonuçlanan Hümanizme geldik. Hümanizm Dile kolay tam bin yıllık bir terör bu. Avrupa tarihinin bin yılına damga vuran Karanlık Çağ. İlla ki bitecek. Rönesans, Kilisenin tarihe terörist müdahalesine son veren kalkışmaya verilen isim.Kilisenin egemenliği sadece Orta ve Batı Avrupa üzerinde çok ciddi biçimde kendini gösteriyordu. Birkaç haçlı seferi ile bu egemenlik yayılmaya çalışılmış ise de daha doğuşundan 650-700 yıl geçmeden karşısına ciddi bir rakip çıktığı için yeterli zamanı da bulamamış diyebiliriz.Rönesansın başlangıç yeri birçok kez iyilik ve kötülüğün çarpışma alanı olan İtalya. Birçok kent kilisenin insana karşı vahşiliği karşısında komünleşerek dayanışma içerisine girdi. Bu komünler burjuva yaşamının ve modern kapitalizmin başlayabilmesi için gerekli altyapıyı oluşturdular. Bu da daha özgür düşünebilen insanlardan oluşan kentler doğurdu.Hatırlayalım. Felsefenin başlangıcı da bu vasıflara sahip Miletos’ta olabilmişti zaten.Özgür insanı bağımlı insandan ayıran özellik birey ile sürü arasındaki özelliktir. Sürü bir çoban ve birliktelik gerektirir. Ödülü ise fazla düşünmeye gerek olmamasıdır. Birisi sizi otlayabileceğiniz şeylerin bulunduğu yere götürür ve kötülüklerden korur.Bin yıl Avrupa insanı İsa’nın çobanlığında şeytandan korundu ve ruhunu İncil ile doyurdu.Sonunda birileri sürüden ayrılıp başka otlaklara da gitmeyi akıl etti. Nasıl biliyor musunuz? Mucize oldu. Bir tane adam çıktı.Johannes Genfleisch zur Laden zum GutenbergBaskı makinasını icat etti. Kilisenin tekelinde olan bilgilere herkes ulaşabilmeye başladı. Tüm bilgiler pek çok dile çevrildi ve insanlar sonunda hangi saçmalıklar ile kandırıldıklarını gördüler. Kendi dillerinde ibadet etmeye başladılar. Sorgulamaya başladılar. Cevap istediler. Köşeye sıkıştırdılar. Kimse gülmesin.Bir işe daha yaradı tabii. Teknik eğitim tabana yayıldı. Bilimin önü açıldı.İşte bugünlerin pırıl pırıl açan, belkide çamurun ve karanlığın tam ortasında olduğu için gözleri kamaştıran bir çiçeği var elimizde.Hem de nereden yeşerdi bilir misiniz? Kilise okullarından. İtalyan okullarında Studia Humanitas adlı bir ders vardı ve ders dilbilgisi, tarih, retorik, şiir ve Matbaanın icadı dünyayı değiştirecekti etik alt bölümlerinden oluşuyordu. İşte bu bölüm araştırmacı ve öğrencileri olan ümanistler kısa süre içerisinde kilisenin ideolojisine ufak ufak başkaldırmaya başladılar. Kilisenin yaratmaya çalıştığı insan onlara göre insanlığa Yabancı İnsan idi. Bunun dışında kalan insanlar yani kilisenin istediği yola girmeyen insanlar da Yabancıllaşmış İnsan oluyordu. İşte ümanist burada can alıcı soruyu sordu; İnsan nedir?Bu sorunun cevabını düşünmek dahi ümanistleri kiliseden kopartmaya yetti. Kilisenin istediği insan İsa’nın çobanlığı altında sözde Tanrı yandaşı ve O’nun koruması altında bir yarı Tanrı adayı iken kilise tarafından onanmayan insanlar ise sonsuza kadar kurtuluş umudu olmayan ve şeytana esir düşmüş insanlardı.Ayağı yere basan tüm akıllı insanlar bu iki prototip insan arasında hiçbir fark olmadığını gördüler. Koskoca bir metafizik çöplüğü olan Hıristiyanlık insanı içine alıyor, yoğuruyor, tekdüze hale getirip aşırılıklarını törpülüyor ve insani bütün vasıflarını kaybettirdikten sonra gerisin geri topluma gönderiyordu. Ümanist görüş tarihe ve insan doğasına yabancılaşan bir kilise ile karşı karşıya olduğunu anlamıştı. İlk olarak tarihi silahlarını kuşandı, yani Roma paganizmine ve materyalizmine başvurdu. Ruh ve Öteki Dünya yaklaşımlarını reddetti. Elle tutulan, gözle görülen bireyden kuşkulanamayacağını varsaydı. Teori tek cümle ile kondu ortalık yere; İnsanın değeri doğrudan doğruya kendinden kaynaklanır;insan hiçbir şeyin, hatta Tanrı’nın bile aracı olamaz. Bu sırada Hümanistlerin yardımına Haçlı Savaşlarında çarpışan Hıristiyan sürülerinin ilk kazandıkları birkaç zaferden sonra peşpeşe uğradıkları yenilgiler yetişti. Hıristiyan orduları boyuna yeniliyorlar ve İsa yardıma koşmuyordu. Sonra aynı kalleşliği bir başka peygamber daha yapacaktı ya.Kuşku bir kere girdi mi, akla soruların ardı arkası kesilmez.Kilise ve bağnaz Hıristiyanlık sorulara yenik düşmüştür.Gelelim bu felsefe sisteminin öncülerine. Francesco Petrarca, Giovanni Boccacio, Niccolai Machiavelli, Thomas More en ünlüleri. Az az dokunalım hepsine.Petrarca ilk ve en ünlüsü. Şair ve bilgin. Aşk onu muhteşemleştiren tek şey. Laura’ya aşkı şiirler yazdırırken Laura vebadan ölmüştü. Laura yaşarken ve ölümünden sonra yazdığı şiirler büyük edebi değerlerinin yanında insan yaşamının anlamı ve Tanrı’ya güvenmenin zorunluluğu üzerine yepyeni yaklaşımlar taşıyordu.Balyozla vurdu insanın kafasına acı gerçeği; Tanrı vardır ama insan bu dünyada yapayalnızdır. Tanrı bile insana yardımcı olamaz. İnsan yaşamının amacı mutluluk ve ruh dinginliği ile huzurdur; ama bunlar insan için olanaksızdır. İnsanın payına düşen acı dolu bir yaşam, sert ve ağır bir savaştır.Gelelim Boccacio’ya. Ya da ona sonra gelelim.Ben önce kendime geleyim.Becerebilirsem. * * * Giovanni Boccacio adı size birşey hatırlatmıyor ise Decameron hatırlatabilir. Lise başlangıcımın unutulmaz keyifli anlarını borçlu olduğum bu yazara Hümanizm de epey şey borçlu.Çocukluğundan ölümüne mutsuzluğun romanını yaşam yapmış bu adamdan bu kadar eğlenceli şeyler çıkabilmesi beni kıskandırıyor.Mutsuz ol ve mutluluk üret. Bundan daha çok erinilecek birşey olabilir mi?Problem alanı, tüm hümanistler gibi onun için de insandı. Daha dar alan ise insan yaşamının anlamı ve ethik. Onu epistemoloji ya da ontoloji hiç ilgilendirmez. Bilimadamı yönü hiç yoktur. Genel görünümü ise mutsuzluğunu başkalarının kahkahalarına gizleyen ve gününü gün edermiş gibi görünen umutsuz bir materyalistin görünümünden başka hiçbirşey değildir.Siz kalbinizdeki neşenin hergün bir bölümünü daha dışarı verip yerine bir avuç hüzün koymayı bilir misiniz?Siz başkalarının gülüşlerine aldanıp, onlarla beslenmeyi, gülüş ödünç almayı, gülüş çalmayı bilir misiniz?Boccacio biliyordu.Boccacio’ya göre insan, yaşamı olduğu gibi kabul etmelidir, değiştirmeye çalışmak olanaksız ve anlamsızdır. Ne başımıza gelirse kendi eylemlerimizin sonucudur. Sonuçlarına razı olmalıyız. Huzura kavuşabilmek için, mutlu olabilmek için isteklerimizi gücümüz ile sınırlı tutmalıyız. Ancak böylesine bir kabulleniş bizi soylu kılar.Atlayayım Boccacio’yu. Beni üzüyor. * * * Sıra Niccolai Machiavelli’de. Ölümünden önce Fransızca’ya ismini bir deyim olarak hediye etmiş bu üstad. Fransa’da ‘rezillik’ teriminin karşıtı makyavelizmdir. Hakkında sayfalar dolusu yazmak mümkün ama yazılacak şey hep aynı olacak:İkiyüzlülüğü nasıl düstur haline getirirsiniz.Nabza göre şerbet nasıl verirsiniz; diğer bir deyişle.Adamın taraftar olduğu tüm görüşler kaybetmiş ve her seferinde karşıt görüşün emrine girmiş.Basit anlatımla Machiavelli’nin tarih felsefesi, onun “İnsan nedir?” sorusuna yaklaşımında temellenir. İnsan potansiyel olarak yaratıcı bir enerji kümesidir. İnsanın ana içgüdüsü temel belirleyici değeri olan egemen olma arzusunu koşulsuz olarak yaşama geçirme iradesidir. İnsan dinlere, politik sistemlere ve çağlara göre değişmez, her zaman aynı kalmıştır.Dünya her zaman hep aynı ihtiraslara sahip insanlarla dolu olmuştur.İnsan doğuştan kirlenmemiştir, kötü değildir, ama kötüye karşı hep zaafı, eğilimi vardır. Devletin varlık nedeni, işte insanların bu yanıdır.Machiavelli’nin insanı ürkütücüdür, ancak ne var ki insan budur. * * * Son Hümanistimiz Thomas More diğerlerinden biraz daha farklı. Önce milliyeti farklı. O bir İngiliz. Sonra dini görüşü kilise ile daha uyumlu bir insan. Hümanist görüşü de daha ılımlı. İnsan doğruyu, kötülüğü bünyesinde barındırabilen bir varlıktır ancak bu azlara indirgenebilir. Burada esaslı bir saptama yapıyor. Bu en az durumu bireyin tek başına başarabileceği bir durum değildir. Çözüm toplumun ekonomik yapısının değiştirilmesinde yatar. Değişim özel mülkiyetten toplumsal, ortak mülkiyete geçişle olanaklıdır.Pis komünist.More’a göre özel mülkiyet insanı bencilleştiriryor ve kötüye yatkınlığının gelişmesine neden oluyordu. En sonunda da baklayı ağzından çıkarttı: Mülkiyet hırsızlıktırBunları söylerken bir yandan da kiliseye ve papaya ölümüne sadıktır. Ölümüne lafını, lafın gelişi söylemedim. VIII. Henry’nin has adamıdır More, ama VIII. Henry uçkuruna sahip çıkamayıp karısını boşayıp yeni karı almak isteyince karşı çıkmış ve hayır demiştir. Kralın uçkuru sonunda üstün gelmiş More başı balta ile kesilerek öldürülmüştür. Bu araya sıkıştırılabilecek çok şey var ama hiçbirinden hoşlanmıyorum. Hiç olmazsa isimlerini tek tek sayayım. Meraklanan ansiklopedik bilgileri takip edip öğrenebilir. İngilizce bilenler internetten de araştırıp bulabilirler. Ne garip değil mi, İngilizce bilmeyene nerdeyse yaşam hakkı yok. Ss?Skolastik az biçim değiştirdi ve Skolastik Olgusalcılık (Realizm) halini aldı. Canterbury’li Anselmus ile, Tanrı’ya gizemsel düşünce ile varılabileceğini iddia eden St. Victor kilisesinin papazları Gizemcilik diye birşeyler icat ettiler. Amalric ile tepelere ulaşan Kamutanrıcılık hüküm sürdü bir süre, sonra Skolastik karşıtı düşünceler başladı Aristoteles yeniden keşfedilerek, ve araya Arap felsefesi girdi Platonu temel taşı yaparak. Onların da temel amacı temeli olmayan mantıksız dinlerine ayaklarını üstüne basacağı bir taban felsefe bulmaktan ibaretti. El Kindi ile başlayan bu yolculuklarında Farabi, İbni Sina, İbni Miskeveyh, Gazali ve İbni Rüşd ile epey ilerlediler. Sonra Skolastik geriledi ama, sadece Hıristiyan aleminde. Ve John Duns Scotus Skolastikliği toptan reddederek yepyeni bir çığır açtı.Biraz ondan bahsedeyim. Dogmalar tartışma ötesidir, inanç en yüksek gerçekliğin temelidir ve sevgi temel erdemdir diyor Scotus. İnanç ve sevgi Tanrı’yı görmenin koşullarıdır; bu yüzden irade akıla üstündür. Scotus felsefeyi dinin tekelinden de kurtardı. “Dinin kendi ilkeleri vardır ve konusu (Tanrı) en yüksektir ancak felsefenin de kendi ilkeleri vardır ve bağımsız bir bilimdir ve hiçbir biçimde dinin altbilimi değildir” dedi.Allah ondan razı olsun.Sonra Adcıllar (Nominalizm) adlı felsefik sistem ortaya çıktı. Dinin bilim olmadığını ve dinde hiçbir şeyin kanıtlanamayacağını ileri sürerek kilisenin yenilgisini hızlandırdılar. Latin Gizemciliği diyebileceğimiz artçı bir gizemcilik sistemi bunları takip etti Meister Eckhart ile.Sonunda da pek tabii bilinen son geldi: Reform 14. yüzyıl bitip 15. yüzyıl başladığında artık karmaşık düşüncelerden başı dönmeye başlayan, aynı Roma İmparatorluğu gibi çok büyüdüğü için kendi kendini yemek zorunda kalan Kilise, üflesen yıkılacak hale gelmişti. Martin Luther (1483-1546) ender portrelerinden birinde (Lucas Cranach) Martin Luther üfledi. Endüljans nedir bilir misiniz? Kilise para kazanabilmek için günah affetme yöntemi uygulardı. Önce ufak bağışlar karşılığı yapılan, ancak güzel bir kazanç kapısı olduğu görülünce papazların ticaret aşkını körükleyen bu olgu sonunda Papalığın seri üretime başlamasına neden oldu. Hele hele Haçlı Seferleri sırasında orduya katılma karşılığı binlerce endüljans dağıtılmaya başlandı. Eğer bir endüljansınız varsa bırakın hayatınızı, öbür dünyadaki yaşamınız bile garantiydi.Hani şu meşhur cennetin anahtarını dağıtma hikayesi canım.İşte Martin Luther önce buna dokundu ve bu satışların daha sıkı denetlenmesini istedi. Aslında pek de suya sabuna dokunmuyordu Luther, yazdığı ve baskı tekniğini kullanarak çoğalttığı yazılarında. Ancak çok şiddetli bir tepki ile karşılaştı. Reklamın iyisi kötüsü olmazmış. Bu şiddetli Kilise tepkisi toplumun bastırılmış karşı tepkisinin de ortaya çıkmasına neden oldu. Alman ulusal bilinci kendine bir kahraman bulmuştu. Kendilerine Martin Luther’i bayrak yapıverdiler.Luther son olarak Pavlus’un “İnsan şeriatın gerekleri dışında imanla aklanır” lafına iman sözcüğünün başına ‘Yalnız’ sözcüğününü ekleyip cümleyi İnsan şeriatın gerekleri dışında yalnız imanla aklanır deyince sonunda kilise ayaklandı. Kilisenin bu görüşü kabul etmesi kendi kapısına kilit takması demekti. Derhal savaş açıldı. Önce tutuklatmak istedi kilise Luther’i, kaçınca beceremedi. Sonra Roma’nın göbeğinde Luther’in vaaz ve yazıları törenle yakıldı. Bir bayrağı olsa hatta bir de kuklası olsa onu da yakarlardı ya. Kafa o kafa ne de olsa. Bu Luther’i sertleşmeye itmekten başka hiçbir şeye yaramadı. Önce Alman ulusunun soylu Hıristiyanlarına sonra da ilahiyatçı papazlara yazdığı iki yazı ile kilisenin birçok uygulayageldiği dinsel törenleri, putperestlik ve günah olmakla suçladı. Sonra doğrudan Papa’ya yazdığı yazı ile kiliseyi devletin denetimine açtı. Papa da onu aforoz etti bittabi. Bir o taraf bir bu taraf meydanlarda kitap yaka yaka işi iyice gerginleştirdiler. Sonunda Kilise şiddete başvurmaya kalkıştı ama sadece aristokratlar değil köylüler de reformistleri destekleyip onların yanında savaşacaklarını belirtince kilise geri adım attı.İşte burada Luther bu ayaklanmacıları da fanatik bulmaya ve orta yolu tercih etmeye başladı. 1523 yılında yayınladığı yazısında dünyevi ve ilahi yönetimi birbirinden ayırarak devlete karşı ayaklanmayı yasakladı ve günah olarak suçladı. Yani laikliğin ilk kapısı açılmış oluyordu böylece.Luther’de felsefik yönden çok aksiyon mevcuttur. Ancak o felsefeye borçlu olmasa da felsefe ona çok borçludur. Onun yüzyılını takip eden yüzyılda Jean Calvin bayrağı biraz daha ileri taşıdı. Kaderci bir anlayış öne sürerek kilisenin insanın kaderi üzerinde hiçbir etkisi olamayacağını öne sürüyordu. Bu hümanizm ile de çelişen bir görüştü. Ne insan ne kilise kendilerine baştan Tanrı tarafından biçilmiş kaderin dışına çıkamıyorlar ve her ikisi de varlıklarının amacını yitiriyorlardı bu görüş ile.Bu tehlikeli bir bakış açısıydı aynı zamanda. Erdemin ve özgürlüğün de anlamı yitmişti. Şeytan devre dışı kalmış ve kötülük doğrudan Tanrıya bağlanmıştı.Protestan kiliseler giderek özellikle Orta Avrupa’da güç kazandılar. Hatta Calvin zamanında ilk kez bir Katolik papaz yakılarak öldürüldü ve papalığın pek sesi çıkamadı. Katolik Kilisesinin temel taşı olan Şeytan’ı Protestanlıkta artık geçerliliğini yitirmişti. Ancak teslis, yani kutsal üçlemede, yani Baba, Oğul ve Kutsal Ruh inanışında her iki kilise de uyum içerisindedir. Tek tanrılı dinler içerisinde biri açık, diğer iki tanesi gizli kapaklı olmak üzere üç Tanrısı vardır gerçekte bu dinin. Haftaya: Bilim ve Felsefe

- Next »