Ağustos, 2004 ayi icin arsiv yazilari

Felsefe

FELSEFE SS - 24

 

Felsefenin tek görevi vardı. Vahiy ile getirilen doğruları savunmak. Sonra bu görev savunmadan çıkıp ‘’temellendirme'’ ve ‘’çürütme'’ işlevleri olarak şekillendirildi. Bunun içinde Aristoteles mantığı mükemmel bir enstrüman olarak kullanıldı. 8.-16. yüzyıl döneminin Skolastik düşüncesiydeyiz Skolastik Düşünce 8. yüzyıl ile 16. yüzyıl arasında yapılan felsefik araştırmaların tümüne Skolastik Felsefe adı verilir. Bu ad Schola (okul) kökünden türetilmiştir ve Pavlus ve onu izleyen Hıristiyan teologlar tarafından oluşturulan ideolojinin manastır ve katedral okullarında öğretilmesi, sistemin çelişkilerden arındırılmış olarak kalmasının sağlanması ve ideolojiye yapılan saldırıların çürütülmesi esaslarını içerir.Bu okullarda eğitim tek amaç -ideoloji için militan yetiştirmek- üzerine olduğundan okutulan kitaplarda özenle seçiliyordu.Aristoteles’in Organon’uPlaton’un Timaios Diyalogu Euklides’in Geometri ve AritmetiğiAugustinus’un tabii ki bütün kitaplarıBunların dışındaki tüm kitap ve felsefe sistemleri ile filozoflar yasaktı. İleriki yıllarda Kilise gücünü pekiştirince bu kitapların yakılmasına ve

aykırı düşünce sahiplerinin aforozuna kadar ilerledi elbet.Felsefenin tek görevi vardı. Vahiy ile getirilen doğruları savunmak. Sonra bu görev savunmadan çıkıp ‘’temellendirme'’ ve ‘’çürütme'’ işlevleri olarak şekillendirildi. Bunun içinde Aristoteles mantığı mükemmel bir enstrüman olarak kullanıldı. Gelişen zaman içerisinde Kilise Summa ve Santia adları altında toplanan kendi kitapları ile eğitimi tercih etti.Sonuç daracık bir çerçevede daracık kafalardı tabii ki.Bu felsefe sistemi (tabii ne kadarı felsefe bayağı bir soru işareti) doğru dürüst dört tane filozofvari insan ile yetinir. Anselmus, Petrus Abaelardus, Aquinolu Thomas ve Ochamlı William.Anselmus’un önemli özelliklerinden biri İngiltere Kralı II. William’a kafa tutarak el koyduğu toprakları geri alması olmuştur. Yani onun sayesinde Kilise, krallarla başedebileceğini öğrenmiştir; gerçi sonrasında da kral intikamını aldı ya.Anselmus Augustinus’un izinden yürüyen ve ustasının bilgi kuramı ile ontolojisini geliştiren bir çömezdir. Augustinus’un Creto ut intellium - anlamak için inanıyorum önermesini hareket noktası olarak almıştır. Bakın Anselmus’un oluşturduğu ve Ontolojik tanrı tanıtı olarak isimlendirilen Tanrının varlığının ispatına;Bundan ötürü, eğer kendinden daha büyüğü tasarlanamayan bu şeyin varolmadığı düşünülebilirse, bu kendinden daha büyüğü tasarlanamayan şey olmaz. Bu da uygun değil. Öyleyse ‘kendinden daha büyüğü tasarlanamayan bu şey’ o denli gerçek biçimde vardır ki, onun varolmaması düşünülemez bile.Tanrının varolmadığını düşündüğünüz anda O artık ‘kendinden daha büyüğü tasarlanamayan şey’ değildir. En yetkin Varlıktan birşeyler eksilmiştir. Bu eksiklik tanımı taşıyan yargı ile çelişir. Tanrı eksiklik taşıyamaz. Birbiri ile çelişen iki ayrı yargı ise kabullenemez. O halde Tanrı vardır ve kendisinden büyüğü de tasarlanamaz. Yani büyüklükler skalasının en tepesidir O.Eğer kafanda daha büyüğü yoktur diye birşey tasarlayamıyorsan o zaman tasarladığın ikinci büyük şeyin daha büyüğü yoktur. Bu seni ister istemez daha büyüğü tasarlanamayan bir şey vardır olgusuna götürür kısacası.Buradan da Hıristiyanlığın temel görüşüne gelir. İnsanın ilk günahın kibirinden kurtulup Tanrı’nın inayetine kavuşma da ancak Oğul’un (İsa), Tanrı’nın (Baba) izni ile insan bedenine bürünüp kendini kurban etmesi ile mümkündür. Bunun tersi yani kibirli, eksik ve günahkâr insanın günahının kefaretini Tanrıya ödeyebilmesi düşünülemez bile. Bu bedeli ancak Tanrı ile aynı özden olan Oğul ödeyebilir ki o zaten yaradılış planına uyarak bu bedeli insanlık adına ödemiştir.Yani kısacası siz eğer Hıristiyansanız, İsa Mesihe gönülden bağlı iseniz günahlarınızı filan dert edinmeyin o bedel zaten çoktan ödendi. Sizin yaptıklarınız ise maalesef Yaradılış Planının bir gereğinden ibaret.Gelelim Abaelardus’a. Önce katedral okulunda hocasına başkaldırdı. Arkasından öğrencilerinden birine aşık olup onunla gizlice evlendi ve bir oğlu oldu. Bu kadarı kilise için çok fazlaydı. Anında yakalayıp hadım ettiler. Aşağılandığı için utanıp inzivaya çekildi. Kitaplar yazdı ve çizmeyi aşınca da özellikle Theologia adlı kitabı törenle yakıldı. Gene de rahat durmadı. Kendini Bil ve Bir Filozof, Bir Yahudi ve Bir Hristiyan Arasında Dialog adlı kitaplarını yazdı. Sonunda da sürülüp inzivada yorgun ve acı dolu olarak öldü.Onun önemi ise diyalektiğe dayanarak bir dil felsefesi geliştirmesindedir. İnsan davranışlarının şöyle ya da böyle olmasının onu ahlaksız kılmayacağını, Tanrının gözünde eylemin değil niyetin önemli olduğunu ileri sürdü.Aquinolu Thomas Dominiken tarikatı tarafından eğitilmiş bir iyi aile çocuğu. İyi hizmet etmiş kiliseye ve öldükten sonra aziz bile ilan edilmiş.Ona göre bilgilerimizin kaynağı deneyimlerimizdir. Duyularımızdan aldığımız hammaddeyi bilincimiz işler ve kavramlaştırır. Bu kavramlar da bize nesnelerin genel özlerini verirler. Akıl yalnızca duyu verilerimizle algıladığımız olguların bilgisini verebilir. İnsan bilgisinin sınırları vardır ve varlığın tüm gizleri akla açık değildir. İşte burada Hıristiyanlık Müslümanlık ile örtüşür. Beceremediğin yerde gayba ait şeyler Allah katında saklıdır dersin olur biter.İnsan bilincini ve varlığı belirleyen kategoriler aynıdır; bu kategoriler hem düşünmenin ve hem de varlığın yasalarıdır. Bilincin belirleyici ilkesi olarak çelişmezlik ‘’Hiçbir şeye hem evet hem hayır diyemem'’ önermesi ile dile gelir. Varlığı belirleyen ilke olarak da ‘’Var olan bir şey aynı anda yok olamaz'’ biçiminde dile getirilir.Bir nesneyi o nesne yapan zorunlu belirleyici onun özüdür. Özsel formlar maddede bir tohum gibi saklı dururlar. Bunların belirli bir amaca göre açılıp form kazanmaları varlıktaki oluşumu başlatır.Şuna biraz klasiklik dışına çıkıp bugünkü gözlükler ile bakarsak belki biraz DNA spiralini öz olarak ondaki şifrelenmeyi içinde yatan gizli amaç olarak görebilir miyiz acep?Thomas ontolojisi bir basamaklar ontolojisidir. Birinci basamakta cansızlar vardır, ikinci basamak organik güçten yani bitkilerden oluşurve sadece can vardır, üçüncü basamakta hayvanlar yer alır algılar da işe katılır, dördüncü basamakta insan bilinci ile birlikte yer alır, beşinci basamakta melekler vardır ve duyuya ihtiyaçları yoktur, altıncı basamas ise Tanrıya aittir.Thomas Tanrının varlığını hareket ile kanıtlamaya çalışır. Hareketin varlığı kuşku götürmez. Varlığın hareketli olması ile bizi ister istemez bir ilk hareket ettiricinin olduğu yargısına götürür. demek bir başlatıcı vardır ve bu Tanrı’dır.Ochamlı William’a geldik, diğer adı ile Doctor Invinciplis - Yenilmez Bilgin. Ordinatio adlı kitabını yazıp ünü İngiltere’yi aşınca Papa bilmemkaçıncı Johannes onu derhal Avignon’a çağırmış. Burada kitabı fena halde tartışılıp ağır suçlamalara hedef olunca da derhal kitabını düzeltmiş. Sonra da pek rahat durduğu söylenemez. Bavyera’ya kaçıp canını zor kurtarmış.Kaçış o kaçış. İşte ondan sonra bayraklarını açmış papalığa ve kiliseye karşı. Yıl 1320 civarı. Papayı heretik olmak ile suçlamaya kadar ilerletmiş işi. Sonunda da papayı sahte papa olarak ilan etmiş.Nominalizmin (adcılık) kurucusu hazret. Gerçek tek nesnelerden kuruludur. Tümeller yapay şeylerdir. Bunlara varırken de vardığımızda da hep hata yaparız. Şu lafı çok ünlü ve Ocham’ın usturası olarak biliniyor; Non sunt mutiplicanda entia preater necessi tatem - nesneler zorunlu olanlar dışında çoğaltılmamalıdırlar.Ona göre tek nesnenin ve bireyin gerçekliği vardır dedik. Böyle olunca da bilginin kaynağı duyumlarımız ve deneylerimizdir; bu deneyler ya bizim dışımızdaki nesneler ya da kendimizle ilgilidir. Deneylerle çakışmayan bir bilginin doğruluğu söz konusu değildir.Etik problemlerde de realisttir Ochamlı. İradenin akıl karşısında önceliği vardır. İnsan öncelikle isteyen varlıktır. İsteyen ise bilenden önce gelir. Mutluluğun kaynağı akıl değil iradedir. Tanrı içinde bu geçerlidir. Ochamlı William Ortaçağ bağnazlığının akıl yolu ile yenilebileceğinin ilk müjdecisidir. Kilise ondan sonra iki yüz yıl daha dayatmış ve sonunda düşünen akla yenik düşmüştür. Haftaya: Hümanizm

Felsefe

FELSEFE SS - 23

 

“Fakat ey dinleyenler, size diyorum: Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik edin, size lanet edenlere hayırdua edin ve size hakaret edenler için dua edin. Bir yanağına vurana öbürünü de uzat, senin abanı alandan gömleğini de esirgeme. Senden her isteyene ver ve senin eşyanı alandan geri isteme.”

İsa bunları söyledi, onlar Engizisyon Mahkemelerini kurdular. Bakalım İsa’dan yola çıkan bu din hangi görüşlerin etkisine girmiş.

Aurelius Augustinus 354 yılında pagan bir baba ile koyu Hıristiyan bir annenin çocuğu olarak doğdu. Kartaca’da felsefe öğrenirken Hıristiyanlık ve Manicilik ile tanıştı. Manikhaios adlı İranlı bir bilge tarafından kendine vahiy geldiği iddia edilerek kurulan bu din çok sıkı kuralları olan ve yeniden doğuş üzerine biçimlenmişti. Kötü ruhlar tekrar tekrar bedenlenirken iyi ruhlar cennete gidiyordu ölünce. Çocuk yapma, şarap içme, et yeme ve daha neler neler yasaktı bu dinde. Şaraba ve serüvene düşkün Augustinus’u sarmadı Manicilik. Kartaca’dan İtalya’ya dönüşü herşeyi değiştirdi. O artık annesi gibi Hıristiyandı.Neydi onu böyle yapan? Tanrı eğer varsa, özü gereği ‘iyi’dir. İyi olan Tanrının yarattığı evrende ‘kötü’ nasıl açıklanabilir o zaman? Demek Tanrıdan uzaklaşma söz konusudur. O zaman

iyiyi hedefleyip Tanrıya yaklaşmak için çaba sarf edilmeli.Onun felsefesinin çıkış noktası ‘hakikat’ problemidir. Mutlak doğrunun varlığını ancak zamanın belirleyeceğinden etkilenmeyen yani zamandan bağımsız ve aynı zamanda oluş-yokoluş sürecinden de bağımsız bir bilgiye ulaşmak ile bulunabilir. Augustinus kendini kitaba bağlamış ve doğru yolu bulduğuna inanmıştır. Artık onun için ‘şey’in yadsınmasına götürebilecek sınırsız kuşkuya yer yoktur. Yadsıyamadığımız apaçık birşey vardır: kuşku kabul eden bir ‘ben’, bir ‘ruh’. Bu kadar kuşkulanabildiğimiz şeylerin bile varlığından eminiz. Yani bir benimiz ve bir ruhumuz olduğundan bu kadar eminsek, diğer şeylerin varlığından kuşkulanmamız bile gerekmez.Eğer düşünebildiğimiz bir Tanrı var ise zaten bu Tanrının varlığının en büyük kanıtıdır. Değişmeyen mutlak doğru bilgi, ancak onu olanaklı kılan, öncesiz-sonrasız, kendi içerisinde eksiksiz bir varlığın var olması ile olanaklıdır; ve bu Tanrıdır.Peki bu insanı mutlu etmeye yeter mi? Hayır, bu insanı huzurlu etmeye yeter. Kozmos hem yaratılış olarak hem de değerler sistemi olarak hiyerarşik bir yapıya sahiptir. Küçük balık hiçbir zaman büyük balığı yiyemez. Dolayısı ile insan Tanrının evrende kendisine verdiği yeri bilmeli ve ona göre davranmalıdır. Ahlaki yaşama ancak sevginin itici gücü ile ulaşılabilir. Eğer bu sevgiyi ‘ben’e yöneltirseniz ters teper ve sizi Tanrı’yı hor görmeye kadar götürebilir. O halde sevginizi daha üstün birşeye yöneltmelisiniz. Böylesine bir yönelişin ulaşacabileceği en üst basamak Tanrısal ‘agape - sevgi’den pay almaktır. Bu insan için en büyük mutluluk ve dinginliktir.Roma İmparatorluğunun çöküşü ve yerine gelen kaos halk tarafından İmparatorluğun geleneksel pagan dininden uzaklaşmasının cezası olarak algılanırken, Augustinus fırsatı kaçırmadı. Bu dönem yapıtı olan ‘Civites Dei - Tanrının Devleti’ bir yandan Hıristiyanlık ideolojisini savunuyor, bir yandan da kilisenin temel tarih görüşünün oluşumunu sağlıyordu.Augustinus’a göre tarih boyuna kendini tekrar eden bir süreç değildir. Tarih insanın işlediği ilk günah ile başlar. İnsan kendi iradesi ile Tanrı’nın inayetine yeniden kavuşamaz; kibirin getirdiği günah ve kir buna engel olur. Temizlik için arınma yani kendisini kurban etmesi gereklidir. Bu olanak ise ancak seçilmiş insanlara verilmiştir.Peki kimdir bu seçilenler? İnananlar bittabii. Özgür iradeleri ile sualsiz sorgusuz Mesih İsa’ya inananlar. Baba İsa’yı bir kez daha gönderecek ve O da seçilmiş olanları toplayarak Tanrının Devletine, Civites Dei’ye götürecektir. Şeytanı seçenler ise Yeryüzü Devletinde kalacaklardır.İnsanlık Tarihi, Tanrının Devleti ile Şeytanın Devleti (Civitas Diaboli) arasındaki savaşın ve bu devletlerin güçlerinin birbirlerinden gittikçe daha çok ayrılmalarının sürecini kapsar.Augustinus tüm Ortaçağa egemen olan Hıristiyan ideolojisinin felsefi temellerini atmıştır. Hıristiyanlık kanımca ona İsa’dan daha çok borçludur. Aslında bu keşiş de Augustinus ile çağdaş. Ona da az dokunayım.Keşişimizin adı Pelagius. Günah kavramı üzerine genel felsefesi de. İlginç bir bakış açısı var:Tanrı iyi ve ahlaklıdır. Yarattığı herşey de iyidir. Bu yüzden insan doğası gereği kökensel olarak kötü olamaz.Zaten bebekler kötü değildir ki…Peki bizi saran onca kötülük nedir o zaman? İnsan özgür bir yapıya sahip. Tanrı onu böyle yaratmış çünkü özgürlük iyi olan bir şey. Adem de doğası gereği özgürdü ancak bu özgürlük günah işleyip işlememeyi de kapsayan bir özgürlüktü ve seçimini günah işlemekten yana kullandı.Pek çoğumuz gibi.Ancak günah kuşaktan kuşağa iletilen bir şey değil, çünkü her insanın kendi özgür iradesi var. İnsan bu irade ile günaha direnebilir ve iyiyi isteyebilir.Hıristiyanlık, İsa ve İncil Tanrının insana bu özgürlüğünü iyiye kullanmada yardımcı olarak gönderdiği hediyelerdir.Daha sonra kilise bu hediyelerin içerisine kendini de koydu.Vaftiz ve İsa’ya inanç göksel krallığa kabul edilebilmek için zorunludur. Tanrı herşeyi bilen olduğundan insanların yaşamlarında hangi seçenekleri seçmelerinin doğru olduğunu bilir ve onlara bu edimlerinin sonucu vereceği ödül ve cezaları belirler.Bu günah meselesine benzer yaklaşım Augustinus’tan da gelir ve tüm suç Adem’e atılır.Adem günahı seçip seçmemekte özgürdü ama günahı seçti ve sadece tanrısal armağanı yitirmekle kalmadı, aynı zamanda tüm insan soyunu da bozdu ve günaha açık hale getirdi.Non passe non peccare - Ve artık günah işlememek insan için olanaksızdır.İnsan günaha özgür girmiş ve oradan özgürlüksüz çıkmıştır. Haftaya: Skolastik Düşünce

Felsefe

FELSEFE SS - 22

 

“Bilim ile uğraştığı için ölüme mahkum edilen Giordano Bruno 1600 yılında canlı canlı yakılırken bakın ne diyor: ‘Ölmemi buyuran sizler şu anda belki benden daha çok korkuyorsunuz.’ Bilinmezin günah işlemeyi önlemek için günah işlemesinin öyküsüdür Hıristiyanlık.” Renaissance, yani Yeniden Doğuş Ona sonra geleceğiz. Şu Ortaçağ ile kapışmam henüz bitmedi. Ortaçağı belirleyen şey ne ekonomidir ne de bilim. Felsefe de bu çağın özelliklerinden biri değildir. Bu çağın insanını belirleyen; ‘Biat, kişisel tabiyet'’ olgusudur. Bu çağımızın müslümanını hâlâ belirleyen olgudur. Zaten Müslümanlık da henüz Ortaçağını atlatabilip medeniyete intikal edememiştir ya.Avrupa önce, çaldığı çırptığı gasp ettiği ile yaşamaya alışmış, varoluşu süresince hiç üretmemiş Orta Asya kökenli ve de maalesef başını da Türklerin çektiği barbar istilasına uğramış ve sanki bu yetmemiş gibi bir de bunun arkasından cennet vaadi ve din afyonu ile güçlendirilmiş cihat bağırışları arasında Müslüman istilası başlamıştı. İnanabilir misiniz 50 yıl içerisinde İslam İmparatorluğu Muhammed’in rüyasında görse korkacağı boyutlara ulaşmıştı.Sonuç muazzam bir medeniyetin iflası, felsefenin mağlubiyeti, insanlığın dinlere yenik düşüşü ve tüm tarihçilerin yok saymaya çalıştığı dünya ve insanlık için kaybedilmiş tam koskoca bir bin yıl.Bu felaketi başlatan Türkler bitirmeyi de becermişler ama kendilerine hayrederek değil gene Avrupalılara hayrederek. 1453 yılında İstanbul’un fethi nihayet Avrupa ve Avrupalıyı kendine getirmiş.”Biz ne yapıyoruz yahu?” diye sormuşlar kendi kendilerine. Bizim hâlâ soramadığımız soruyu sorarak. Bu olgu bu yılgınlık bu ürkütücü trajedi sorunun tek cevabı olan yeniden doğuş ile bitirilirken sanmayın ki son defa insanlık bu tuzağa düşmüştü. 500 yıl sonra bu sefer trajedi az doğuya göç etti. Stalin Lenin’i yanlış anlamaya karar vermişti. Bir düşünürün felsefesi çoğu zaman olduğu gibi bir düşünmezin ellerine terkedildi. Nietzsche’nin felsefesinin Hitlerin ellerinde şekillendirilmesi benzeri.Şimdi inceleyeceğimiz felsefe bu Ortaçağın felsefesi. Biraz midenizi bulandıracağım için şimdiden özür dilerim. Aslında hasta olmayıp kendini hasta sananlara pseudo ilaçlar verilir. Yani ne zararı ne yararı olan. Arada böyle uydurmasyon şeyler işe yarar yani.Kilise de böyle yaptı. Sataşması gerekiyordu beslenebilmesi için. İnanç sistemi olmalıydı karşısında ki taraftar toplayabilsin. İnanç yarattı;Enkratizmİki tane piskopos çıktılar ortaya, Ossunabalı İthasius ve Meridalı Hydatius ve Avila Piskoposu Priscillianus’u enkratist olmakla, şeytana hizmet etmekle suçladılar. Bu piskopos, yoldaşı genç bir kadın olan Euchrotia ve iki öğrencisi canlı canlı yakılarak öldürüldüler. Sonra bu suçlama kim kiliseyi azıcık rahatsız etse ona karşı kullanılmaya başlandı.Ve terör başladı. Bin yıl sürecek terör. Bazıları Müslümanlığın terörüne bakarak hayıflanmasın, dinlerin terörlerinden kurtulmak hiçbir zaman az kayıpla mümkün olmamıştır.İşte bu terör bu dönemin felsefesidir. Şu cümleler ile açıklar kilise felsefesini;Artık egemen benim. Benim belirleyeceğim şekilde yaşayacak, inanacak, ölecek ve hatta gömüleceksiniz. Arkanızdan benim belirlediğimden başka türlü dua bile edilemeyecek. Başka hiçbir seçeneğiniz yok.Tanıdık geldi mi? İsa, Pavlus ve Hıristiyanlık Dünyanın başına gelen bu büyük felaketin suçlularının en masumu İsa’dır. Zavallının bir kitabı bile yoktur. Babasından bir kirli gömlek bile miras kalmamıştır ve kalmayacaktır çünkü babası ölümsüzdür.Şakayı bir kenara bırakırsak. Ona ait olduğu iddia edilen İncillerin en yakını ölümünden 40 yıl sonra yazıldığı iddia edilen Markos İncilidir. Kırk yıl sonra kırk yıl önce yaşadıklarını kelimesi kelimesine aynen hatırladıklarını genelde 75-80 yaşına varan insanlar iddia ederler.Allah hepimize o günleri göstersin.Toplam İncil sayısı 250 civarındadır. Bunların içerisinde 4 tanesi çok ünlüdür. Markos, Matta, Luka ve Yuhanna. Bunlar Kanonik İnciller yani Kilise İncilleridir. İşin enteresan tarafı sonradan Mısır’da Nag Hammadi köyündeki bir kilisede bir küp içinde bir sürü İncil kopyaları bulundu ve görüldü ki bunlar Thomas İncili ve diğer Kilise tarafından yasaklanan ve imha edilen İncillerdir. Hatta bunların içinde Büyük Seth’in İkinci İncelemesi bile vardır. Ne farkeder diyeceksiniz. İsa farkı var. Birincilerde İsa Tanrının oğlu, bu ikincilerde basbayağı bir insan. Öyle bakire Meryem zırvaları gibi zırvalar da yok üstelik. Hatta bunlardan biri olan Philip İncili “İsa Mesih’in oğlu vardır ve İsa Mesih’in torunu vardır” diyor.Şu işe bakın. İsa Meryem’in karnında 9 ay bekliyor, doğuyor, bebek oluyor, çocuk oluyor, ergen oluyor, genç oluyor, orta yaşlı oluyor, ömrü vefa etse yaşlı bile olacak ama bırakmayıp çarmıha gerdikleri için ölüyor. Yani bir insanın başına gelebilecek ne varsa herşey onun başına da geliyor. Bir tek şey hariç; anası onun için bir babaya ihtiyaç duymuyor. Babasının spermleri olmadan ana rahmine İsa’yı yerleştirebilen Allah’ın onu birdenbire peygamber olacak hale getirmeye nedense gücü yetmiyor.Ve bu salakça yalan 2000 yıldır hem Hıristiyanları hem Müslümanları sorgusuz sualsiz inandırmaya yetiyor.Pes vallahi.Neyse Hıristiyanlık tarihi çok ilginç ama bizim ana konumuz bu değil. Bu dine ait filozofların felsefe sistemleri ile uğraşacağız.Hıristiyanlık bir din olmaktan çok bir ideoloji. Her ideolojinin de iyi kötü bir felsefesi var. Hıristiyanlığın felsefesinin enteresan tarafı 2000 yıl içerisinde bir sürü değişiklikler ile oluşturulmuş olması. Bir dönem adam öldürdüğü şeyle daha sonra bizzat Kilise tarafında yapılır olmuş. Örneğin ticarete bir çeşit gasp gözü ile bakılırken sonra papazlar ticaretin tam göbeğine girip parayla uğraşır oldular. Bilim Allahı keşfetmeye çalışmak olduğu için hem günah hem yasak iken şimdi bilimsel araştırmaları destekleyen Vatikan fonları mevcut.Bilim ile uğraştığı için ölüme mahkum edilen Giordano Bruno 1600 yılında canlı canlı yakılırken bakın ne diyor;Ölmemi buyuran sizler şu anda belki benden daha çok korkuyorsunuz.Bilinmezin günah işlemeyi önlemek için günah işlemesinin öyküsüdür Hıristiyanlık.Çok konuştum. Çok susma zamanının yaklaştığını hissediyorum. Tanrı beni bağışlasın. Tanrım hepimizi bağışlasın

Felsefe

FELSEFE SS - 21

 

“Tanrı’nın yüceliğini kabul etmek bir işe yaramaz, siz asıl ona ait erişim sistemine itibar edin. Basit benzetme ile PC’nize değil Windows2000′ininize tapın… Bu ekolün (Yeni Platonculuk) esas oğlanı Plotinos. Tanrı’yı mükemmelleştirmede yoğun ve üst düzey çabası var. Bir çok dini terimin de ilk koyucusu Plotinos.” Yeni Platonculuk Gizem insanı en çok çeken ve düşündüren şeylerin başında gelir. Felsefenin başlangıcından Yeni Platonculuğu başlattığını kabul edebileceğimiz Ammonius Saccas’a kadar zaman zaman bilime ve gerçek bilgiye odaklanan, zaman zaman doğayı gündemine alan ancak genelde hep ahlak üzerine yoğunlaşan felsefik sistem sonunda kendisini besleyen demokratik sistemlerin de çökmesi ile beraber günün moda düşüncesine kapılır.Erken Hıristiyanlık dönemi ufak ufak esmeye başlamıştır. Yahudilik ise zaten zaman zaman Yunan felsefesinin içine sızmış ve özellikle İ.Ö. 150 yıllarında Aristobulos ile Eski Ahit ile Yunan Felsefesindeki uyum araştırılmaya başlanmıştır. Yahudiler de boş durmaz ve İskenderiyeli Yahudi Filon özellikle Platon ve Stoacılığı Kutsal Kitaba göre yorumlar. Artık şu Tanrı ve Tanrılar kavramlarının da ciddi biçimde sorgulanma zamanı gelmiş gözükmektedir.Burada Filon ilk düsturları koyar ortaya.Tanrı mutlak olarak üstün bir varlıktır. Bilgiden, erdemden ve en yüksek iyilikten daha yüksek olan Tanrı’yı söz ile ne kavrayabiliriz ne tanımlayabiliriz. Onun olduğunu biliriz, ne olduğunu değil.İnsan böyle bir Tanrı karşısında düşünerek kendisindeki kötülükten kurtulmalı, tutkularını ve tensel isteklerini yoketmelidir. Ama bunu yardımsız yapamayız. Bunu yapabilmek için çok güçsüzüz, çok günahkârız ve yardıma, yani tanrısal yardıma ihtiyaç duyarız.Bu düşünceler sonunda Yeni – Platonculuk olarak tanımlayacağımız, temelini Eski Yunan felsefesinin oluşturduğu ancak dinsel ögelerin başı çektiği yepyeni bir felsefeye yol açtı.Platon’un sistemi güzel bir çerçeve oluşturmuştu. Tanrı herşeyin kaynağı ve sonudur. Herşey ondan gelir ve ona döner. Buraya kadar herşey mükemmel. Bir yaratıcının üstünlüğünü kabul etmek ve amaç olarak onun isteğini öne sürmek birçok açıklamanın basitleşmesine yettiği gibi karanlık şeylerinde fazla zorlanmadan açıklanmasını sağlıyor. Ancak birşey unutuldu.Din evrenin yürek atışıdır.Yani Tanrı’nın yüceliğini kabul etmek bir işe yaramaz, siz asıl ona ait erişim sistemine itibar edin. Basit benzetme ile PC’nize değil Windows2000’ininize tapın.Bu ekolün esas oğlanı Plotinos. Tanrı’yı mükemmelleştirmede yoğun ve üst düzey çabası var. Bir çok dini terimin de ilk koyucusu Plotinos. Tanrı her şeyi kapsayan ‘Bir’dir. Mutlak olarak birdir ve tüm çoğulluk ve türlülüğü dışarda bırakması anlamında birdir. Öyle üstündür ki onu tanımlamaya çabalamak için her sarf ettiğimiz güzel şey ancak O’nu sınırlandırır. Ona söylenebilecek her şey eksiktir. Bu düşüncedir ki Müslümanlık 99 isim ile tanımlaya çalışmış ama yetinmemiştir. Onun ne olduğunu değil ancak ne olmadığını tarif edebilir biz aciz insanlar. Tanrı’nın ne istediğini söylemeye çalışmak onun düşündüğünü ve istediğini sınırlamak dolayısı ile onun bağımsızlığını çalmaktır.Burada dinden biraz ayrılır Yeni-Platonculuk. “Dünya Tanrı’dan gelmiştir ama Tanrı tarafından yaratılmamıştır” derler. Nedeni de basit. Dünya eksiktir, karmaşadır, güçsüzdür. Tanrı’ya böyle bir şey yaratmak yakışmaz.Basit açıklamalar ve örnekler ile geçiştirildi bu bölüm. Dünya Tanrı’ya bağımlıdır ama Tanrı dünyaya bağımlı değildir dediler. “Güneşten uzaklaştıkça karanlıklaşırız” dediler. “Yaradandan uzaklaştıkça eksiksizlikten eksikliliğe düşülür” dediler. Ama hep yarım yamalak dediler.Sonunda bu yaradılışı üç evreye bölmeye karar verdiler. Zeka, ruh ve madde evreleri. Zeka tanrısal idi. Yani düşüncelerin düşüncesi vardı önce. Bu düşünceler saf kozmosa dönüştü. Her tikel şeylerin çokluğu kadar tanrısal idea vardı. Bu idealar arı düşünce halinde idiler. Yani herşey ortaya çıkmadan önce sanki düşünceden modelleri mevcuttu. Sonra ikinci evre olan ruh düşünceden ilerleyerek ortaya çıktı. Ruh ister istemez düşünceden daha eksikli idi. Çünkü güneşten biraz uzaklaşılmıştı. Düşünce duyulamaz ve anlaşılamazken ruh duyulur ve anlaşılır olmuştu. Son evrede ruh amaçlanana yani maddeye dönüştü, tabii biraz daha eksilerek. Madde ile kötülük başlar, o Tanrı’dan en uzak olanıdır. Tanrı’ya benzemez ve karanlıktır. Ancak ölünce ruh olur ve Tanrı’ya geri dönüş bileti kesilir maddenin.Hedef tabii ki tekrar Tanrı’ya ulaşmaktır. Bunun içinde kötülük daha maddedeyken yok edilmeye başlanmalıdır. Peki nasıl? Önce ölçülülük ama bu yeterli değil. Tensellikten arınmak bedenin kirletilmesini engellemek (katarsis) lazım.Bu size Katolik papazlarının ve rahibelerinin münzevi yaşam nedenlerini açıkladı mı acep?Çok önemli bir nokta daha var. Kuram kılgıya üstündür. Yani bildiğimiz terimleri ile teori pratiği döver. Önce kuramsal düşünceye tapacaksınız demek bu. Buraya da dikkatinizi çekelim. Üç örnek vereyim ve teoriye nasıl taptıklarını siz ırgalayın. Hıristiyanlık, Müslümanlık ve Marksizm. Bunlardan Hıristiyanlık mensuplarının kaydettiği aşamalar sonucu teorik etkinliğini nerdeyse tamamen kaybetmiştir. Müslümanlık dinin anlaşılmazlığına ihtiyacına binaen hâlâ teorinin üstünlüğünü sıkı sıkıya korumaktadır. Marksizm ise pratiğini yaban ellerde kaybettiğinden üç beş aymazın elinde teoriye oyuncak kalmıştır bile.Darısı İslamın başına.Size garip bir şey söyleyerek bitireyim Yeni Platonculuğu. Bu felsefenin ağababası, herşeyi, canı ciğeri Plotinos çoktanrıcılığı reddetmez. “Tanrılar da Tanrı’nın belirişleridir” der çıkar işin içinden. Sonraki filozoflar ise bu tür boş inançları iyice abartıp Hıristiyanlıkla kavga bile ederler.Sonunda İ.S. 529 yılında İmparator Justinianus bir buyruk ile yasaklar bu felsefeyi ve Atina’daki okulu da kapatır. Artık dinden para kazanma zamanı gelmiştir. * * * İnsan yaşamında ve devlet yaşamında olduğu gibi felsefe tarihinde de zaman zaman sevimsiz dönemler başlar. Buna kimi zaman hiçbir şey yapılmaması kimi zaman da yapılmaması gereken şeylerin yapılması neden olur.Her iki şartta da durum genelde katastrofiktir.Felsefede Eski Yunan’ın çökmesi ve Roma’nın hakimiyeti ile böyle bir felakete yelken açar. Koskoca yüzyıllar boyunca iki tane adı yazılası insan vardır.Marcus Tullius Cicero ve Lucius Annaeus SenecaHer ikisi de biraz oradan biraz buradan aşırdıkları felsefik sistemler getirmekten de ileri gidemezler. Yapıtları da felsefik açıdan değil Roma dili açısından bir miktar değer taşır.Bu bölüm durağanlık, üretimsizlik ile felsefeye ceza kesilmesi, ancak bu o kadar önemli değil. Esas felaket hızla gelişen Hıristiyanlık ve onun peşine en az onun kadar aklıevvelden yoksun niyetleri ile takılan Müslümanlığın felsefeye bulaşmaları ile oluşur.Bakın Kartacalı Tartulianus ne diyor;'’Credo gui absurdum est.'’ Yani ‘’Akla aykırı olduğu için inanıyorum.'’Buraya nerden varıldı, az ona bakalım. Roma İmparatorluğu bildiğiniz üzere önce ikiye ayrıldı. Sonra Doğu Roma İmparatorluğu Yunan çoğunluğun da baskısı ile adını Bizans yaparak tamamen koptuğunu gösterdi. Batı Roma İmparatorluğu ise yaptığı birkaç reform ile ömrünü İ.S. 476 yılına kadar uzattıktan sonra kuzeyden gelen Vandallar tarafından yıkıldı. İşte bu tarihler İlkçağın bitip Ortaçağın (Medium Aerium) başladığı günler. Ortaçağ tam bir felaket dönemi ama bu felaket sadece Avrupa için geçerli yani Ortaçağ aslında Avrupa’nın Ortaçağı. Bu çağda Avrupa hemen herşeyde perişan oldu. Bilimsel gelişme durdu, teknoloji bırakın ilerlemeyi geriledi, merkezi otorite silinip feodal beylikler dönemi başladı, ticaret durdu, güvenlik kalmadı ve insanlar yüksek yerlere yaptıkları şatolara sığındı can karşılığında kendilerini bu şatoların sahiplerine satarak, engizisyon başladı ve daha neler neler.Peki niye?Din başladı. Hıristiyanlık başladı. Başlamak ile kalmadı Müslümanlık da onu takip etti. Tüm değerler dinin o değeri kabul edişine göre yargılanır oldu. Hıristiyanlar Müslümanlar ile Yahudileri, Müslümanlar ise Hıristiyanlar ile Yahudileri cezalandırır oldular.Kafirlik dönemi başladı kısacası.O neden o?Para desem, güç desem, iktidar desem yeter mi?Hıristiyanlık icat edilmiş tüm dinlerin içinde en karaktersiz olanı ve en insana düşman ögeler taşıyanıdır. Buna tek neden ise ruhban sınıfının varlığıdır. Din doğrudan para ile ilintilidir. Din adamı olmak para kazanmanın yoludur. Ortaçağın en çok söylenen sözü şöyledir;'’Tanrının evi üç kısımdır. Bazıları çalışır, bazıları savaşır, bazıları da dua eder.'’Bu özellikler hem ruhban sınıfınca hem de onlarla koyu bir işbirliği içine giren derebeylerince kullanıldı.Avrupalı sosyologlar da tarihçiler de bu çağa sanki hiç yaşanmamış gibi bakmayı seçtiler bir dönem. Sonunda Keller’in önceliğinde yargılama başladı ve tabii ki bu yargılama kurtuluşu da beraberinde getirdi… Haftaya: Renaissance, yani Yeniden Doğuş

« Prev - Next »