Ocak, 2005 ayi icin arsiv yazilari

Felsefe

FELSEFE SS – 39

Hosgeldin materyalizm! Dünyada isbasinda olan bir diyalektik süreç olmaliydi. Bu süreçte birbirine karsit iki etkinlik, sav ve karsisav, daha yüksek bir sentezde birlestirilip uyuma getirilmeli ya da en azindan uzlastirilmali idi… Idealizmi dogaya dogru çekistiren Schelling ve ardindan, “Mükemmellik, mükemmellik” diye tepinen Hegel’in felsefesi.

 

 Fichte’nin Felsefesini

artik biliyoruz. Biz su doga felsefesi ne menem bir seydir ona bakalim.

 

Fichte’de doganin belirli sinirlamalari vardir. Doganin mutlak ben’in bireysel bilinçteki bir ürünü oldugu ve yalnizca irade için bir engelleyici ya da harekete geçirici olarak hizmet ettigi anlamina gelen “doga ödevmizin gerecidir” görüsü Schelling’e doyurucu gelmemisti. “Önce dogayi anlamak lazim” diye düsündü. Bunu yapabilir miydik acaba? Dogayi bizimle akrabaligi oldugu için, sürekli devinen bir anlama gücünün anlatimi oldugu için, dogada akil, yasam ve amaç bulundugu için kisacasi bizimle özdes oldugu için, evet, anlayabilirdik. Dogayi bizden ayiran sey bilinç eksikligidir. Bizimle birlestiren, yani özbilinçsiz doga ile özbilinçli anliga ortak olan, sey ise etkinliktir, kendini belirleyen amaçtir, mutlak irade ya da bendir, herseyin onun içinde bulundugu ve ondan ilerledigi ve herseyi kavrayip sarmaladigi dünya ruhudur. Yani doga da bizim gibi kendi hedefleri dogrultusunda ayni gizemlilikte ve ayni canlilikta yasayip gitmektedir.

 

Schelling’in doganin görülür ruh, ruhun da görülmez doga oldugu yolundaki bu düsüncesi romantik düs gücünü dürtüleyiverdi tabii ki. Derhal dünyayi yasayan ve anlama gücü olan bir olgu olarak düsünen ve ona bir tür sevecenlik ile yaklasan sairler sardi piyasayi.

 

Schelling bu sairlerden tabii ki çok daha akilli bir insandi. O doganin fenomenlerinin aklin izlerini bilinçsizce izledigi yargisina vardi. Doga en yüksek hedefine, özbilince insanda erisir, doga ve anligin kökensel özdesligi de burada ortaya çikar diyerek insani doganin içerisine usturuplu bir sekilde soktu. Islamin “Insan en serefli yaratiktir” cümlesi ile özetledigi biraz mistik, biraz bencil, biraz romantik ancak sinirsizca dogru yaklasimi ile doganin en tepesindeki yeri de insana ayirdi.

 

Bu noktadan sonra artik sadece sözcüklerin dünyasinda dans etmek mantikli olmazdi. Maddeye de ruha verilen önem verilmeli idi. Mantiksal adimlar metafizige hapsedilmis felsefinin kendime sinirsiz açikliklar bulacagim derken arkasini kilitledigini ve çiktigi yumurtanin kabugunu begenmedigini göstermeye baslamisti. Dünyada isbasinda olan bir diyalektik süreç olmaliydi. Bu süreçte birbirine karsit iki etkinlik, yani sav ve karsisav, daha yüksek bir sentezde birlestirilip uyuma getirilmeli ya da en azindan uzlastirilmali idi. Yoksa kaos olurdu ama hiç öyle bir sey yoktu dünyamizda. Schelling buna üçlülük yasasi der; etkinin ardindan tepki gelir; karsitliktan ise bir uyum ürer. Bu uyumla olusan sentez de bir gün tekrar ayrisir ve zitliklar haline gelir. Yani sonsuz bir devinim vardir.

 

Materyalizm hosgeldi.

 

Zaten Schelling bu düsünceyi doganin ayrintilarina da uygulamaya baslar hemencecik. Siir ile bilim birbirlerinin içine geçer ve bu üçlülük yasasi derhal itme, yerçekimi, manyetizma, elektrik, kimyasal olaylar kadar duyarlik, üreme, tiksinti gibi yari somut ya da soyut kavramlara da uygulanir.

 

Felsefi gelisiminin son evresinde Schelling dinsel bir gizemcilige ulasir. Dünyayi Tanridan bir düsüs olarak tasarlar. Insana düsen kendine taninan süre içerisinde ruhunu bencillikten siyirarak tanriya geri dönüsü becermesidir. Bunu gizemli bir sezgide gerçeklestirmek mümkündür.

 

Hiristiyanligin Nirvanasi yani.

 

Schelling son dönemine ‘’olumlu felsefem'’ der. Bu evrede artik ilgi alani tamamen tanrisal bildiris ve mitoloji felsefesi ya da teosofidir. Vardigi son noktada artik Tanrinin hakimiyeti geregi olgunluk ve mükemmellik ile karsilasmayi bekledigi açiktir. Artik Schelling’in felsefesi evrenin yasayan, evrimlenen bir sistem olarak, her parçanin kendi yerinin oldugu ve bu parçalarin da bütünün hizmetinde bulundugu bir mekanizma olarak tasarlandigi bir kamutanricilik (panteizm - vahdet-i vücudiye yani Tanri benim (En el hak) biçimidir.

  Image001
Friedrich Wilhelm Joseph
von Schelling (1781-1858)

 

Schelling’i Hegel ile karistirmamak lazim. Panteizm iki yönlü gelisme gösterir. Naturalist Panteizm (dogalci kamutanricilik) ve Materyalist Panteizm (maddeci kamutanricilik)

Schelling’in çiktigi yönde ayrimcilik minimuma iner. Örnegin artik özne ve nesne, biçim ve madde, ideal ve gerçek birdirler, birliktedirler ve ayrilmazdirlar. Bir çoktur ve de çok birdir.

Bunlar bana iki ayri seyin yani iki karsit seyin son derece masumane bir araya geldigini söylüyor. Yani materyalizm ile romantizm birbirlerini bu durumda reddetmemelidirler.

 

Her iki Kant ardili filozofumuz, yani Fichte ve Schelling, romantik egilimlerine karsin mantiksal yöntemi kullanarak deneyim dünyasini ve bunlarin olmazsa olmazlarini açiklamaya çalistilar. Ikisi de dinamik realite görüsünü kabul ettiler ve ikisi içinde ideal ilke etkin ve canli bir süreç oldu.

 

Ve Hegel bayragi devralir…

 

Schelling idealizmi dogaya dogru çekistirmis, doga ve anligi mutlak bir ilkenin evriminde bireysel ve toplumsal yasamda, tarih, bilim ve sanatta kendilerini anlatan evreler olarak tasarlamistir. Elestirel bilgi kuraminin sonuçlarini biyolojiye uygulamis sonunda da zorunlu düsünce biçimlerini zorunlu varlik biçimleri ile özdeslestirmisdir.

 

Iste George Wilhelm Hegel bu noktadan sonra bayragi eline alir ve felsefik yapiyi bu iki filozofun görüsleri üzerinde gelistirmeye baslar. Mantiksal bir yöntem kullanacagi konusunda Fichte ile görüs birligindedir, sonra bu mantigi biyoloji ya da metafizik ile özdeslestirmede de Schelling ile anlasir. Ayrica realiteyi canli gelisen bir süreç olarak tasarlamada ikisiyle de anlasir. Ancak burada Hegel ilk yumrugu vurur. Tamam akil ve tüm varlik özdestir ancak doga akla altgüdümlüdür. Buna da su açinimi getirir;

 

Realist olan akilcidir, akilci olan da realist.

 

Öyleyse tarihte oldugu gibi dogada da bir mantik vardir ve evren aslinda bir mantiksal sistemdir. Tüm devinim ve eylem yani tüm yasam bilinçsiz bir düsünmeden baska bir sey degildir. Bütün bu sürecin anlami en yüksek gelisiminde yatar. Yani mükemmellige erismekte. Bu da gerçeklik ve iyiligin olusmasidir.

 

Mükemmellik, mükemmellik diye tepinen bu büyük filozofun koleradan ölmesi ne çeliskidir degil mi?

 

Peki bu ideale giden yol ne olarak adlandirilacak? Tabii ki evrim. Dünya statik degildir, devinir, dinamiktir; böylece düsüncedir, akildir; gerçek kavram etkin, devinen bir süreç, bir evrim sürecidir. Evrim sürecindeki yüksek evre asagi olanin realize olmasidir, aslinda asagi olanin olmayi amaçladigi seydir; bu anlamda, asagi olanin gerçekligidir, asagi olanin amacidir, asagi olanin anlamidir. Asagi biçimde gizli olan yüksek olanda belirli hale gelir ya da açik kilinir. Süreçteki her evre kendinden önceki tüm evreleri de kapsar ve bundan sonra olacaklari da gösterir; her evrede dünya hem bir ürün hem de bir kehanettir.

 

Su yukaridaki paragrafta herkes kendine ait olani bulacaktir. Bulamayanin da zaten bulmak hedefidir. O da bunu anlayacak hale gelmeyi hedefleyecektir.

 

Anlayamayanlar üzülmesin zira asagi biçim yüksek olanda olumsuzlanir, yok olur. Yani ileride geçmisteki anlamsizlik ortadan kalktigi gibi gizlenecek ve insan asagi biçimini unutacaktir. Biz buna kisaca diyalektik süreç diyoruz.

 

Hegel diyor ki; “Tohum kendisinde baska birsey amaçlar, tohum olmak tohumun kendi gerçekligi degildir, bir baskasi olmak, bir baska sey olmak dürtüsü onun yasam sürecinin tek hedefidir.”
Yani kendisi ile çelisir ve kendini asma dürtüsünü tasir.

 

Birey farkli midir? Dünü bugün ile ayni olan kayipta degil midir? Diyalektik materyalizm benden disari midir ki ben çeliskiyi maddi açidan düsünmeyeyim?

 

Çeliski olmasaydi hersey ölü, hersey dislanmis olurdu ancak çeliski de tüm öykü degildir. Iste bu nokta sabah diyalektik materyalizm ile kalkip aksam diyalektik materyalizm ile yatanlarin çeliskisidir. Bazi ideolojik kitaplar kutsal kitaplar ile yarisma gafletine düsmüslerdir. Çeliskinin babaannesi de zaten burada yakayi eleverir. Sirtini metafizige yaslayan kitabi “replace” eden sirtini materyalizme dayayan kitap olmustur. Olmustur da sanki basi göge mi ermistir? Dünya durdukça silüeti basimizin üstünde durasi Marx hazretleri emege kutsallik kazandirdigi ideolojisi ile en çok emegi ezmis, emege hakaret etmis, emegi horlamis insanin insan olma vasiflarini piç etmis, ideolojisini din aymazliginin kötü bir kopyasi haline getirip koskoca bir dönem insanligini laboratuarlarinda kobay olarak kullanmistir.

 

Günümüzde halen insana yapilan zulümü az bulan ve biraz daha deney yapmadan bu projeden vazgeçilmemesi gerektigini söyleyen saskinlar elbet çikacaktir.

 

Image002
Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831)

Ne yazik ki Hegel bu ideolojinin kapisini açanlardan bir tanesidir. Gerçi o rüyasinda bile görmemistir düsündüklerinin bir gün dünyanin basina çorap olacagini, ancak örümcek aglarini örmektedir.

 

Her neyse; evrimde önemli olan sadece baslangiçta neyin varoldugu degildir. Sonda neyin oldugu ya da tahmin edilebilecek son da önemlidir. Gerçeklik bütünde yatar. Evrim baslangiçtan bitise bir bütünlük tasir. Sey amacinda degil, ama yerine getirilisinde tüketilir. Iste bu son cümleyi alin ve diyalektik materyalizmin kiskirttigi ve olusturdugu ideolojiyi Hegel’in bu son cümlesinde otopsileyin.

Sonunda Hoca’nin dedigine geleceksiniz;

 

“Ben yaptim ama ben de begenmedim.”

 

Bu yazi dizinin baslarinda bir yerde demistim galiba. Bir felsefe sistemi yikilir ve o yikintilarin üzerine bir baska felsefe sistemi insa edilir. Insaat sirasinda da eski sistemin yapi taslarindan ekonomi geregi elbet yararlanilir. Sey amacinda degil, ama yerine getirilisinde tükeniyor ise felsefe de elbette sonuçlar ile ilgilenir. Bir sonuç bir baska sonuçtan nasil dogar, hatta bir sonuç bir baskasinindan nasil zorunlu dogar bunlar felsefede gösterilmediyse o felsefe sade suya tirit çorbadan ileri gidemez. Düsünürün buradaki görevi bu sebep–sonuç ve hatta sonuç–sonuç iliskisindeki bilinçsizce islemenin farkina varmak ve kavramlarin diyalektik evrimini dünyanin nesnel evrimi ile çakistirmaktir.

 

Bu ikisi bir kere çakisti mi gelsin diyalektik materyalizm, gitsin diyalektik materyalizm.

 

Tüm felsefe sistemleri iflas edecek ve insan düsüncesi sebeb–sonuç iliskisinde emek–kapital çeliskisinin belirledigi dar bantta seyretmeye baslayacaktir. Bundan öte felsefe lümpen olmak ile cezalandirilmak üzeredir.

 

Sonraki: Hegel’e devam…

Felsefe

TEVFIK FIKRET

 

TEVFIK FIKRETI  yeterince taniyormuyuz…

 

 

 

 

Serol Teber ve Şenol Ayla, Açık Radyo’da yayınlanan, “Didik Didik Freud” adlı programın içine Tevfik Fikret’i de dahil etmiş, şiirleri ve yaşamı hakkında uzun uzun konuşmuşlardı. Şairin doğum yıldönümü vesilesiyle bir bölümünü yayınlıyoruz.

 

 

Serol Teber: Tevfik Fikret’e Milli Eğitim Bakanlığı önerilmiştir ve Fikret kabul etmemiştir, bunu en azından bir rivayet olarak biliyoruz. Daha sonra Galatasaray Lisesi’nde müdürlük boşalınca, Salih Nigar ve bir grup arkadaşı Milli Eğitim Bakanlığı’na gelir ve Fikret’i Galatasaray Lisesi müdürlüğüne önerirler. Bakan der ki; “Bakanlığı kabul etmeyen bir insan bir okula nasıl müdür olabilir? Ben bunu teklif edemem. Siz söyler misiniz?” Arkadaşları teklif ederler ve kabul eder. Söylediklerine göre bu teklifi sevinerek kabul eder.

 

Bu dönem, Galatasaray Lisesi için efsaneleşmiş bir dönemdir; ilk defa tiyatro kurulur, ilk defa öğrencilerden tartışmalı toplantılar yapması istenir. Ama gelin görün ki, sağcıların - Fikret’e karşı tavırları hızla tırmanmaya başlar. Örneğin, okulda tam da tiyatro salonunun altına gelen bir mescit vardır, “mescitte bundan böyle namaz kılmak caiz değlidir, yukarıda tiyatro oynanırken aşağıda namaz kılınmaz!” derler; rivayetlerden biri budur. Fikret köpürür ve istifa etmeye kalkar, sakinleştirirler, devam etmesini isterler. O zamanın en namuslu insanlarından olan Abdurrahman Şeref Bey Milli Eğitim Bakanıdır, “burada ben varım, seni her zaman koruruz, her zaman yanınızdayız, onlara ses çıkarttırmayız” diye Fikret’i yerinde tutar. İzleyen günlerde çok önemli 31 Mart Vakası olur. Bu vaka kanlı bir harekettir. 31 Mart Vakasını başlatan gericiler, “asıl kafirin, kafası kesilecek gavurun” Galatasaray’da olduğunu ve oraya doğru yürünmesi gerektiğini söylerler.

 

Şenol Ayla: Doğrudan hedef gösterirler.

 

ST: Evet. Bunu duyan İttihat ve Terakki yöneticileri Fikret’e haber gönderirler, “Çabuk okulu terk et, bir yerlere kaybol” derler. Kendileri de uzaklara, Sapanca’ya doğru bir yerlere kaçmışlardır. Fikret şiddetli bir öfke içinde, “Ne kaçması? Ben okulun önüne çıkacağım, ölümü çiğnemeden buradan içeriye kimse giremez” diyerek dışarı çıkar. O gün bu grup Galatasaray’a gelmez, başka yerlere sapar, ama izleyen günlerde Fikret’in aleyhine işleyen tavır sürer. Eğitim kurumlarından öğretmenlerden para kesilmesi söz konusu olur vs. Kendisine karşı yapılan muhalefete dayanamayan Fikret sonunda istifa eder ve yerine Salih Zeki atanır. Salih Zeki, Halide Edip Adıvar’ın kocasıdır, matematikçidir ve Talat Paşa da bu atamayı onaylar, Fikret’e büyük saygısı olmasına karşın.

 

Fakat gelin görün ki; İstanbul’da o zamana kadar görülmemiş büyük protestolar olur, öğrencilerin velileri çocuklarının okula gitmesini önlerler. Okul günlerce boş kalır, sokaklarda yürüyüşler olur. Bunlara Saray’da Abdülmecit Efendi ve benzeri kişiler de katılır. Saray’dan da Fikret’in hayranları vardır, prenslerden, sultanlardan ya da şehzadelerden. Büyük bir hükümet krizine doğru gidiş vardır ve Talat Paşa araya girerek bunu bizzat önlemek zorunda kalır.

 

Fikret artık son kez Aşiyan’a kapanır ve toplumsal sorunlarla bir daha hiçbir şekilde ilgilenmez, hiçbir görev almaz ve burada artık sisin devamı niteliğindeki destansı büyük şiirlerini yazma dönemi başlar. Bunların başında hemen İttihat ve Terakki’yi de eleştiren Doksan Beş’e Doğru şiiri vardır ki; Fikret sadece Abdülhamit’i değil, sadece padişahı değil, artık İttihat ve Terakki Partisi’ni de eleştirmeye başlar, hem de çok acı, çok sert sözlerle. Neredeyse, bugün bile tekrar etmek cesaret ister. Doksan Beş’e Doğru şiiri hakikaten bomba gibidir. Asım Bezirci’nin bugünün Türkçe’sine uyarlaması ile kısa bir bölümü:

 

Bir uğursuz dönem yine çiğnendi antlar

Çiğnendi yazık ulusun yüksek umudu

Yasa diye topraklara süründü alınlar

Yasa diye, yasa diye yasa tepelendi

Boşuna çığlıklar, yine boşuna inilti.

 

Ardından gelen şiirinde “Yağma sofrası” diyerek iyiden iyiye saldırıya geçmiştir, ünlü şiiri hepimizin kulaklarında vardır

 

Yiyin efendiler, yiyin,

Bu iç açıcı sofra sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya,

çatlayınca, patlayıncaya kadar yiyin.

 

Düşünün bu şiiri bugün yüksek sesle bir yerde söylemek bile herhaled biraz yürek ister.

 

ŞA: Bu şiirin zamanı da hiç geçmemiş değil mi?

 

ST: Evet, çok güncel. Hele son bir kaç dönem politikacıları gözönüne alırsak ne kadar güncel olduğunu görüyoruz.

 

ŞA: Bundan sonra da yine önemli bir şiiri var; Eski Tarih.

 

ST: Bu dönem destansı hesaplaşmalar dönemidir Tevfik Fikret’in. Eski Tarih ya da çok kullanılan ya da asıl ismi ile Tarih-i Kadim, Fikret’in Sis şiirinde olduğu gibi, sadece İstanbul’la değil tüm İslam dünyası ile, tanrı ile, devletle, kahramanlıklarla radikal hesaplaşmalarını kapsar, olağanüstü bir şiirdir.

 

Başlangıcı da ilginçtir; bir kurban bayramı arifesinde eşi ile birlikte Boğaz’da sandalla gezerlerken, yanlarından geçen başka bir sandalda bir koç görür, daha doğrusu iki tane koç süslenmiştir ve kesilmek üzere götürülmektedir. Fikret onları görür ve hemen şu dizeler dökülür:

 

Din şehit ister, gökyüzü kurban

Her zaman, her tarafta kan, kan, kan.

 

Ve o gece gider evine, şiirini sabaha kadar oturup yazar. Fikret burada doğrudan din kitaplarını odaklar.

 

Yırtılır ey köhne kitap yarın

Düşünceye mezar olan sayfaların

Fakat bunu kimden bekleyelim?

Bu büyük yaratma devrimini kim, hangi güç gönülden üstlenecek?

Kuşku, işte suçum ne çıkar?

Kuşku bir ışığa doğru koşmaktır,

Hakkı aydınlatmak, akıl için bir haktır

Yalana yalnız iki yüzlü ahmaklar ağlar.

 

diye devam eder şiir.

 

ŞA: Bugün bile çok ileri düzeydedir. Bir karşı  duruş içeriyor değil mi?

 

ST: Öyle. Zaten bunu okur okumaz, Mehmet Akif’in neredeyse kalbi duracak gibi olduğunu, yine Mehmet Akif’in arkadaşlarını söyler. Devamlı olarak şöyle tekrarlıyormuş “bu adam babama sövseydi sesimi çıkarmazdım, ama dinime, peygamberime sövüyor” ki doğrudan bir sövme yoktur bu şiirde, kategorik olarak bir eleştiri vardır. Ama Mehmet Akif, uzun süren bir hazım devresinden sonra hiç de bir şaire yakışmayan, -ki Mehmet Akif’i çok ciddi bir şair olarak anmak ne kadar mümkündür, onu da bilemiyorum, yazdıkları daha çok manzume niteliğinde yazılardır-, şöyle bir şey yazar; burada Fikret’in Robert Kolej’deki öğretmenliğine atıfta bulunmaktadır sözde, “Şimdi Allah’a söver, sonra biraz bol para ver, hiç utanmadan Protestanlara zangoçluk eder” diye başlayan bir şiirdir. Bu şiirin kendisi güzel olmasa da, Fikret’e, Tarih-i Kadim şiirine ek bir şiir yazma olanağı sağlaması bakımından önemlidir. Fikret bunun ardından Tarih-i Kadim’e ek bir şiir yazar. O şiirde, artık söyleyebileceği herşeyi söylemeye çalışır.

 

 

14 Kasım 1914’de Tarih-i Kadim’e Zeyl (Eski Tarihe Ek) diye bir şiir yazar. Çok provakatif bir şiirdir ve çok etkide bulunmuştur.

 

Molla Sırat Hazretleri ebedi saygılarımı sunarım

Şimdi duraksamadan diyorum ki

 

diye başlar Fikret, “sizin yaptığınız hataları ben de yaptım; oruç tuttum, namaz kıldım, Kuran okudum çocukluğumda” diye, bunları şiir halinde yazar.

 

Gün geldi ki artık

Ben gerek duymadan yaşarım peygambere,

Beni tanrıya götürür bir örümcek bile.

Doğa sahnesinin kitabıdır kitabım,

İyiliğin kötülüğün de kaynağı benim.

Varırım böylece mezarın kapısına dek,

Dirilişe de, öte dünyaya gerek görmem pek.

Taşırım coşup taşan yüreğimde,

İnsanın sevgisini de üzüntülerini de,

Hak dini bence yaşama dinidir bugün.

Ey Molla Sırat sen buna ne dersin?

 

diye devam eder.

 

ŞA: Bu daha cesur bir şiir olmuş.

 

ST: Fikret’in, kahramanlara bir karşı çıkışı vardır, her türlü kahramanlığa karşı çıkar ve her türlü kahramanın geçtiği yerden, ancak kan ve yıkım artakalacağını söyler. Kahramanlara ve bayraklara karşıdır hep. Bu yüzden, Fikret’e sadece sağcılar değil, bazı sözde solcular da karşı çıkmıştır. Fikret’in ölümünden sonra bile çok fazla protesto olmuştur. Öldükten kısa bir süre sonra çok büyük eleştiriler olmuştur. Tekrar etmek isterim, eğer Mustafa Kemal özellikle cumhurbaşkanı olduktan sonra, Tevfik Fikret’e sahip çıkmasaydı, çok sevmeseydi ve hemen hemen her gece, her oturduğu masada Tevfik Fikret’i anıp, hem ondan şiirler okuyup hem de başkalarına Fikret’ten şiirler okutmasaydı, sanıyorum Tevfik Fikret’i okul kitaplarında görme fırsatı bulamazdık. Çünkü Mustafa Kemal’in yakınları bile Fikret’e çok karşıydılar. Başta Hamdullah Suphi çok karşıydı. İstiklal Marşı şiirini de Mehmet Akif’e yazdırtıp, Mustafa Kemal’e kabul ettirten biraz Hamdullah Suphi’nin manipülasyonudur, yoksa böyle bir karışıklık ortamında dingin düşünme olanağını bulsaydı Mustafa Kemal bu şiiri kabul etmezdi gibi geliyor bana. Çünkü Mehmet Akif’i, kişiliğini hiç sevmediğini biliyoruz şiir güzel olmasına rağmen.

 

ŞA: Nurullah Ataç da Tevfik Fikret’i savunanlardan biriydi.

 

ST: Ataç dürüstçe savunuyor, her zamanki dürüstlüğü ile ve ateizmini öne çıkararak savunuyor, “Niye korkarak konuşuyoruz, Tevfik Fikret herşeyden önce ateist bir şairdir, ateist bir insandır, ben onu çok yönlü severim, ateist oluşunu ve bunu açıkça söyleyişini özellikle severim” der.

 

Burada bir noktayı hatırlatmak istiyorum; Atilla İlhan, Milliyet gazetesinde yaptığı bir söyleşide, komprador bir ilerici olduğu için, kozmopolit bir ilerici olduğu için, ya da sözde ilerici olduğu için Fikret’i sevmediğini söyler söyler. Oysa ben burada, Herkül Millas’ın yaptığı bir çalışmanın ışığında, 1974’te Atilla İlhan’ın yazdığı Sırtlan Payı romanından bir pasajı, kısacık bir bölümü anımsatmak istiyorum. Böyle bir bölümü yazan bir şairin Fikret’e bakışı önemli ölçüde aydınlatıcı olacaktır. Bölüm şöyle:

“Binbaşı Ferit, Koliyopi’nin yüklü memelerinin ılıklığını dudaklarında duyduğu sıra, tuhaf bir şey oldu. Çöl sabahının büyülü sıcağında, mitralyöz ağızları eflatun çalan bir yalazla ağulu zambaklar açılı açılıverdiler. Biri sağında, biri solundaydı. Daha sonra Kalyopi iki eliyle sımsıkı kavrayıp göğsünün birini kaldırdı, ağız hizasına getirince yırtıcı bir oburlukla dişlerini geçirdi Binbaşı Ferit. Binbaşı Ferit Osmanlı yatağı gibi geniş ağızlı bir tür kılıçtır, yalın ve seri kadının içine girdi. Garip şey, altında o an boylu boyunca uzanmış yatanın Yunanistan olduğunu sandı.”

 

Artık bu paragrafın yoruma ihtiyacı yok. Ben böyle bir bölümün Nazi Almanyası döneminde bile yazıldığını sanmıyorum. Böyle bir mantıktaki bir yazarın, Fikret’i sevmemesini de ben anlayışla karşılıyorum.

 

ŞA: Tevfik Fikret’in bütün hayatı fırtınalarla geçmiş. Sonuna bir nokta koymadan önce kısaca özel hayatını sormak isterim. Biz Didik Didik Freud’da hep özel hayatı, kişisel duyguları çok konuştuk. Bu kez doğal olarak çok fazla Osmanlı toplumu ile, o günkü politika ile iç içe girdi Tevfik Fikret, yalnız  Mihrimüşfik Hanım’dan bahsettik şimdiye kadar, son günlerinde yakın olduğu için çok mutlu olduğu bir kadın. Onun dışında bir eşi olduğunu biliyoruz ve ömür boyu tek eşi oldu, çok genç evlenmişti.

 

ST: Tevfik Fikret’in evlenmesi de açıklanmaya değer bir konu, çünkü 14 yaşında Nazime Hanım’la evleniyor. Oldukça akıllı bir kadın, küçük yaşta olmasına rağmen.

 

ŞA: Dayısının kızı, çok yakın akrabası.

 

ST: Aile içi evlilik. Kapalı bir aile havası var, konuşulmayan bir aile., Devşirme yoluyla Sakız Adası’ndan getirilmiş ana babanın getirdiği bir kapalılık var aile içinde, bir tür gizem, ağır bir travma var, açılmıyor. “Fikret dışarıdan bir başka kadınla evlenme cesareti gösteremiyor” diyor Rıza Tevfik. Aile içinde hemen küçük bir nikâh yapılarak, evlenme oluyor.

 

Fikret 20 yaşında. Onun dışında bilinen bir ilişkisi yok Fikret’in ve bu konuyu konuşturmuyor bile. Yalnızca Birinci Tesadüf, İkinci Tesadüf… bu şekilde dört şiiri var. Çok soyut, biriyle karşılaşmış ama kimdir o? Bir ihtimal eve Haluk’a gelen bir mürebbiyedir, Nihat Sami Banarlı kaynak göstermeden böyle bir öneri yapıyor. Kısa bir süre evde çalışan bir mürebbiye ile Fikret bir duygusal yakınlık içinde olmuş. Ya da Karlman Pasajı’nda çalışan bir tezgâhtarla… Böyle iki söylenti vardır, o kadınlara isim vermeden aşk şiirleri yazmıştır. Ama herşeye rağmen onun yaşamında yine de en büyük aşk, büyük olasılıkla Mihrimüşfik Hanım’dır.

 

ŞA: İlk aşkı da, çok küçük yaşlarda evlerine sık sık gelen Paşacılar Kahyası’nın kızı Naciye Hanım, ama o da sessiz kalıyor ve yok olup gidiyor, zaten o zamanlar daha çocuklar.

 

ST: Evet, çok küçükler ama çok büyük bir aşk yaşadığı tahmin ediliyor.

 

ŞA: Burada Freud’a bir benzerliği dikkatimizi çekiyor, özellikle çalışma dönemlerinde yoğun zihin uğraşıları içindeyken cinsel hayatını sıfırlıyor Tevfik Fikret Freud gibi.

 

ST: Bunları kendi şiirlerinde de anlatıyor, tıpkı Freud’un mektuplarında anlatması gibi. “Ben en acılı günlerimde en üretken, en verimli saatlerimi yaşarım” diyor. Orada cinsel yaşamı, hem de dış dünya ile olan ilişkileri sıfırlanıyor ve melankolik bir çöküş, düşüş yaşıyor. O durumu aşıp da neşelendiği zaman neredeyse üzülüyor ve “keşke tekrar o duruma gelsem de yeniden şiirler yazabilsem” diyor.

 

ŞA: Biraz da kendisi yaratıyor değil mi?

 

ST: Evet. Neredeyse çağrı çıkarıyor melankolisine.

 

ŞA: Biz de zaten bu sebeple Freud programının içine almıştık; melankolik dünyasının benzerliği, yalnızlığı, üreticiliği, bütün bunlar çok örtüştüğü için Freud programının içinde Tevfik Fikret’i andık.

 

Aslında Tevfik Fikret çok tatlı çok renkli bir konu aslında. Karamsarlığı da hepimizin içinde bir şekilde bir parça yaşattığımız bir şey.

 

 

(Programcımız, araştırmacı ve yazar Serol Teber 10 Kasım 2004 tarihinde vefat etmiştir. Bu program  vefatından önce kaydedilmiş, 23 Aralık 2004 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

« Prev -