Aralık, 2004 ayi icin arsiv yazilari

Aktualite

Ve, simdi durum daha da gergin ve tehlikeli!..

 

12/19/2002′deki bir emailimdan alinti

Bu sabah RADYODAN dinledigim, bu söylesiyi sizlerede ulastirarak PAYLASMAK istedim..

Om_chomsky3

Noam Chomsky
14 Aralik Cuma
Istanbul, Armada Oteli
20:00 – 20:30

Ömer Madra: Küresel jeopolitik çerçeve içinde, gittikçe güçlenen ABD hegemonyasina, yani Amerikan Barisi’na (Pax Americana) karsi durabilecek bagimsiz bir güç olusmasi imkânini görebiliyor musunuz? Yani, dünyanin dürüst vatandaslar için nispeten daha “güvenli” bir yer haline gelebilmesi için? Avrupa (genisleyen AB) böyle bir karsi durma rolü için uygun mu ve bu rolü oynayabilecek durumda mi? Özellikle Orta Dogu açisindan bir alternatif söz konusu mu?

Irak’in istilâsi ihtimali giderek artiyor, neredeyse kesin gibi. Bu olursa, Irak’in istilâsindan sonraki “yeni dünya düzeni” sizce nasil olacak? AB disinda kalirsa Türkiye’nin pozisyonu ne olur? ABD, Türkiye, Israil ve Filistin Otoritesi arasindaki ittifak güçlenir mi sizce?

Noam Chomsky: Her seyden önce, kisisel görüsüme göre, ABD’nin gücü, yüzeyde müthis gibi görünüyorsa da, aslinda son derece kirilgan. ABD, birçok bakimdan, 50 yil öncesine kiyasla dünyaya göre çok daha güçsüz. Mesela, dünya refahindaki, dünya üretimindeki payina bakarsaniz, 1940’larda bu pay yaklasik yüzde elliydi; 1970’lerin basina gelindiginde bu pay yüzde 25’e düsmüstü. Bu, hâlâ muazzamdi tabii, ama yüzde elli de degildi. ABD, Ikinci Dünya Savasi’ndan bu yana

daima dünyadaki baslica askeri güç olmustur; su anda da dünyadaki bütün diger askeri kuvvetin toplamindan daha büyük bir güce sahip. Ama, askeri güç, kudretin sinirli bir biçimidir: Çünkü, birçok unsur tarafindan sinirlandirilmis bir güçtür bu, ve sinirlayan faktörlere ABD’nin içteki gelismeleri de dahildir. Denetim sistemi bence çok kirilgan; bu gücü kullananlar da bunun pekâlâ farkinda. Iste onun için de müthis bir propaganda kampanyasi yürütülüyor.

Meselâ, simdi su yaklasan Irak savasini ele alalim. Tarihte halk arasinda simdiye kadar böylesi büyüklükte bir savas protestosu örnegi oldugunu sanmiyorum. Herhangi bir yerde, tarihte hiç olmadi. Üstelik, unutmayin, savas patlamadan önce! Aslinda, bir savas çikmadan önce ona karsi çikildiginin tarihte daha önce herhangi bir örnegini hatirlamiyorum. Simdiyse muazzam. Amerika da dahil. Simdiye kadar olmus herhangi bir protestonun çok çok ötesinde boyutlarda. Bütün dünyaya yayilmis durumda. Savasa neredeyse hiçbir destek yok. Ingiltere hükûmeti destekliyor bir tek, ama bu hükûmetin halkindan da hiç destek yok. Bir de Israil hükûmeti var destekleyen – o da kendi sebepleri yüzünden. Bunlarin disinda tek bir destek bile yok bu savasa. Amerikan halkini bu savasa katlanabilecek hale getirmek için bile devasa bir propaganda kampanyasi yapilmasi gerekti. Desteklemesi degil, katlanabilmesi için. Hayatlarinin tehlikede olduguna onlari inandirmak için gerekti bu kampanya.

Dünyaya bir bakin: Kim korkuyor Saddam’dan? Yani, herkes nefret ediyor ondan tabii, ama korkan var mi? Kuveytliler korkmuyor, Iranlilar korkmuyor. Aslina bakilirsa, Amerikalardan baska korkan yok. Tek korkan, Amerikalilar. Onlar hakikaten Saddam’dan korkuyorlar. Amerika’da sürekli konusmalar yapiyorum, belki binlerce kisi geliyor. Bakiyorum, çok kaygililar. Eskisinden çok daha büyük korkular içindeler. Vietnam savasi zamanindan bile çok daha fazla korkuyorlar.Ama, o korku da savasin baslamasindan yillarca sonraydi.
Ama tabii, savasi gerçekten durdurmak isteyen insanlarin, bundan çok kaygi duyanlarin, bir de korkudan deliye dönmüs olanlarin içiçe bulundugu bir karisim var. “Onu simdi durdurmazsak, yarin gelip bizi öldürecek!” Bu lâflari medyadan, Baskan’dan ve baskalarindan her Allah’in günü duyuyoruz.

Ama bu, bir zayiflik belirtisidir. Kudretin zaafiyetinin belirtisidir. Halk bir savasa katlansin, onu tolere etsin diye böyle bir propaganda kampanyasina basvurmak zorunda kalmak zayiflik isaretidir…

Simdi 40 yil geriye, Kennedy’nin Güney Vietnam’a karsi savas açtigi döneme gidelim, Kennedy’nin hiçbir propaganda ihtiyaci yoktu. Kimin umurundaydi savas? Baska bir ülkeyi bombalamak mi istiyorsun? Bombalarsan bombala. Kimsenin umurunda degildi.

Simdiyse durum adamakilli farkli. Birakin pür heves savasi desteklemeleri, sadece bir savasi tolere etmeleri için dahi insanlari korkutup dehsete düsürmek amaciyla kitlesel propaganda kampanyalari yapmak gerekiyor.

Daha da geriye gidelim. Mesela Birinci Dünya Savasi’ni alalim: Her tarafta, isin içine karisan bütün ülkelerde halklar coskuyla destekliyorlardi savasi. Entelektüeller de öyle. Kendi ülkelerini kuvvetle destekliyorlardi. Savasin ilk birkaç yilinda tabii. Simdiyse, dünyanin her yerinde ezici bir savas karsitligi var. Bu da, kudretin zayifliginin kaniti.

Simdi sorunuzun öbür kismina dönersek: Avrupa Birligi ve Türkiye’nin üyeligi meselesine… Bunlar birbirine bagli zaten. Avrupa Birligi, prensip olarak, ABD’ye karsi bir güç olabilir. Ekonomisi ABD’ninkine denk, hatta ABD ekonomisini geçiyor belki de… Nüfusu egitimli, isleyen bir sosyal sistemi var… Evet, müthis miktarda silâhi yok, ama askeri güç, ABD ile rekabet açisindan tek geçerli faktör de degil. Öte yandan, AB, bagimsiz bir yol izleyebilir. Türkiye AB’ye girsin diye ABD’nin bu kadar hevesle ugrasmasinin sebeplerinden biri de, Türkiye’yi potansiyel bir “Truva Ati” olarak görmesi. Avrupa Birligi’nin bagimsiz yönde ilerlemesini baltalayacak bir Truva ati. ABD, tamamen ayni sebeple Dogu Avrupa ülkelerinin AB’ye katilmasi için de çok bastiriyor. AB’nin dünyada bagimsiz bir güç olmasindan korkuyor çünkü.

Ayni sey, Asya için de geçerli. Birkaç yil geriye gidelim: 1997-98’de Asya krizi gelirken Japonya, simdi tam hatirlamiyorum ama, 100 milyar dolar gibi devâsâ bir fon vermeyi önermisti: Asya ekonomilerini âcil durumda ayakta tutmak için; sonradan mali bir kriz patlak vermesin diye. Her neyse, bunun merkezi Japonya idi. ABD bunun önüne set çekti. Merkezi Japonya olan bagimsiz bir Asya da istemiyor çünkü, kendi yolunda gidebilecek olan. Bu, gene de oluyor ama. Yani bence, dünyanin bellibasli üç ekonomik bölgesinde, Avrupa’da, Kuzey Amerika’da ve Asya’da mali kaynaklarin kontrolü toplaniyor diyebiliriz. Aslinda, Asya mali kaynaklarin denetiminde önde gidiyor. Eninde sonunda dünya meselelerinde bunun etkisi görülecek.

Bunun disinda, tüm uluslararasi ekonomik rejimin, neo-liberal rejimin basi fena halde belâda. Sirf ekonomik açidan, ekonomik terimlerle bakarsak, tam bir basarisizlik var. Öncelikli amaci açisindan, yani –her yerde görüldügü gibi– demokrasinin altini oymak açisindan bakilirsa, basarili bir rejim. Ama insanlar bundan hiç hosnut degil. Kurallarin en siki sekilde uygulandigi bölgelere, meselâ Latin Amerika’ya bakildiginda, buralardaki ülkelerin ekonomik açidan en kötü durumda oldugu görülür. Buralarda formel olarak demokrasi var; fakat demokratik kurumlara inanç keskin biçimde düsmekte, tipki ABD’de oldugu gibi. Çünkü bu kurallar islemiyor. Islememesinin sebeplerinden biri de, kasitli olarak demokrasinin altini oyan neo-liberal programlar. Bu da, çok zayif, kirilgan bir sisteme götürüyor isi. Dünyanin dört bir yaninda buna karsi koyan halk hareketleri var ve bunlar daha önce hiç yoktu. Küresel adalet hareketi gibi bir sey daha önce hiç görülmemisti. Biliyor musunuz, bu, tarihteki ilk gerçek enternasyonalin tohumu. Daha önceki enternasyonaller çok dar tabanliydi ve disaridan kontrol ediliyorlardi filân… Ama bu enternasyonel sahici. Porto Allegre’ye gidin: Bu yil belki yüzbin kisi toplanacak orada, dünyanin dört bir yanindan. Campesino’su (topraksiz köylüsü), çevrecisi, kuzeyli isçisi… yani akla gelebilecek her türden insan… Ve, çok coskulu, kanli-canli, dünyayi degistirmekte çok kararli…Bütün bunlar önemli gelismeler. Dolayisiyla, sistem güçlerinin hiç de o kadar kök salmis oldugu kanisinda degilim. Dünyanin efendileri de bunu biliyorlar zaten.

Simdi daha dar sorunuza, AB ve Türkiye’nin üyeligi meselesine geçersek: ABD’nin bunu bu kadar bastirmasinin önemli sebeplerinden biri de bu. Tabii, daha dar bir sebebi de var: Türkiye’nin Irak’ta yaklasan savasin içinde rol almasini istiyor. Bu, bir çesit rüsvet. Ama, bu, kisa-vadedeki amaci. ABD’nin uzun vâdedeki çikari ise gayet basit: AB’nin altini oymak. Elbette Türkiye bu rolü oynamak zorunda degil. Bu, elbette, bir tercih meselesi…

Ama, bence mevcut sistemin çöktügünü görebilmemiz için birçok imkân ve aslinda bayagi ümit var. Yani, zamanlama sorunu var tabii. Küresel yikim yönündeki hareketler çok hizli. Halklarin bunu durdurmak için muhalefetine zaman yetecek mi? Bu sorunun cevabi çok net degil…

Simdi bakin, bilmiyorum burada tartismasi oldu mu, ama çok sasirtici bir bilgi daha geçenlerde, elimize ulasti! Ekim ayinda! Insan türünün ayakta kalmasinin ne kadar biçak sirtinda durdugunu ortaya koyan bir bilgi.Bu, muhtemelen, tarihte bugüne kadar insanlara açiklanan en çarpici bilgi idi!

Bu, Havana’da, Küba füze krizinin 40. yildönümü dolayisiyla yapilan zirvede açiklandi! Füze krizi sirasinda karar verme durumunda olan Rus, Amerikan liderleri ve Kübalilar katildi bu Havana Zirvesine. Burada, füze krizine iliskin olarak birtakim yeni bilgiler de ortaya çikti. Bunlarin arasinda su gerçek de vardi: Dünya, kendisini yok edecek bir nükleer savastan, tek bir Rus denizalti komutani sayesinde kurtulmustu. Krizin doruk noktasinda Kennedy Küba’yi çepeçevre saran bir abluka emri vermisti: Deniz ablukasi. Küba’ya gelen Rus gemileri vardi. Bu gemilerin ablukayi ihlâl edip etmeyecekleri belli degildi. Bu gemilere denizaltilar eslik etmekteydi. Simdi anlasildigina göre, denizaltilar nükleer baslik tasiyordu. Geçen Ekim ayindaki bu zirveye kadar bundan kimsenin haberi yoktu. Simdi, Rusya’da, nükleer füzeleri kullanma yetkisi, tipki ABD’de oldugu gibi, merkezde degildi… Bu yetki asagi kademelere, komutanlara birakilmisti. O günkü kurallara göre, nükleer füze atma konusunda üç komutanin anlasmaya varmasi gerekiyordu. Denizaltilar, ABD destroyerleri tarafindan izlenmeye baslamisti. Rus denizalti komutanlarindan ikisi, nükleer füzelerle cevap vermeye karar verdiler. Üçüncü komutan ise bu emrin iptalini sagladi.

Eger o gün tek bir füze firlatilmis olsaydi, bugün hepimiz ölmüs olacaktik. Bu, Kuzey Yarikürenin sonu demekti. Iste, bu kadar kilpayi!

Simdi, orada neyin sözkonusunu oldugunu düsünürseniz, bugün de çok gündemde olan iki seyin oldugunu görürsünüz: Uluslararasi terör; ve rejim degisikligi!Kennedy yönetimi, Küba hükûmetini devirmek için dev bir uluslararasi terör kampanyasi yürütüyordu. Bu, uluslararasi terör ve rejim degisikligidir iste. Ruslar, buna karsilik olarak çilginca bir davranisla oraya nükleer füzeler yerlestirmisti. Ama olayin baglami buydu. Ve bu, neredeyse kuzey yarikürenin yokolusuna götürüyordu…Bu haber dünyanin her yerinde, her Allah’in günü, her gazetede birinci sayfadan manset olmaliydi! Bu gerginlik ve tehlike sürüp gidiyor…

Simdi de ayni meseleler karsimiza çikiyor. Ama simdi daha da gergin ve tehlikeli… Iste vardigimiz yer burasi!

Sunu da eklemek lâzim: Eminim bu haber burada, Türkiye’de haber olmamistir… ABD’de olmadi. Ingiltere’de de olmadi bildigim kadariyla:

Bu yilin 23 Ekim’inde BM, Genel Kurulu’nda (ona tekabül edecek bir karar organinda) iki hayati karar aldi. Birinci karar, 1925 tarihli Cenevre Sözlesmesi’ni, kimyasal silâhlarin kullanilmasini yasaklayan Sözlesme’yi yeniden onayliyordu. Ikincisi ise, Uzay Antlasmasi’ni yeniden onayliyordu: Yani, uzaya saldiri silahlarinin konuslandirilmasini yasaklayan sözlesmeyi. Oylamada sadece iki ülke çekimser kaldi. ABD ve Israil. Ama, Israil zaten otomatige baglamistir; ABD ne yaparsa o da onu yapar.

Simdi, çok dikkate deger bir durum degil mi bu: Su anda kimyasal silâhlarin yasaklanmasindan daha önemli bir sey olabilir mi? Ve de uzaya saldiri silâhlarinin yerlestirilmesinin yasaklanmasindan?

(Bu arada, ABD’nin çekimser kalmasi, antlasmanin öldügü anlamina gelir.)Ve koca ABD basininda bununla ilgili tek kelime çikmiyor! ABD’de basin üzerinde etrafli arastirma yapilir; dolayisiyla, bu konuda hiç haber yapilmadigini söyleyebiliriz. Avrupa’da kimse basinda neler yazildigini arastirmaz, dolayisiyla bundan emin olamayiz; ama böyle bir habere rastlayan kimse olmadi. Burda, Türkiye’de bu haberin çiktigini sanmiyorum. Ama bu, haberdir. Kamuya ait bilgidir. Ajanslarda da yer aldi, haber merkezlerine gitti.

Ama bu gibi haber ve bilgiler halka söylenmiyor – bu kadar basit. Ve, hep böyle sürüp gidiyor. Fakat, bütün bunlar sunu gösteriyor ki, dünyanin karsi karsiya oldugu tehlike son derece büyük. Ve halklarin gücü zamaninda örgütlenip sistemin yikim gücünü altedebilecek mi sorusunun cevabi hiç de o kadar net degil.

Su andaki ABD yönetimi o kadar asiri ki, sahinleri bile korkutuyor! Simdilerde ABD’nin tutucu sag kanat yerlesik düzeni içindeki sahinimsi tutucu unsurlar tarafindan son derece sert bir sekilde elestiriliyor. Çünkü bu unsurlar yönetimden korkuyorlar; onlarin akillarini kaçirmis olduklarini düsünüyorlar…

ÖM: Havana Zirvesi konusundaki haber ne zaman yayimlanmisti acaba? Ve nerede?

Chomsky: Geçen Ekim ortalarinda… Yaklasik olarak 15 Ekim’de… Tam tarihini size verebilirim isterseniz. Ama, hani söyle ellerinin tersiyle yayimlamislardi neredeyse. Washington Post’ta yer aldi. Ama küçücük bir haber olarak…görmekte zorlaniyordunuz. Haberi saklamislardi. Ama bu haber çikti. Aslinda, haber çikinca, Kennedy’nin yakin çalisma arkadasi tarihçi Arthur Schlesinger, bunu “tarihteki en tehlikeli an” olarak tarif etti. Dogrudur, tarihteki en tehlikeli andi. O Rus denizalti komutani da 50 Nobel Barisi ödülü birden almali, dünyadaki en ünlü adam olmaliydi. Hâlâ yasiyor. Adi: Vassili Arkhepov. Emri iptal etti ve dünyayi yokolmaktan kurtariverdi!

ÖM: Ikinci sorum, biraz önce anlattiklarinizla da yakindan baglantili ve kismen cevaplandi da; ama ben gene de sorayim müsaade ederseniz: Dünya Nereye Gidiyor?

Bir yil önce Hindistan’da Madras’ta (Chennai) verdiginiz konferansta söyle demistiniz: “Insan hayatinda öyle bir döneme giriyoruz ki, zeki ve akilli olmanin aptal olmaktan daha mi iyi oldugu sorusuna cevap getirebilecek bir dönem olabilir bu.” Simdi bu konusmanizdan 13 ay sonra, ABD ‘savunma’ bütçesi 350 milyar dolardan fazla bir meblâgla baglanmisken, “uzayda nükleer silâhli askeri tekel” kurulmasi projesi (full spectrum dominance) muhtemelen tam istim giderken, yeni bir topyekûn istilâ savasi (Irak) iyice yaklasmisken, “savas suçlusu” Saron, Irak’in ardindan Iran’a savas açilmasinin sart oldugunu söylerken; 11 Eylül ve dünyada terörle savas konusunda bas müfettis olarak Kissinger gibi bir terör uzmani tayin edilmisken, sizce, insanin bir biyolojik hata olabilecegi sorusunun cevabina simdi biraz daha yakin olabilir miyiz acaba? Ve acaba, insanlik olarak kaderimizi kendi kontrolümüz altina alma sansina hâlâ sahip miyiz?

Chomsky: Bir önceki cevapla ayni olacak. Evet, bir sansimiz var. Geçen yildan beri her iki yönde de gelismeler oldu: Savas ve siddet karsisindaki halk hareketleri hatiri sayilir ölçüde önem kazandi. Öte yandan, yikima karsi hareket de hiz kazandi. Verdiginiz bütün örnekler ve buna askeri bütçedeki devâsâ artis da dahil, hepsi son derecede tehlikeli. Üstelik bu bütçe savunma ile ilgili degil. Savunmayla en ufak alâkasi yok… Ayrica, çok kisa süre önce açiklanan yeni strateji belgeleri de öyle. Bush yönetimi “gerçekte bunlarda yeni bir sey yok” derken kismen hakli da.

Öte yandan, ABD yöneticileri, simdiye kadar görülmemis ölçüde yüzsüz. Daha evvelki gün, gizli bir devlet belgesi kasden basina sizdirildi. Belgede, birkaç ay önce ilân edilen ulusal strateji raporunun ayrintilari veriliyordu. Dediklerine göre, ulusal strateji raporu söyle okunmaliydi: ABD simdi “tedbiran, önceden vurma” yetkisini üstlenmekteydi; bu, kitle imha silâhlarina sahip oldugundan süphelenilen herkesi nükleer silâhlarla vurma yetkisini de içeriyordu. Bu tabii, herkesi kapsiyor hemen hemen. Prensip olarak, bir biyoloji laboratuarina sahip olan her ülke kitle imha silâhlari da gelistiriyor olabilir. Dolayisiyla, bu, esas olarak, istegimiz gibi nükleer silâh kullanma yetkisine sahibiz demek oluyor. Ve böyle vurma islerini de yapiyorlar. Yemen’deki cinayet
olayi meselâ. Bati’da tamamen mesru sayildi. Oysa bu, hakkinda hiçbir sey bilmedikleri 6 kisinin devlet tarafindan katledilmesi idi. Yani, bu 6 kisiden birinin terorist oldugundan süphe ediyorlardi — terorist ne demekse artik. Dünya düzeninin ilkesi buysa, herkes görüldügü yerde katledilebilir demektir. Asil çarpici olan da, sadece bunu yapmis olmalari degil, bunun hosgörülmesi idi. Bati dünyasinda bununla ilgili bir elestiri olmadi. Terorist oldugundan süphe ettigin birini öldürmeniz mesru sayiliyor.

Ya da, Afganistan’in bombardimana tabi tutulmasi olayini ele alalim. Bati entelektüel kültüründe, soldan saga bütün tayf içinde, bu bombardiman, neredeyse bütün dünyada “hakli savas” paradigmasi örnegi olarak tanimlandi. Ama, bir düsünelim bakalim, neydi bu? Daha geçen Haziran’da FBI Baskani, terorizm sorusturmasi kapsaminda Kongre ve Senato önünde verdigi ifadede ABD’nin 11 Eylül komplosunun Afganistan’da planlandigina inandigini söyledi. Yani, ABD bunu bilmiyor ama, “inaniyor” ki, [11 Eylül] Afganistan’da planlanmis, Almanya’da ve Birlesik Arap Emirlikleri’nde yürürlüge konmus. O zaman, bunun anlami su: komplo ile bir sekilde ilgisi olduguna hâlâ inandiklari için 9 ay sonra Afganistan’i bombalayabiliyorlar ve bu Bati entelektüel kültüründe “hakli savas”in paradigma örnegi oluyor. Hani, Naziler bundan iyisini yapamazlardi!

Ve, bu mesru ise, yani bir ülkeyi, orada birinin birtakim terorist hareketlerle belki de baglantisi oldugunu düsündügün için bombaliyorsan, o zaman ABD’yi, Türkiye’yi, Ingiltere’yi ya da baska bir ülkeyi bombalayabilecek ülkelerin uzun bir listesini çikarabilirsin. Ve bunun Bati kültüründe mesru, hatta kusku götürmez derecede mesru oldugunun kabul edilmesi olgusu, çok önemli.

Simdi bakin, Türkiye’de son günlerde sürüp giden tartismayi, yani Türkiye’nin AB’ye girebilecek kadar yüksek bir standarda (seviyeye) ulasip ulasmadigi yolundaki tartismayi izlemek bana oldukça ilginç geliyor. Bu, çok sasirtici!

Avrupa Birligi medenilesmemistir, ilkeldir!… Yani, Türkiye AB’ye üye olmalidir belki de. Ama, yüksek standartlarindan dolayi degil! [Avrupalilarin] bagli bulunduklari yasama standartlari sadece tarihi bakimdan degil – tarihi sartlari ayrica konusmaliyiz – ama simdiki standartlari da, fecîdir…

ÖM: Peki, devam edersek… Özellikle Küba füze krizi ile ilgili olarak geçenlerde ortaya çikan gerçekler hakkinda söylediklerinizin isiginda; yani, 40 yil önce nerdeyse tamamen yokolmanin tam esigine gelmis oldugumuz düsünülürse, söyle bir soru soralim:

Insan türü kendini – ve tabii kendisiyle birlikte pek çok baska türü de – yoketmeyi basarirsa, örnegin, bilimadami James Lovelock’un su fikrine katilir miydiniz? Yani, insan silinip gider; ama tabiat ana, bazi eski türler ve yeni evrimlesecek baska türlerle birlikte eskisi gibi, ama insansiz, yoluna devam edip gider mi sizce?

Chomsky: A, tabii! Birçok bakteri dolasiyor olacak etrafta. Birçok börtü böcek, hamam böcegi… Aslina bakarsaniz, sadece biyolojik açidan bakildiginda, yani bir biyologsaniz, biyolojik basarinin temelde sadece sayilarla ölçüldügünü göreceksiniz. Yani, bir tür’ün ne kadar basarili oldugu, etrafta o türden kaç tane bulunduguna bagli. Bu kriter açisindan alindiginda insan, hayli basarisiz bir tür. Çok kisa bir zaman öncesine kadar, yani son 10 bin yil içinde – ki, hiç denecek kadar kisa bir zamandir bu – dünya üzerinde oraya buraya dagilmis olarak yasayan çok az sayida insan vardi. Birkaç onbin insandan ibaretti hepsi. Oysa, hamam böcekleri ve bakteriler her yerdeydi. Dolayisiyla, biyolog Ernst Mayr’dan bir alinti yapacak olursak, Mayr’in görüsüne göre, basarili olan türler, bir çesit “aptal”dilar. Tabii, bu bir saka olarak söyleniyor. Yani, spesifik bir ekolojik ‘nis’e adapte olmus, kendilerini ona uyarlamislardi — hamam böcekleri gibi. Ya da çok hizli bir mutasyonu gerçeklestirme yetisine sahiptiler — bakteriler gibi…

Sonunda, yalniz insanlarin degil, büyük memelilerin de bir biyolojik hata oldugu ortaya çikabilir aslinda. Yani onlarin kaderi de çok uzun süre ayakta kalmak, yasamak olmayabilir. Insanlari ele alirsak, onlar artik daha simdiden… Insanligin çok kisa bir tarihi var. Homo sapiens – yani biz – sadece 100 bin ya da 200 bin yil geriye gidiyor. Bu nedir ki? Göz açip kapayincaya kadar geçen bir zaman. Ve bu süre içinde insanlar zaten muazzam sayida türü silip süpürdüler. Erken çag insanlari bütün büyük memelileri yok ettiler. Mamutlar yok artik.Insanlar büyük memelileri öldürüp bitirdi. Simdi de sen sakrak bir sekilde geri kalan dünyanin büyük kismini da yokediyorlar – ve kendilerini de yoketmeye kilpayi yaklasmis durumdalar…

Dolayisiyla, Ernst Mayr’in sordugu, son derece gerçek bir soru.

ÖM: Peki, giderek bozulan, kötülesen sartlarda nasil oluyor da siz ve sizin gibi insanlar – sizlerden esin alan insanlar — enerjilerini zerrece kaybetmeden, yasama sevincini hiç yitirmeden yola devam ediyor? “Gerçekligi kuvvete dönüstürecek” sekilde konusmaya devam ediyor? Bunun sirri nedir? Ahlâki cesaret mi?

Chomsky: Herseyden önce, “konusarak gerçegi kuvvete dönüstürme” cümleciginin Quaker’lardan alinmis oldugunu söylemek gerekir. Ben, birçok konuda Quaker’larla, yani barisçi Quaker’larla hemfikir olma egilimindeyim. Ama bu cümlecik konusunda hemfikir degilim. “Konusarak gerçegi kuvvete dönüstürme”nin bir anlami oldugu kanisinda degilim. Dolayisiyla, [ABD Savunma Bakani] Donald Rumsfeld’e, onun bilmedigi birseyi söyleyecek de degilim dogrusu. O biliyor zaten. Mesele, farkli degerler meselesi. Insanlarla konusurken onlara gerçekleri söylersiniz. Gerçekleri onlara anlatiyor degilsiniz, onlarla birlikte oluyorsunuz. Yani, ben Diyarbakir’a gittigimde, ya da burada [Istanbul’da] kimseye gerçekligi konusmak (anlatmak) pesinde filân degilim. Benimle ayni degerlere sahip olan, ayni taahhütlerle baglanmis insanlar hakkinda bilgi sahibi olma pesindeyim. Böylece, onlarla konusuyorsunuz, onlardan ögreniyorsunuz. Umutlu olmak için sebepler nedir?…

Örnek olarak Türkiye’yi ele alalim: Türkiye, birçok açidan Batili entelektüeller için bir esin kaynagi olmali. Entelektüel sinifin hatiri sayilir bir kesiminin (yazarlarin, sanatçilarin, gazetecilerin, ve baskalarinin) yalnizca özgürlük ve ifade özgürlügü için meselâ, sesini yükseltmekle kalmayip, ayni zamanda bu konularda fiilen birsey yaptiklari tek ülke Türkiye, bildigim kadariyla. Yani, sürekli tehdit ve tehlikeler altinda yapiyorlar bunu.

Yasar Kemal gibi birine nerede rastlayabilirsiniz meselâ? Dünya çapinda üne sahip bir yazar, düsünce özgürlügü için sesini yükseltmeye ve bunun bedelini ödemeye, acisina katlanmaya hazir. Bati’da böyle birini bulabilir misiniz? Ya da, Ismail Besikçi meselâ. Bu adam, 15 – 20 yil hapiste yatma cezasini göze aldi ve buna katlandi. Kendi devletinin yaptigi zalimliklere karsi gerçekligi dile getirmek adina. Böyle birini Bati’da görebilir misiniz? Üstelik, böyle insanlarin kocaman bir
listesi var. Yazarlar, çizerler, gazeteciler, milletvekilleri — Leyla Zana gibi…

Bu insanlar düsünce ve ifade özgürlügü hakkinda konusmakla kalmiyorlar sadece, devamli olarak birseyler de yapiyorlar. Günden güne… Ve gerçek tehlikelerle yüzyüze geliyorlar. Bati kültüründe böyle bir sey yok! Bütün tarihinde olmadigi gibi, günümüzde hiç yok!

ÖM: Bati kültürü derken, büyük, sinailesmis Bati ülkelerini kastediyorsunuz herhalde. Çünkü Latin Amerika ülkelerinde de böyle önemli örnekler yok mu?…

Chomsky: Latin Amerika’da daha da fecî tehlikelerle yüzyüze olan insanlar var evet. Çogu düpedüz katlediliyor. Geçen Subat’ta Türkiye’deydim. Ardindan, Kolombiya’ya gittim. Kolombiya, 1999’da ABD’den en büyük askeri yardimini alan ülke unvanini Türkiye’den devraldi – Israil ve Misir disinda. Bunun sebebi de suydu: Türkiye’nin büyük baski politikasi basariya ulasmisti. Oysa, Kolombiya’ninki basariya ulasmamisti. O yüzden, en büyük askeri yardim alan ülkeler sirasinda birinci siraya yükselen, Kolombiya oldu. ABD askeri yardimi tutarli bir sekilde insan haklarini ihlâl edenlere akmaktadir. Kolombiya’da her gün katledilen insanlarin sayisi yaklasik 10 ilâ 20! Dünyada öldürülen bütün emekçi eylemcilerinin yarisindan fazlasi Kolombiya’da! Bu yaklasik 10 yildan beri böyle sürüp gidiyor – dünyanin yarisindan fazlasi! Su anda da topraklarindan sürülüp atilan insanlarin orani, günde bin civarinda! Bunun sebebi de paramiliter terörü ve ABD’nin yürüttügü kimyasal savas. Aslinda ben oralara gittim ve gördüm bunlari… Evet, orada entellektüeller seslerini yükseltiyorlar – sadece baskiya karsi degil, katledilme tehlikesine de ragmen. Ve gerçekten de katlediliyorlar… Ama, tabii Diyarbakir yöresindeki köylüler ve insanlar? Onlarin durumu karsisinda da dünyadaki baska seylerin, insanlarin durumunun önemi azaliyor. Endüstriel ülkelerdeki insanlar da için de geçerli bu. Onlar, bu derece baski ve zulümle karsi karsiya degiller…

Dolayisiyla, insani cesaretlendirmek ve “gerçekligi konusarak kuvvete dönüstürme” (!) konusunda epey umutlanacak durum da var ortada…

ÖM: Evet, belki Dogu Timor halkinin gösterdigi cesarete de bakarak umutlanabiliriz…

Chomsky: Onlarin gerçeklestirdigi seyi akil hafsala almaz!… Yani, 800 bin nüfuslu bir ülkenin, devâsâ bir askeri kuvvetin — ABD, Ingiltere ve Fransa’nin destegi ile — giristigi soykirima yönelik istilâsina dayanabilmesi fikri… Böyle bir seyin mümkün olabilecegine kim inanirdi? 1970’lerde bu istilâ ve istilâya verilen Bati destegine karsi muhalefet basladiginda ben de hemen isin içine girdim. Ama, bunun bir yere varacagini aklimdan bile geçirmiyordum dogrusu. Hayal bile edilemez bir seydi.

ÖM: Ve herseyi göze alarak bagimsizlik referandumunda oy kullandilar…

Chomsky: …Referandumun ardindan katledildiler ve Bati da katliami desteklemeyi sürdürdü. Ta ki, kamuoyu baskisi altinda Clinton, nihayet, Endonezya’ya ‘çekil’ emri vermek zorunda kalana kadar…Iste burada — Batili entelektüellerin ögrenmeyi reddettikleri– bir ders çikiyor. Çok açik bir ders. Clinton’in yapmasi gereken tek sey vardi: Endonezya generallerine “bu is bitti” demek. Deyince de ertesi gün çekildiler zaten… Ayni sey, Kürtlerin bulundugu bölgelerdeki baskilar ve mezalim için de geçerliydi. Clinton, buraya silâhlari akitmak yerine, “bunu yapamazsiniz” deseydi, buradaki baski da dururdu…

ÖM: Sorular bu kadardi. Ama, müsaade ederseniz, bastaki soru listesinde sözünü etmedigim tek cümlelik bir soru daha sormak istiyorum: Hâlâ haftada 100 saat çalisiyor musunuz?

Chomsky: (Gülerek) Evet… Hatta günde 100 saat (!)

ÖM: Peki, kaç yildan beri?

Chomsky: Çok uzun zamandan beri…

Felsefe

FELSEFE SS - 38

 

 

 

Ne diyorduk Fichte ve çagdaslarinin idealizmi için? Öyle bir sistem yaratmaliydilar ki artik söylenecek tek bir söz bile kalmamaliydi. Yani en yetkini bulmaliydilar. Bunu yaparken Kant’in elestirel bakis açisini kullanamazsiniz. Kullanirsaniz diyalektik sizi bogar

 

Kant bu idealizmi mekanikselciligi, kaderciligi, ateizmi, bencilligi, hazciligi ve benzeri ögeleri ile dogalci görüsü yadsiyarak ve insansal degerlere yönelerek hizlandiran insandir. Ama Kant kesin olan tanrisal emir tarafindan ima edilen pratik olanaklarla is görürken hiç te idealizmin cesaretine kaptirmadi kendini. Is deneyim sinirlarini asmaya gelince duraksadi ve izleyicilerini vaadedilmis topraklara götürmeyi reddetti. Kisacasi idealizmi teoriye hapsedip pratigin olanaklarina razi oldu.

 

Kulaginiza hos gelecekse bu cümlenin tercümesini pragmatizmin de ayak sesleri olarak yapayim.

 

For we cannot live together and we cannot live apart

It’s the classical dilemma between the head and the heart

 

demez mi sarkisinda Chris de Burgh….

 

Kant’in çözümü de kafa ile gönül arasindaki çekismeye dayali idi ve bu çözüm sonunda Fichte, Schelling ve Hegel tarafindan bayrgi tasinilan Kant-sonrasi Idealizm denilen akimi olusturdu.

 

Kant kendi durdugu noktadan bakinca altinda kendine temel olarak bilimsel, ahlaksal ve metafizik bilgiye yönelik ve biktirici bir yogunlukta elestirel bir yaklasim görmekteydi. Yeniler daha kolayi tercih ettiler. Baslangiç noktalarini ahlaksal yasanin isaret ettigi dünya ve/veya özgürlük olarak seçtiler. Akil dünyayi ancak kendini anlayabildigi zaman anlar dediler. Olgulara iliskin salt görsel bilgi gerçek bilgi degildir gene gözlemsel dünya ve tarih bilimleri de gerçek bilimler degildirler.  Kendini uzaysal, zamansal ve nedensel bir dizideki fenomenler ile sinirlayan bir yöntem bilgi olamaz. Iste bu üç hazret bu noktada çok iyi anlasirlar. Sonuçta gayet güzel anlasan bu üçlü ayni anlasmayi realitenin bir bilgisine erisme konusundaki yöntemde ise kesinlikle anlasamazlar.

 

Ayni dinler gibi. Hepsi ‘’Allah’’ da birlesirler ancak ona nasil varacaklarinda tepisirler.

 

Johann Gottlieb (Allahin sevgili kulu) Fichte’nin derdi gücü bilgi incelemesinin felsefi sorusturmanin en önemli konusu oldugudur.

 

‘’Eger idealizmin sekillendirmek zorunda oldugu uzun zincirde tek bir halka bile sonradan gelen halkayla kendini kesin olarak baglantilandirmazsa, bilimimiz hiçbir biçimde herhangi bir sey tanitlamis oldugunu ileri süremez.’’ (biz ne diyoruz.zincirimizin saglamligi en curuk halkamiza esittir … degilmi)

 

Eger bir bütünün amacini, yapisini, geometrisini ve bu gibi seyleri biliyorsak parçalarinin neler olmasi gerektigini söyleyebilecegimiz gibi gelismis özbilinci anlayabiliyorsak parçalarini da anlayabiliriz.

 

Bir filozof akilsal düsüncenin yaratilisini incelemek için kendi düsüncesini bir iradi faaliyet yolu ile devinime baslatmalidir. Demek ki felsefe olgu ile degil faaliyet ile baslar. Yani bilgi edinimi pasif degil aktif bir edinimdir. Ve hepsinden önemlisi de bu bilgi ancak ve ancak özgürce elde edilebilir. Bilgi bir iyelik yani bir kazanim ve sahibiyet degil bir basaridir.

 

Düsüncede özgürce yaratabildiginizi anlar, yaratamadiginizi anlamaz ancak kabullenebilirsiniz. Su basit cümlenin altinda koskoca bir din imparatorlugu yatar.

 

Ve din kabullenisin öyküsüdür.

 

Ne diyorduk Fichte ve çagdaslarinin idealizmi için? Öyle bir sistem yaratmaliydilar ki artik söylenecek tek bir söz bile kalmamaliydi. Yani en yetkini bulmaliydilar. Bunu yaparken ise Kant’in elestirel bakis açisini kullanamazsiniz. Kullanirsaniz diyalektik sizi bogar. Doktriner olacaksiniz. Böyleyken böyle diyeceksiniz. Yani agzi olan konusmayacak. Fichte konusacak. Ne diyecek peki?

 

‘’Ben ne diyorsam o’’ diyecek elbet.

 

Güzel de bu adam özgürlük kavramini kilit tasi seçmemis miydi kendine? Buyrun iste gene kafami karistirdi bu yakin çag filozoflari. Az daha derinine inelim su adamin.

 

Anlik nasil etkin hale geçer? Anligi faaliyete geçiren hangi güçtür? Bu soruyu kestirmeden ‘’ben – ego’’ olarak yanitlar Fichte. Hatirlayalim anlik intellect yani anlama gücümüzdü. Akil ise anligin bir üstü. Aslinda Locke anlik ve akili es anlamli olarak ele almisti ama Kant ikisini dogru yere yerlestirdi. Önce akliniz olacak ki onu kullanarak anlamayi becerebilesiniz. Iste aklin kullanilarak anlamanin yaratilmasinin motorunu da ego yani ben olarak belirlemisti Fichte.

 

Birilerinin kulagi çinlasin.

 

Iste burada ben in ayrilmaz parçasi olan özgürlük devreye giriyordu. Hiç kimse birini düsünmeye zorlayamaz. Ancak ve ancak ben insanin düsünmesini etkin hale getirir. Bu noktadan sonra ise düsünmenin yasalarina uymak zorunlulugu vardir. Burada kilit nokta tabii ki ben. Ben in etkin rolünden ötürü de hiçbir zaman ben’i nesneler zincirin bir halkasi olarak tanimlayamazsiniz. O en tepede olmak zorunda. Aksi takdirde arabayi atin önüne kosmus olursunuz.

 

Demek ki geldik ben’in bilgisine. Bu ben’in ilkesine nasil ulasacagiz ki? Iste bu nokta anligi çalistirma gücünü nerden aldigini açikliyor egonun. Ben teorik ve pratik aklin birligi olarak tanimlanir Fichte tarafindan. Yani bilen de ben uygulayan da ben. Bilmeden uygulamaya geçebilmek için yapilan proses de düsünme.

 

Peki anlik yeterli midir? Kant bu soruya hayir der. Fichte de bu görüse katilir. Günümüzde bunu beynimizin ancak yüzde onunu kullanabiliyoruz filan gibi yorumlarla açikliyorlar. Canli realiteyi – her ne demekse – biz salt anligin üç boyutlu, zamansal ve nedensel bilmesi ile kavrayamayiz. Yani gördüklerimiz ve bize ögretilenler yetersizdir. Ancak bu yetersizligi bilirsek, yüzeyselligi birakabilir, göreliligi (yani herseyin bakis açisina ya da bakana göre degisebilecegini) anlar ve özgürlügümüzü kullanarak ahlaksal dünya düzeni ve Tanriyi kavrayabiliriz. Bu özgürlügün kabulü ve anligin zorunlu olarak bu özgürlük kanali ile olusturdu ödev yasalarinin bizde olusmasi ile yasamimiza deger ve anlam katilacaktir. O zamanda dünyanin bir amaç için varoldugunu anlayacak ve körü körüne bu amacin araçlarindan biri olmak yerine gönüllü yardimcilarina dönüsecegiz.

 

Iste bu düsünceler Fichte’nin felsefesinin törel idealizm adini almasina neden olmustur. Fichte’yi kendi anlatimi ile bitireyim;

 


Johann Gottlieb Fichte (1762-1814)

‘’Tam belirlenimimi ben de anlayamiyorum. Olmam gereken sey ve olacagim sey tüm düsünüsümü asiyor. Aslinda yasamimin her aninda yapmam gerekeni saglikli olarak bilirim: ödevimin alanini genisletmek için aklimi gelistirmem ve bilgi kazanmam gerekir. Kendimi, bedenimi ve ruhumu yalnizca ödev amaci için bir araç olarak görmem gerekir. Özen gösterebilecegim tek sey ussal varliklar kralliginda us ve ahlaki gelistirmek, ilerleme ugruna ilerlemektir. Evrensel tasarimi kavrayan ve onu yanlissiz yürüten en yüksek bilgelik ve iyiligin dünyasindayim ve bu inançta huzura ulasir ve kutsanirim.’’

 

Bundan daha iyi bu felsefenin neden ‘’Ahlaki Idealizm’’ diye nitelendigini açiklayacak bir betimleme yapilamazdi.

 

Ancak ideal tanrisal bir kavramdir. Insan ise sinirlilik özürlülügü ile dogar, yuvarlatilatilarak büyütülür ve dogru yaptigini iddia edenlerce topluma itilir. Ideal olmadigini anladiginda ise çok geçtir. Yasami hatalarinin zaman zaman dogrusal zaman zaman logaritmik artislari ile sekillenecektir. Ben ahlaktan güçlüdür. Içinizdeki özgürlük ise aslinda sizin en acimasiz diktatörünüzdür.

 

Size hata yaptirmadikça rahat etmez.

 

Ben ilk önce sana hakim olacak sonra sen’i mahvedecektir.

 

Kendimden biliyorum……

 

Fichte dünyayi akilci bir biçimde açiklamaya çalisiyordu. Bunu yaparken çagdas düsünce akimlarini da hesaba katip ortak bir sentez olusturmaya çalisir. Insan ile duygudas bir evren özlemi içerisinde gerçeklik ile hülya arasinda gider gelir. Bu özelligi onun hem realistler hem de romantikler arasinda taraftarlarinin olmasini saglar. Bir sürü sair onun bu yanlarinin islerine gelen taraflarindan beslenir ve üretirler. Mesela Schlegel, mesela Goethe, mesela Novalis. Ancak Fichte’nin görünürdeki öznelciligi, tarihsel bakis açisi ve Alman ulusçuluguna ilk romantik adimlari kisa sürede abartilmaya baslanir. Akil duygunun ve duygusalligin arkasinda kalir, siirsel dehanin sinir tanimazligi Fichte’nin hayal bile etmedigi sulara yelken açar, akilci ve töreci olmak ile yükümlü ‘’ben’’ derhal romantik, gizemli, dürtüsel ve daha da beteri kaprisli bireyci ‘’ben’’ e dönüsür. Güzelim idealist yani erkeksi felsefe romantik ve kadinsi berbat bir senfoniye dönüsür. Iste bu dönemimin sorumlularindan bir tanesi de Friedrich Wilhelm Schelling hazretleridir. Onu digerlerinde ayirip basedilmeye deger kilan ise hiç olmazsa Fichte’nin felsefesine bir doga felsefesi katarak düsünce dizgisinin genislemesini saglamasidir.

Sonraki: Doga Felsefesi.

MaviDalga'yi Buyutenlerle

AKLI YUK GIBI TASIYANLAR..

 

 

Kentlesememis insan, kent sahipligi, insana saygi,fiziksel çevreye ilgi ve itina, düzen, disiplin,estetik türünden duyarliklari törpülenmemis insan demek.Bu kesimin dogru-yanlis ölçütleri,hatta yalan ölçütleri farklidir. Kadina, söz rüsveti verseler de esit bir toplumsal statü tanimazlar

 

Türkiye’nin egemen kültürü kirsal kültürüdür. Konuyu bastan saptirmamak için, bunun  köylü  kültürü anlamina gelmedigini yineleyeyim. Bu öncelikle, kentlerde otursa da henüz kentlesememis adamin kültürüdür. Bundan elli yil önce, gecekondularina   karsi   kendilerine apartman dairesi verilen bazi köylüler balkonlarina keçilerini de çikarmislardi. O zaman bu olay kirsal kültürü simgeleyen bir alay konusu olmustu. Bugün keçili balkonlardan degil, kentlere yerlesmis Türk toplumunun yarisindan söz ediyoruz. Kimisi  köyden, kasabadan  yeni gelmis,kimisi birkaç kusak önce yerlesmis,kim okuma yazma bilmez,kimisi profesör olmus ülke çogunlugu. Bunlar politik yelpazenin her diliminde aynidir. Ortak tavirlariyla kirsal kültür olgusunu tanimliyorlar.

 

Kentlilesememis insan,kent sahipligi,insana saygi,fiziksel çevreye ilgi ve itina,düzen,disiplin,estetik türünden duyarliklari törpülenmemis insan demek. Bu kesimin dogru yanlis ölçütleri,hatta yalan ölçütleri farklidir. Kadina, söz rüsveti verseler de esit bir toplumsal statü tanimazlar. Uygar tavirlar olarak ya da kentli tavirlari olarak kabul edilen bazi davranislara sahip degillerdir. Örnegin özür dilemezler. Ayaginiza basanin gözünde kabadayilik isiltilari çakar. Utanç duyduklarini görmek zordur. Baskalarinin haklarini kolayca yiyebilirler. Siraya girmezler. Kirmizi isikta geçerler. Özür dilememek, utanmamak, hak yemek hepsi insana saygisizliklarindan kaynaklanir. Bunlar köyü degildir. Ama kentli de degildir.

 

Kentlilesememe özellikleri içinde kuskusuz okumamislik yada az okumusluk da var. Ne var ki kentli olamamanin isaretleri okumus ve okumamis arasinda çok degismiyor. Temel tavir okumaya ve okumusa karsi olmaktir. Bu gazete okumayanda da aynidir; kitap okumayan üniversite ögrencisi yada ögretim üyesinde de aynidir. Bunlarin tümü tarimsal toplum artçilari olarak yasiyorlar.

 

Çaga iliskin bilgileri yüzeyseldir. Teknolojiyi verimli kullanamazlar. Ne dogru dürüst yapabilirler,nede yilda on bin kisiyi trafige kurban etmekten uzak durabilirler. At arabasi soförleriyle birlikte yasiyoruz. Bunlar trafigin hiçbir kuralini dogru dürüst uygulamazlar. Teknolojinin her dalinda ayni sorun vardir: örnegin modern bir fotograf makinesi,telefon,bilgisayar ne tür islev yapabiliyorsa, bizim toplum bunun yarisini bile ögrenmez ve kullanmaz. Tarim öncesi düsüncesiyle donatilmis insanlar olarak bilimsel bilgiden uzak dururlar. Düsünceye ve düsünene karsida ikirciklidirler. Düsünsel yasamlarinda soru sorma mekanizmasi gelismemistir. Kendi kendini elestiri ise söz konusu degildir. Eger kan davasi degilse, bir suçu uzun müddet kovalamalari söz konusu degildir.’ Bizim toplum unutuyor’ dememiz hiçbir olguyu rasyonel bir analize tabi tutmalarindan, yani özümseyecek kadar sahip çikmamalarindan kaynaklanir. Tanri’nin bu sevgili kullari akli kullanmaz, sadece bir yük gibi tasirlar. Soru sorma özürlüdürler. Süphe etme bir yöntem olarak düsünsel yasamlarina ulasamamistir. Süphe sadece birbirinden ‘ kuskulanma’ ya indirgenmistir. Bunda da haklidirlar.

 

Bu kadar az düsünen,bagnaz olmak zorundadir. Çünkü bagnazlik ve cehalet aklin elestirel melekelerini gelistirmez. Kirsal kültür temsilcileri uzun zaman boyutunda düsünmezler. Uzun zaman onlar için,sadece tutulmayan sözler,ödenmeyen borçlar baglaminda söz konusu olur. Tarimsal toplum kültürü, ya da bilim öncesi kültürü geriye birakmaz. Tarihle ilgili degildir.

Gelecegi de basit, pratik amaçlar için merak eder. Ne kendi toplumlarinin geçmisi, ne de baska toplumlarin ki onlari ilgilendirir. Dünyanin gelecegi de onlar için, bir sorun statüsüne erismemistir. Degisme, tarihi bir sorun olarak onlari ilgilendirmez.

 

Kirsal kültür tasiyicilarini bir  tarih perspektifi içinde degerlendirirsek

süreklilikleri sasirticidir. Bunlar Cumhuriyetin basinda okuma yazma bilmeyen, çogu topraksiz köylülerdi. Onlarin babalari da Osmanli döneminin ayni nitelikteki köylüleriydi. Baska bir deyisle bilgi ve teknoloji toplumuna dönüsemeyen Osmanli devleti battigi zaman bize cehaleti miras birakmistir. Cehalet bir mal degildir. Insanlarin kafasindadir.

 

200 yillik Osmanli aydinlanma savasinin tek ürünü Cumhuriyettir. Ilginç olan, bilim ve teknolojiye sahip olma çabasinin orduda yogunlasmis olmasidir. Dili uzunlar ‘ vay!‘ diyebilirler ama, yetismis üniversitemizin ortalama egitim düzeyinin hala Harbiyelerden daha düsük olmasi,yanit aranacak bir sorundur.

 

Genç Osmanli baskentinde bir kent kültürü vardi. Bunun temsilcileri ise ne yazik ki Müslüman Türkler degil, Hiristiyanlar ve yabancilardi. Biraz da monbey’ler  denilen toplumun üst siniflari. O temsilciler yok oldular. Simdilerde kentlilesmis insanlar, maglup bir ordunun artçi savasi veren birlikleri durumuna düsmüstür.

 

Türkiye’nin gelecegine iliskin bütün kararlari, agirlikli olarak kirsal kültür temsilcileri veriyor. Kent çogunlugu onlardadir. Kentlerde köylü gibi yasayanlar onlardir. Kentli sözleri kullanmaya savasarak irrasyonel kasaba söylemleri onlarin agizlarindan dökülüyor. Bu mekanizmanin kurbanlarinin çogu da yine onlardir. Kolay inandiklari için en kolay sömürülenler onlardir.

 

Ülkenin fakirlerinin çogunu da onlar temsil ediyor. Hani su bes kilo yag ve sekere bir oy verenler gibi. TIR altinda, demiryolunda , denizde sürat motoru altinda can verenlerin çogu da onlardan çikiyor. Fakat kör cehaletin verdigi cesaretle her riski göze aldiklarindan en zenginlerde onlardir.

 

Egitim bu büyük cehalet gurubunu kurtaracak tek çare gibi

gözüküyor. Ne var ki egitime iliskin kararlari alanlar da onlardir. Onlari da Cumhuriyet yetistirdi. Ortaokul seviyesinde üniversiteli,mastir ögrencisi seviyesinde profesörü de ayni Cumhuriyet yetistirdi. Onlar demokratik çogunluktur. Yirmi birinci yüzyilin esaret damgasini da bu topluma vuracak olan bu çogunluktur.

 

Ne var ki umutsuz bir duruma savas, gerçegi görerek olabilir. Yalan söyleyerek, ya da bu gerçekle ilgisiz aptal tartismalarla vakit geçirerek degil!

Peki bu ‘onarin’ disinda kalanlar kim? 70 milyonluk ülkede onlar da o kadar az degil. Firtinadan kaçip bir köseye siginmaya çalisiyorlar… Bazen mütebbessim yüzlerlere anlasilmaz seyler söylüyorlar, televizyon ekranlarinda.

 

 

 

 

Dogan KUBAN ’dan  Süleyman SAVAS’A

13/Agustos/2004

 

 

Uncategorized, MaviDalga'yi Buyutenlerle

NIZAMI’ nin NIZAMI DEKLARASYON’u

Nami diger, hic GALIP GELMEYEN TENISCI…

Nizami ONDALIKOGLU

HAVALARI IZLEME DAIRE BASKANLIGINDAN BILDIRILMISTIR:

(TENISCILERE ÖNEMLE DUYURULUR)

Bildiri No…………………………………..…:00000001

Tarih…………………………………………….:Bilatarih (ebediyen geçerli yani)

Muhataplar(tevellüte göre).…..:Ercan AKIN,Ara SIMSARYAN,Süleyman SAVAS,

Nizami ONDALIKOGLU,Onno AYVAZ.Ali LIMONCU,Vedat BASARAN

Daire Baskanligimizca son dönemlerde Tarabya tepelerinde yapilan rasatlarda, atmosferik gerginlikler ve basinç farkliliklarindan kaynaklanan duygusal ve sinirsel “hava” durumlari kaydedilmistir.

Bu hava durumlarinin,Homo Sapiens olarak tanimlanan canli türünü;özellikle tenis adi verilen bir oyunu oynarken;alinganlik,asabiyet ve hirçinlik gibi davranislara yönelttigi müsahade edilmektedir.

Puan hesabi yanilgilari,out-right anlasmazliklari,pozisyon tartismalari gibi yaygin aksiyonlarla ortaya çikan etkiler;raket atma,çantayi alip oyun alanini terk etme, siddetli geçimsizlige bagli tartisma anlaminda gelismelerle,en uç endikasyonlarina ulasmaktadir.

Tenis sporunun,Avrupa Kitasi’nin batisinda yer alan adalar üzerinde kurulmus Büyük Britanya ya da;kendilerine verdikleri adla United Kingdom Devleti sinirlari içerisinde kesfedildigi kabul edilmektedir.

Bu adalarda yasayan insanlar,dünyanin diger yerlerinde yasayan insanlarin davranislarina tam ters sekildeki davranislariyla ünlüdürler.

Dünyanin sicak yiyip içtigi seyleri bunlar soguk yiyip içerler.

Dünyadaki insanlar yollarin sagini kullandiklari için,bunlar soldan giderler.

Tüm dünya insanlari spor müsabakalarinda heyecanli tepkiler verirken,bunlar kendi icatlari olan bu tenis sporunu,çit çikarmadan ve tepkisiz izlerler.

Tenis bu Millet sayesinde,dünyada duygu belli etmenin ve tepki vermenin ayip kabul edildigi tek spor dali olarak kabul görmektedir.

Netice olarak atmosferdeki bazi basinç durumlarinin,Tarabya tepelerinde tenis oynayanlar üzerinde yarattigi eletromanyetizma sebebiyle ortaya çikan gerginlik ve buna bagli tavirlarin,burada tenis oynayan tenisçilerin içinden gelen etkilerle degil;tamamen dis sartlardan kaynaklandigi,Daire Baskanligimizca saptanmis olup;kamuoyuna endise edilecek bir durum olmadiginin açiklanmasi gerekli görülmüstür.

Ayrica;su siralar dünyadaki popülaritesini sarisin Rus kizlarinin endamlari ve irikiyim Amerikali zenci hanimlarin popolari sayesinde zirvede tutmaya çalisan tenis sporunun da,bu tür nahos durumlardan olumsuz etkilenecegi gözden irak tutulmamalidir.

Bu mevzudan olmak üzere,yukarida adi geçen kisilerin oynadigi saatlerde tenis oynayan cinsi latiflerin sayisindaki gözle görülür azalmaya dikkat çekmenin ve gelen cüzi sayidaki saygideger hanimefendinin de,elli-yüz yas gurubuna mensup sporcular olduklarini belirtmenin yararli olacagi düsünülmektedir.

Bütün bu açiklama ve degerlendirmeler isiginda,Daire Baskanligimiz asagidaki önerileri sunmaya ve uygulanmasinin da hasetsen takibine karar vermistir:

1-Cucumis sativus’lugun kesinlikle alemi olmadigi düsünülmektedir.

2-Alinmalar,asprin ve gripinle geçebilen soguk alginligi ile sinirlandirilmalidir.

3a-Ercan’in her topa Ecdadimiz Osmanli Topçulari gibi saldirma özgürlügüne;

b-Ara’nin oyunu kesip muhabbet etme ve sizlanma özgürlügüne;

c-Süleyman’in kisa top,tribun show ve diledigi kaynaktan su temini özgürlügüne;

d-Nizami’nin bazi sivilari aksamdan çok almis gelme ve kesik top özgürlügüne;

e-Onno’nun suratsiz dolasma ve raket firlatma özgürlügüne

müdahale edilmemelidir.

4-Vedat,Yavuz,Engin v.b. saha disi etkenlerin dolduruslarina gelinmemelidir.

5-Ara’nin yeme içme,Süleyman’in Internet’ten ucuz mal temini muhabbetleri nezaketle ve mimik yapilmadan dinlenmelidir.

Bütün bu hususlara riayet edildigi taktirde birlik ve beraberlik içerisinde keyifli ve basarili tenis icraatlari gerçeklestirilecegi açiktir.

Keyfiyetin ilgililere tebligini ve neticeden Daire Baskanligi’mizin haberdar edilmesini rica ederim.

Tosun

Daire Baskani