Ağustos 30th, 2004 gunu icin arsiv yazilari

Felsefe

FELSEFE SS - 27

 

Hızını alamaz Bacon. Sapıttıkça sapıtır: Ruh hızla hareket eder. Sinirler ruhun otoyollarıdır. Bunaldıkça atardamardaki kan tarafından tazelenir ve onarılır… Dedik ya bilime azıcık uzak bir arkadaş bu. Ama bayılıyor bilimle oynaşmaya… Hoşgeldin, Modern Felsefe. Modern Felsefe Yeni Çağın yeni ürünü olan Modern Felsefenin farklılığı, temelinde başkaldırı bulunmasında yatar. Yaklaşık bir asırlık hızlı bir değişim sürecinde Kilise ile çarpışmasında Devlet galip çıkmış ve insana ya da anlayışları değil kurallara uygun yönetim anlayışı ufak ufak da olsa en azından Avrupa yaşamında yerini almaya başlamıştır. Aslında bilinen kuralları tekrarlamaktan ibaret olan Magna Carta ile başlayan bu akım sonunda, belirli ölçülerde de kalsa tabanı da kapsayacak bir genişlemeye uğrayarak yeni felsefe akımlarının da temelini oluşturmuş sayılabilir.Devlet olgusu başında sadece küçük derebeyliklerini kapsarken bu olgu da zamanla ve özellikle karşılarındaki Osmanlı İmparatorluğu gibi hayali devlerin de zorlaması ile büyümüş ve tekrar Roma İmparatorluğu’ndaki gibi büyük devletler oluşmasına neden olmuştur. Kiliseye başkaldıran ufak tefek halk kitlelerinin işlerine gelmediği zaman bu devletlere de başkaldırması bu çağın doğal neticelerindendir. Her halkın Osmanlı tebaası gibi koyun karakterli olmaması Tanrının bir lütfu olarak kabul edilse gerek. Sonunda zaten başkaldırıya alışmış bu kitleler ekonomik alanda da devletin belirleyiciliğine başkaldırarak gücün para sahiplerinin eline geçmesini sağladı. Birey kendi gücünün ağırlığını hem hissetmeye hem de hissettirmeye başladı sonunda. Yani yaşasın ‘’laisser passe laisser faire.’’ Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar. Bunun felsefeye yansıması ise düşünmenin özgürleşmesi, yani aklın liberalleşmesi oldu. O zamanda akıl hem felsefede hem de bilimde güç sahibi oldu. Aklın baştacı edildiği yerde sorular başlar. Önce basit sorular, yani; Kim, ne, ne zaman ve nerede? Sonra sorular ağırlaşır: Nasıl, kim için, hangi sürede ve -en önemli soru olan- niye? Bunları cevaplamak kolay iş değildir. Sormak bile kolay iş değildir ki… O zaman düşünce kendini akla dayandırmak zorunda kalır. Yani bir nevi aklın üstünlüğünü kabul eder. Peki akıl önceliği neye ayırır? Siz yaşamınızdaki en basit olguları hiçbir yönleri ile çözememişken göremediğiniz ve anca tasavvur edebildiğiniz şeyler ile mi uğraşırsınız? Akıl önce doğal olayların çözümlenmesini emreder. Bu da bilimin yol almaya başlaması demektir. İnsan doğayı, insan kendini tanıyacak ve bazı açıklamalar ile bazı çözümler üretecektir. O zamanda kendini gaybın düşünülmesine ve doğanın hayran kalınmasına adamış tanrıbilim ile doğa bilimlerinin yolu ayrılacak ve hatta zıtlaşacaktır. Doğa bilimlerinin her kazanımının tanrıbiliminin kaybı olması zamanı gelmiştir. Biri genişledikçe öbürü daralacak ve mevzi kaybedecektir. Artık Tanrıya bu mükemmel akla sahip insanı yarattığı, bu muntazam ve muazzam doğal düzeni yarattığı için inanmak zamanı gelmiştir. Bilgi en önemli güç olduğunu pratik anlamda kullanılmaya başlaması ile kanıtlayacaktır. Bilek gücü ya da hüner ile birleşmiş kurnazlık bilgi ve deneyimin işbirliğine bu çağdan itibaren yenik düşmeye başlamıştır. Bu arada tabii bu değişimin de bir günde olup bittiğini sanmayalım. Başlangıçta düşünsel sorunlarda akıla başvurulurken dinsel konularda inanca ve duyunça dayanılır. Ancak gerçeğin aranmasında bağımsız davranılır. Karanlık çağların yerini Eski Yunan düşüncesinin aydın davranış biçimindeki çağ almaya başlar ama, tabii ki hâlâ kontrollü ve hâlâ hafif korkarak. Bu çağı en yalın olarak bilimsel olma çabasındaki çağ olarak betimleyebiliriz. Bu bir başkaldırış, dedik ama çok da fazla abartmayalım bu düşüncemizi. Sonunda kilisenin ruhu bizi bile heretik olmakla suçlayıverir. Zaten bu modern çağın öncü filozofları da aynen bu şekilde abartmadan davranmış; bir yandan skolastik düşünceyi eleştirirken diğer yandan da eski anlayışların büyük bir bölümünü üstlenmiş ve devam ettirmiştir. Bu dönemin önde düşünürlerinden Bacon, Descartes, Locke, Berkeley ve Leibniz aynı zamanda oldukça dindar birer Hıristiyandırlar. Daha felsefe dinsizleşmemiştir yani. Şimdi gelelim Modern Felsefenin dayandığı temellere. Başta da söylediğimiz gibi artık akıl (ratio) ön plandadır, ancak unutulmaması gereken bir diğer olgu da ister istemez deneyim (empiria) olacaktır. Bu dönemin düşünürleri bu iki olgudan hangisine meyletmelerine bakılarak sınıflandırılmışlardır. Yani ya akılcı (ussal) ya da görgücü (empirisist) olarak adlandırılırlar. Gene de tam anlamlandırabilmek için bu konuyu biraz açalım; 1) Akılcılıkta özellikle vahiy (tanrısal bildiriş) yerine akla dayanarak inanış ve aklı bilginin ölçünü yapan tutum ön plandadır. Zaten Modern adını oluşturan ve diğer düşünüş tarzlarından bu düşünce tarzını ayıran öge de budur. Yani duygu, inanç ve sezgi yerine akıl konmuş ve hem İlk hem de Ortaçağ felsefesi temelleri yadsınmıştır. 2) Ussalcılık bilgiyi nasıl elde edeceğini açıklarken mecburen duyu yerine evrensel ve zorunlu yargı kavramını getirmiştir. Önermeleri akıl yapar ve gene akıl çeşitli önermeler ve gerçeklikler arasında mantıklı ilişkiler oluşturan bir sistem kurar yaklaşımı ile hareket etmektedir. Bu biraz akılcılığı matematik modellemeye sıkıştırmış gibi duran bir yaklaşımdır elbet. 3) İkinci maddenin sonucunda ister istemez can alıcı sorular ortaya çıkmıştır. Bilginin kökeninde duyu ve deneyim yoksa ne vardır o zaman? Akılcılar bu temeli akılda ve aklın zorunlu işleme biçimi olan düşüncede ararlar. Yani tüm bu düşünceler akılda doğuştan (a priori) bulunmalıdır. İşte burada gelen itirazlar ikinci görüşün oluşmasına neden olur. “Doğuştan gerçeklikler yoktur, tüm bilgiler deneyerek ya da başkalarının deneyimlerinin aktarılmaları ile oluşurlar” görüşü ortaya çıkar. Bu görüş ise görgücülük görüşü olarak adlandırılır. Görgücüler her ne kadar 1. ve 2. maddelerde belirtilen anlamlardaki akılcılık ile ters düşmeseler de, bilginin oluşturulmasında sadece aklı yeterli bulmaz, deneyim hatta duyu algılamasını da kabul ederler. Bu iki felsefik görüş arası kesin bir sınır ile çizilecek kadar farklılıklar taşımaz ancak gene de temel olarak yukarıdaki varsayımları ele alırsak; Descartes, Spinoza, Malebranche, Leibniz ve Wolff akılcı, Bacon, Hobbes, Locke, Berkeley ve Hume ise görgücü olarak düşünülebilir. Sonuçta ne olursa olsun düşüncenin karmaşık zincirleri içerine bir kere girdiğinizde çok da tutarlı olmadıklarını arada bir kıvırttıklarını da unutmamalıyız. Bu dönem maalesef şakanın felsefeden biraz uzaklaştığı bir dönem. İnsanlar gibi düşünceler de zaman zaman kırıcı olabiliyorlar. Unutulmaması gereken diğer bir olgu ise, Kilisenin hâlâ skolastik felsefe saflarında varlığını elinden geldiğince sürdürme gayretidir. Önce görgücülerden başlayalım. Özellikle İngilizler bu konuda epey üretken. Zaten Eski Yunanlılardan sonra ilk olarak İngilizler üstün çaba gösteriyorlar felsefe dalında. Anlattığımız Modern Çağ deviniminin de en tipik örneklerinden birincisi sayılabilecek olanı Francis Bacon. Görgücü ama hem Aristoteles’e hem de eski Yunan felsefesine temelden karşı Bacon. Yani bireyin artık kendi başına düşünmesi gerektiği kanısında hazret. Bu fikrinin nedenini de son derece çarpıcı biçimde açıklar. İnsanlık tarihi yaklaşık 2500 yıldır arpa boyu ilerlememiştir. Demek ki bugüne kadar uygulanan yöntemler kökünden yanlıştır. İşe yeni baştan başlamalı, bilimleri, sanatları ve tüm bilgileri yepyeni temeller üzerinde yapılandırmalıyız. Geçmişin başarısızlığı, geleceğin başarısının garantisidir. Bacon pratiğin adamıdır. Ancak zamanı buna müsait değildir. O pratiğin önemini kavrar ve sürekli pratikten bahseder ancak kendisi pratiğin içerisinde pek olmaz. Gerçeklik bulunmalı ve insanlığın iyiliği için kullanılmalıdır. Bunu rahatlıkla der ama bilim adamı değildir ve bilime katkısı olmaz. Bacon düşünce evriminin de yanlış yolda yapıldığı kanısındadır. Yöntem yanlış bulunmuş yanlış kullanılmıştır. Bunu düzeltmek içinde tüm eski inanç ve dogmalardan kurtulmak lazımdır. İnsanlarda önyargılar ve idoller vardır ona göre ve bunlar dört türdür. Birincisi kabile idolleri, ki bunlar insanın doğasının gereği türden idollerdir. Örneğin doğal yaşamın içerisine insan isteklerini sokmak bu tür idollerdir. İkincisi mağara idolleridir. Bunlar bireyin kendisinden kaynaklanan yani egosal idollerdir. Üçüncü tür pazar ya da çarşı idolleridir. Bu tür insana en fazla rahatsızlık üreten idollerdir ki burada hazrete tamamen katılırım. Tabii daha çok koca tipindeki insana rahatsızlık verir diyelim. Ancak onun kasti benim anlatmak istediğim şey değildir. Bacon bu idoller ile sözcüklerin tanımladıkları şeyler ile uyum içerisnde Sir Francis Bacon (1561-1626) olmadıkları ve karışıklık yarattıklarını açıklamaya çalışmaktadır.Dördüncü tür ise tiyatro idolleridir. Burada sözcüklerin de ötesine geçilmiş ve kuram ve felsefe yanlışları betimlenmiştir. İşte idrak bu idollerden temizlenmelidir. İnsanın bilgiye erişirken görevi sözcüklerle boğuşmak değil, doğrudan gerçeğe erişerek doğayı yenmektir. Doğayı yenmenin tek yolu ise onu bilmekten geçer. Bu ise bugünkü (o günkü) tanımlar ve kavramlarla olanaklı değildir çünkü bunlar yanlıştır, yetersizdir. Bu yüzden de temel bozuktur ve üstyapı da doğal olarak sağlam değildir. Peki bunu nasıl becereceğiz? Onu da kolayca açıklamış üstad. Deneysel ve akılcı becerileri birleştireceğiz. Yöntem olarak da tümevarımı kullanacağız ama bu sefer geçmişteki gibi çocukça sıralamalardan oluşmayacak. Doğada değişmeyen ve doğal devinime katılan gerçek ve bireysel cisimlerden başka birşey olamaz. Soyut kavramlar yerine gerçek cisimlerin üzerine konsantre olmalıyız. Burada yasasını da koyar Bacon ama bilim adamı olmadığı için yasası da pek bilimsel değildir doğrusu. Onun yasasının adı biçim yasasıdır. Etkin biçimler de sıcak ve soğuktur. Sıcaklık biçimi sıcaklığın yasasıdır. Sıcaklık bu biçime bağlıdır. Bu biçim varsa sıcaklık da vardır. Biçimleri biliyorsanız doğayı da bilirsiniz. Demek ki işimiz biçimi anlamaktan ibaret. Takip edeceğimiz yol da şöyle; 1) Biçim verildiğinde arkadan nitelik gelir. Biçim ile nitelik ayrılmaz bütün oluştururlar. Bir nitelik ele alındığında ise benzemez tözler bile olsa aynı nitelikte anlaşan tüm bilinen örnekler beraberce irdelenmelidir. Bunlar olumlu örneklerdir. 2) Biçimi uzaklaştırırsanız nitelik de yok olur. Biz incelememizi yaparken biçimle verili niteliğin bulunmadığı durumları da (olumsuz örnekler) gözden geçirmeliyiz. Böylece sapmaları da bulabiliriz. 3) Gerçek biçim öyle birşeydir ki, varlığı biçimin kendisinden daha çok nitelikte bulunur. İncelemenin son safhasında ise araştırma nesnemizin az ya da çok olarak içerisine dahil olduğu durumları, ya da bu nesnenin içerisinde az veya çok olarak bulunan diğer biçimlerin karşılaştırmasını yapmalıyız. Bu yolu aslında yedi maddeden oluşturur Bacon ama sadece bu üç tanesini geliştirir. Bacon’un felsefe anlayışı ise tamamen aklın üzerine kurulmuştur. Burada kendi yerini kendisinden eski filozofların yerlerine göre belirler. Demokritos nihai nedenler ile uğraşmaz, halbuki gerek Aristoteles gerekse Platon tutup taaa evrenin yaratılışındaki nedenlere kadar giderek ipin ucunu kaçırır ve yaşamla ilgili pratik olgulardan koparlar. Bu nedenle Demokritos’u daha çok benimser. Bacon insanı incelerken felsefesini bireysel ve toplumsal insan üzerine olarak iki grupta toparlar. Beden ve ruhu incelediği gibi birbirleri ile bağlantılarını da inceler. İlginç olanı insan soyunun sefilliğine özel bir önem vermiş olmasıdır. Bedenin idrak ve idrağin beden üzerindeki etkileri de özel inceleme dallarıdır. Örneğin çılgınlık ve delilik gibi olguları bedenin anlama yetisi üzerindeki etkisi olarak incelemiştir. İnsan ruhunun, ona göre, bir tanrısal (ussal) bir de akıldışı parçası vardır. Tanrısal bölüm tamamen din bünyesi içerinde incelenmelidir ancak ruh buna dahil değildir. Ruh ısı yolu ile inceltilmiş görünmezleştirilmiş ve öncelikle de başa yerleştirilmiş bir cisimdir. Onun incelenmesi dinin işi değildir. Hızını alamaz Bacon. Sapıttıkça sapıtır. Ruh hızla hareket eder. Sinirler ruhun otoyollarıdır. Bunaldıkça atardamardaki kan tarafından tazelenir ve onarılır. Dedik ya bilime azıcık uzak bir arkadaş bu. Ama bayılıyor bilimle oynaşmaya. Geldik ruhun becerilerine. İdrak, akıl, bellek, hayal gücü (yeniler buna imgelem diyorlar), iştah, irade(bu da istenç) ve mantık ruhun elleştiği konular. Peki o minnacık, ele avuca sığmaz bir soluktan ibaret ruh nasıl oluyorda koskoca bedenlerdeki kocaman hareketleri yaptırabiliyor? Ya da maddedeki ruh nasıl oluyor kocaman kitlelerin hareketlerini sağlıyabiliyor? Bacon herşeye bir algılama gücü atamış. Bir cisim bir başka cismin etkisini algılar, kendine uygun olanını seçer ve uygun olmayanını iter demiş. Kaba saba, ifade bozukluğu çeken, bilimsel olmayan ancak maddenin kütlelerine oranlı olarak birbirlerini çektiklerini kabul eden bir düşünce tarzı. Alay ederken bile hayran olmamak mümkün değil. Canlı bir doğaya ilişkin Ortaçağ felsefesinden kurtulamıyor ama ufak da olsa başkaldırıyor. Buraya kadarı insanın kendine ait olanının irdelenmesi. İnsan bir de dışarıdan etkileniyor. Yani toplumsal dürtüler mevcut. Bireysel yani kendi için olan iyilik zaman zaman çakışsa bile genelde toplumsal iyilikten tamamen ayrıdır. Toplumsal iyilik ödevdir ve insanlar ödevden hoşlanmazlar. Sonuçta Bacon bir evrensel sistem sunmak amacında değildir. Tek istediği temelleri daha sağlam atılmış dolayısı ile de üzerine daha güçü ve daha büyük bir insanlığın yapılandırılabileceği sistemin oluşmasına katkıda bulunmaktır. Böyle bir evren kuramına ulaşabilmek için hem zamanı erken bulur hem de bunun pratik yararı olmadığına inanır. Din konusunda ise aklını kullanan insanın göreceği şeyleri görür Bacon. Tanrı bilgisi yaratılan şeylerin seyredilmesi ile anlaşılır ancak. Tanrının varlığının kanıtı da yarattıklarıdır zaten. Bu varlıkların incelenmesi ile elde edilen bilgi tanrı tanımazcılığı (ateizm) çürütmeye ve inanç kazandırmaya yeterlidir ama din kurmaya yeterli değildir. Din bilgisi duyular ile de elde edilemez. İlginç bir de benzetme yapar Bacon: Duyular da güneş gibi dünyanın yüzünü gösterir ama gökyüzünü kapatırlar. Gökyüzünü ancak güneş gittikten sonra görebilirsiniz. Bu noktadan sonra çuvallar Bacon. Aklını kullanmama zamanı geldiğine kanaat getirir ve iş dine geldiği zaman aklın küçük teknesini terk ederek kilisenin kocaman gemisine binme zamanı geldiğine karar verir. Çünkü rotayı belirleyecek güç sadece Kilise’de vardır. Dinin şarlatanlık olduğunu kabul etmek zor gelmiştir Bacon’a. Bu açığını gene aklını kullanarak bir nebze kapatır Bacon. Kilisenin egemenliğini kabul eder ancak ona tamamen ilgisiz kalır. Ortada kalmıştır Bacon. İki kilise arasında bi-vaftiz yani. Haftaya: Modern Felsefe’ye devam…

Felsefe

FELSEFE SS - 26

 

Kopernik’ı Tycho Brahe takip etti. Tevrat ve İncil’i yalanlayan bulgularından sonra ikinci büyük hizmeti, -bilim kurgunun babası olacak- Johannes Kepler’i yanına asistan alması oldu… Konuklarımız, geosantrik dünya modelini pekiştirenler ve Sir Isaac Newton. Bilim ve Felsefe Rönesans etkisi altında sanat, reform etkisi altında din biçimlenirken bilimin değişikliğe uğramaması düşünülemezdi. Kilisenin ikiye bölünerek etkisinin azalması kaçırılmayacak fırsattı, aykırı düşünebilen bilim adamları için.1500 yıllarının başında bu şartlar altında Nicolas Copernicus araştırmalarını yapıyordu. Polonyalı ve zengin bir burjuva ailesine mensuptu. Krakow Üniversitesi’ni bitirdikten sonra Bologna Üniversitesi’nde araştırmalarına devam etti. Sonra da Prusya’ya geçti…Derdi gücü gökbilim

(astronomi) bu adamın. Elinde de kilisenin kabul ettiği Ptolemaius’un (Batlamyus) geosantrik - dünyamerkezli evren modeli var ama, hiçbir gözlem ile uyuşmuyor. Bir sürü karmaşık hesaplar ile düzeltmeler yapılarak bişeye benzetilebiliyor. Kopernik merkezden Dünya’yı çekip Güneş’i koydu ve hesaplar inanılmaz basitleşerek tutmaya başladı. Sadece bazı sorular yanıtsız kalıyordu. Örneğin neden sadece yılda iki defa gün ile gece aynı uzunlukta oluyor, nispeten kuzeyde bulunan yerlerde kış yazdan uzun oluyordu. Kopernik herşeyi akıl etmişti de, yörüngenin daire değil elips, dünya ekseninin de dik değil eğik olduğunu bilememişti.Kopernik bu modeli el yazması ile çoğaltarak yayınladı ve de kıyamet koptu. Üstelik hiç beklenmeyen yerden, Martin Luther’den geldi itiraz. Kilise ise bu fırsatı kaçırmadı zira o zaman da,Düşmanımın düşmanı dostumdurilkesi en rağbet edilen ilkelerdendi. Luther Kopernik’i heretiklikle suçladı. Üstelik Kopernik Prusya’da, yani Luthercilerin topraklarında yaşıyordu. Derhal pıstı Kopernik. O pıstı ama Papalık çoştu. Görülmedik hızla Kilise tarafından Yeni Evren Modeli onaylanıp resmi Papalık görüşü oldu. Aslında Luther akıllı, Papalık akılsızca davranıyordu. Bu model kilise için iki temel kabul edilemez sakınca taşıyordu: Dünya’nın evrenin merkezinden çıkartılması, ki bu Tanrının herşeyi insan için yarattığı ilkesi ile çelişiyordu. Bu modelin çıkartılış biçimi. Kopernik Kilisenin Hıristiyanlık ideolojisinin değişmez aksiom olarak kabul ettiği ilkelerden bir tanesini eline almış ve yanlış olduğunu gösterivermişti. Ya birileri daha çıkar diğer aksiomların da yanlış olduğunu gösteriverise ne olacaktı? Çok tehlikeli bir yolun açılmasına da onay vermiş oluyordu Kilise. Yasak bölgelerde araştırma yapılmasına izin vermiş oldu. Tüm ideolojiler ile doğal yaşam arasında birbirlerini olanaksız kılan bir varolma ilişkisi vardır. Yani ideolojiler insana rağmen vardırlar, insan ile birlikte olamazlar. Marksizm insan doğasındaki rekabetçi unsura, liberalizm sessiz çoğunluğa, faşizm merhamete doğuştan ters düşerler. İdeolojinin muhafız ve tutsakları ters düştükleri unsurları doğal olarak düşman ilan eder ve hatta bunları lanetlerler. Lutherci Protestanlar ideolojinin muhafızlığına soyunurken Papalık bu defa da öncülüğü kaybetmiş oldu. Sonuç her zaman olduğu gibi ideolojinin kaybetmesinden başka ne olabilirdi ki….Peki neydi bunca yaygaranın kopartıldığı model? Merkeze Güneş oturtulmuştu ve hareketsizdi, çevresinde her biri dairesel yörüngelerde dönen, sırasıyla, Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter ve Satürn vardı. Ay Dünya’nın uydusu idi ve etrafımızda dairesel dönüyordu. Dünya’nın da a) kendi ekseni etrafında, b) Güneş’in çevresinde, c) Dünya’nın ekseninin Dünya ile Güneş’i birleştiren doğru yönündeki eğiminde ortaya çıkan değişmelerden kaynaklanan üç türlü hareketi vardı.Kopernik’i Tycho Brahe takip etti. Yalnız Brahe sadece gözlemci bir adamdı. O güne kadar yapılmış gözlemlerdeki bir sürü yanlışı sırasıyla düzelttikten sonra bir ufacık keşif yaptı. Koltuk takım yıldızında, yeni, o döneme dek varolmamış ve hiçbir yıldız tablosunda gözükmeyen bir yıldız saptadı. Bu yıldız, hiçbir yıldızın olmaması gereken bir yerde, durağan yıldızlar bölgesindeydi. Peki neydi bunun önemi?Bu gözlemden çıkan kaçınılmaz sonuç evrende varoluşun, yaradılışın sürdüğü, yani Tevrat ve İncil’de ileri sürülen 7 günde tüm evrenin yaratıldığı ilkesinin doğru olmadığı gerçeği idi.İdeolojinin kozmolojisi gene ayvayı yemişti.Brahe’nin dünyaya ikinci büyük hizmeti ise Johannes Kepler’i yanına asistan alması idi. Kepler sağlıksız, güçsüz, yoksul ama farklı bir gençti. Kepler tüm araştırmalarda kullanılan hesaplama biçiminin bir düzeltilmeye ihtiyaç gösterdiğini görüyordu ve sonunda da gerçeği buldu. Atmosfer ışığı kırıyor ve gözlemciye ışık açısından sapmış olarak geliyordu. Bu onu o zamana kadar bilimsel olarak açıklanamayan miyopi ve hipermetropiden kaynaklanan görme bozukluklarını açıklamaya kadar vardıran optik konusunda önemli çalışmalar yapmaya itti. Kepler araştırmalarında çok önemli bir bilimsel doğruyu zorunluluk olarak ortaya koydu:Bir bilimadamı kuramlarını mutlaka gözlem ve deneylerle kanıtlamalı, model, nesnesi ile çakışmalı. Yoksa ortaya konan bilgi bilimsel değil metafiziktir.Sonunda Kopernik araştırmalarına “Gezegenlerin periyotlarının karesi ile Güneş’e uzaklıklarının küpü birbirleri ile doğru orantılıdır” diye bilinen Kepler Yasası’nı da ekleyen zat, Güneş sisteminin matematiksel modelini tamamlamış oldu.Elbette bu yayınları Kilise tarafından yasaklandı. İki yüzyıl sürdü bu yasaklar.Bir ilginç not daha: Ölümünden sonra bir romanı yayınlandı. Somnium adlı bu yapıt Ay’a yapılan bir düşsel seyahat. Yani bilim kurgunun babası. * * * Galileo Galilei’yi daha önce epeyce inceledim. Hatırlayan hatırlar. Şimdi sıra… Yaptığınız her hareketin, sahibi olduğunuz, eliniz kolunuz dahil, her varlığınızın bir matematiksel ifadesi vardır. Yani varlığın dili matematiktir. Bu dili eğitim sürecimiz içerisinde az veya çok hemen hemen hepimiz kıyısından köşesinden öğreniriz. Ama bu dile derinliğine egemen olabilmek özel insanlara ait bir yetenektir. Biri bir yerde bunu şöyle tarif etmiş;Bilim, bilimadamı ile varlık arasında matematik ile kurulan diyalektik bir ilişkinin ürünüdür.17′nci yüzyıl bu tarz matematikçilerin mantar gibi bittiği bir yüzyıl, ancak içlerinden bir tanesi muhteşemdir: Sir Isaac Newton.Cambridge Üniversitesi’nden mezun olan Newton son derece normal bir üniversite öğrencisi idi. Londra’nın başına gelen bir veba salgınına borçluyuz onun bilim adamlığını. Bu salgın sonucu üniversite kapatıldı ve Newton 18 ay boyunca köyündeki evine tıkıldı kaldı. Newton işte bu aylar boyunca, matematik ve fizikteki inanılmaz buluşlarını bir bir yaptı desek, yeridir. Bakın çalışma stili ile ilgili neler diyor;'’Konuya ara vermeden önümde tutar ve ilk parıltılar azar azar açılarak her taraf ışıkla doluncaya kadar beklerim.'’Optik alanında yaptığı çalışmalara bir de özel teleskop imalini ekledikten sonra integral hesapları ve diferansiyel denklemler konusunda çalışmalar yaptı. Ünlü astronom Halley tüm gezegenlerin yörüngelerinin elips olduğunu hissediyor ama bir türlü matematiksel bir ifade ile bunu açıklayamıyordu. Bir gün dayanamayıp Newton’u Cambridge Üniversitesi’nde ziyaret etti ve doğrudan şu soruyu sordu: “Eğer bir gezegen merkezdeki bir güç tarafından çekilecek olursa yörüngesi ne olur?'’ Newton hiç düşünmeden ‘’elipsoidal'’ diye cevap verdi. Halley ‘’Bunu nasıl biliyorsun?'’ diye sorduğunda aldığı cevap, bir devrimdi: “Hesapladım.”Halley’in sürekli israrlarına dayanamayan Newton bu çalışmalarını Principia adlı eserinde yayınladı. Bu kitap onun iki kütlenin birbilerini çekme kuvvetlerinin aralarındaki mesafenin karesi ile ters, kütlelerinin çarpımı ile doğru orantılı olan formülünü ortaya koyan eserdir. Buradan da hareketin yasalarına geçti;I) Her nesne dışarıdan bir güç tarafından etkilenmedikçe hareketsizliğini korur. Yani eylemsizlik yasası.II) Hareket ile oluşan değişim nesnelere uygulanan kuvvetle doğru orantılı olarak ve bu kuvvetin etkisinin doğrultusunda çıkar.III) Her etkinin karşısında buna eşit ve ters yönde bir tepki vardır.Sonuçta felsefe yönü ile de karşımıza çıkacak olan Descartes’in Güneş sistemli girdap teorisi çürüyüvermişti.Principia’dan sonra yayınladığı Optics ışığın hem parçacıklar hem de dalga boylarında oluşmuş gibi davrandığına dikkati çekti. Renklerin oluşumlarını deneylerle açıkladı. Işığın kırılmasını ve yansımasını inceledi.Çok dindar bir adamdı. Hayatının son bölümü Darphane Müdürü olarak geçen Newton, bilimsel çalışmalarını kıskanır ve kimseye açıklamak istemezdi. Sırf bu yüzden onun çok daha önce bulduğu integral ve diferansiyel hesaplarını bulma onuru Leibniz’e kalmıştır.Artık Modern Felsefeye geçme zamanı geldi. Kısaca Bacon, Descartes, Hobbes’ e bakacağız ve ondan sonra bilim dünyasının süper insanı Newton’un felsefe dünyasındaki karşılığı olan Spinoza’ya geleceğiz.Tanrı klavyemize güç versin. Haftaya: Modern Felsefe