Şubat, 2005 ayi icin arsiv yazilari

Uncategorized

FELSEFE SS 41

 

 

Oyun hep sonunda kaybetmeye yöneliktir. Bu nedenle kaybedeceğini dürtüsel ve/veya bilinçsel olarak bilen her canlı ya da cansız yerini bırakacağı, devamında kendini bulabileceği bir şeyler bırakmak ister arkasında. İstencini bu sefer kendinde değilse bile bir başkasında bedenselleştirmek peşine düşer… Ucundan Schopenhauer.

 

 

Ucundan kıyısından Schopenhauer.

 

Az dokunacağım bu adama. Fichte, Schelling ve Hegel üçlüsünü ilginç tanımlıyor bu adam;

 

Felsefenin çenesi düşükleri….

 

Haksız da sayılmaz vallahi de keşke her çenesi düşük bunlar gibi olsa.

 

Schopenhauer’i kısaca tek ama uzun cümlede anlatmak mümkün. Ancak anlamak mümkün mü, orasına karışmam. Alın size Schopenhauer’i anlatan cümle;

 

Schopenhauer, Kant’ın Duru Aklın Eleştirisi’nde yer alan, düşünceyi deneyim dünyasının insan idrakının doğası tarafından şartlandırılmış bir fenomenler dünyası olduğu iddiasını, kabul eder. Evet, idrakın algılama biçimleri (uzay ve zaman) ve bilme kategorileri vardır. Kant bu fenomenleri, bildiğimiz anlamda dünyanın akıldan farklı olarak ne olduğunu ise bilemediğimizi ve hiçbir zaman da bilemeyeceğimizi bildiriyordu. O, yani dünya, büyük bir bilinemeyendir, noumenon’dur ki algılanabilen dünya onun fenomenidir ancak. Varolduğundan başka birşey bilemeyiz. İdrakın biçimleri, yani uzay, zaman, nedensellik ve de geri kalanlar ona uygulanamazlar. İşte bu noktada Schopenhauer koca usta Kant’tan ayrılır.

 

‘’Eğer ben yalnızca anlayabilen bir varlık olsaydım, dışa dönük bir özne olsaydım, uzay ve zamanda ve nedensel ilişki içinde düzenlenmiş fenomenlerden başka bir şey anlayamacak olduğum doğrudur. Ancak, kendi iç bilincimde doğru, temel ve reel kendim ile öylesine yüzyüze gelirim ki, tüm kendine özgü şeylerin de farkına varırım. İşte bu kendine özgü -aslında buna kendinde şey diyor felsefeciler- şeyler uzayda, zamanda ve nedensellik ilişkisi içinde tanımlanamayacak şeylerdir ancak, bunları dürtü, içgüdü, çaba, istek ve özlem olarak anlatabiliriz. Kendim de dünyadan ayrı bir şey değilim. Kendimi de iki yolda bilirim; istenç olarak ve vücut olarak. İstenç yani irade benim maddesel olarak algılanan vücudumdan çok daha fazla beni ifade eder. Yani aslında ben irademim ve vücudum da irademin dili yani anlatımı.

 

‘’İstenç benim olgusal kendimdir, beden istencin anlatımıdır.'’

Kitaplar bu tümceyi, bu düşünce metafiziğin tüm sorusunun çözümüne anahtardır, diye niteliyor. Schopenhauer’e göre dünya istenç ve tasarımdır; anlama göre tasarım ama olgusallıkta istenç.

İçime baktığımda irade ile yüzyüze gelirim; dışıma baktığımda ise bu irademi beden olarak algılarım. İradem kendimi beden olarak nesnelleştirir, canlı ve organik hale gelirim.

Basit bir örnek mi istiyorsunuz. Alın size örnek:

Mastürbasyon.

 
Arthur Schopenhauer
(1788-1860)

İradi isteği atın dışarı ve sadece bedensel kalın, bakalım ne olacak? İradeniz sizi bundan daha muhteşem bedenselleştirebilir mi?

Sadece kendinize ait bir kombinasyon da sanmayın bunu. Ağaç göğü hedefler. Becerebilse sonunda yanıp kavrulacağı güneşe kavuşmaya çalışmaktadır. İsteği budur ve bedenini isteğine ulaşabilmek için uzatır da uzatır. Ya taş? Formuna uyabileceği yere kadar fırsatını buldukça yuvarlanacak ve sonra kendini dış etkenlere açarak en ufak formuna erişebilmek için aşınmayacak mıdır? Tırnağımızın uzaması içimizdeki parçalama isteğinin bedenselleşmesi değildir de nedir?

Burada mekanizmayı ayarlayan insanda ve yüksek hayvanlarda bilinç haline dönüşen dürtülerdir. İşte o bilinç bize tırnaklarımızı kestirirken kaplana tırnaklarını ağaçta biletir. Oyun işte bu dürtüler ile bilinç arasında oynanmaktadır. Çocukken bilinç dürtüye yenik düşer, sonra büyür ve dürtülerinizi kontrol edersiniz; bitkide bilinç hiç yoktur sadece dürtü vardır ve sonunda taş bile dürtüsünü mineral hale gelince yitirir.

Oyun hep sonunda kaybetmeye yöneliktir. Bu nedenle kaybedeceğini dürtüsel ve/veya bilinçsel olarak bilen her canlı ya da cansız yerini bırakacağı, devamında kendini bulabileceği bir şeyler bırakmak ister arkasında. Yani istencini bu sefer kendinde değilse bile bir başkasında bedenselleştirmek peşine düşer. Derdi gücü varolmak olan bir kör istençten bahsetmekteyiz. Üstelik de son derece tutucu bir istençtir bu. Örneğin türler değişmez. Türün üyesi bireyler değişir sadece. Bireyler gelir gider ama istenç ölümsüzdür. Bu anlamda incelediğiniz zaman, örneğin intihar istencin partiküler bir anlatımının yokolması demektir, istencin kendisinin değil.

İşte bu varolma istenci aynı zamanda dünyadaki tüm savaşların, kötülüğün ve üzüntünün de nedenidir. Çünkü bencildir. Yaşam doyurulmadıkça yaşayana, doyuruldukça ise yaşayanın dışındaki diğer yaşayanlara acı veren ve böyle ad nauseam - sürgit süren kör istekten oluşur.

Peki ne yaparız bununla savaşmak için? Tıpkı sabun köpüklerine yaptığımız gibi yaparız. Sonunda patlayacaklarını bilmemize rağmen ne kadar büyüğünü ne kadar uzun ömürlüsünü yaparsak o kadar büyük bir sevinç kaplar içimizi.

Burada bir dakika durup şu yüce Anaksimandros’u ve inanılmaz tümcesini bir hatırlayalım:

Doğunca yaşamak istiyorlar ve ölüm kaderleri olmasını ve arkada çocuklar bırakıyorlar
ölüm kaderleri olmak üzere.

Yani kısacası;

İnsan sefil bir hayvandır.

Schopenhauer insanı bundan kurtarmanın tek yolunun duygulara dönmesinde olduğunu savunuyor bana kalırsa. Duygudaşlık ya da acıma ahlakın temelidir, diyor. Bir eylemin iyi olabilmesi için duyguların süzgecinden süzülmüş olması şarttır, diyor. Daha da ileri gidiyor:

Eğer beni güdüleyen kendi refahım ile ilintili ise eylemimin hiçbir ahlaki değeri yoktur. Eğer bu güdü başkalarının zararına ise eylem kötüdür. Burada insanın pişmanlık olgusu gösterebilmesi istencin özgür olduğunu gösterir; bu durumda istencim eninde sonunda karakterimden de sorumlu olmalıdır.

Eh bu durumda ne yapacaksınız? Elbet istenci yani iradi arzunuzu olumsuzlayacak ya da en azından bastıracaksınız. İyi de, bu sefer de başkalarına zarar vermeyeyim derken kendinize zarar vermiş olmuyor musunuz? Hem böyle davranış içerisine girmek bir nevi Hıristiyan çileciler ya da Budist rahipler gibi kendinizi herşeyden soyutlamanıza neden olmaz mı? İstenci öldürmek gelişmeyi de öldürmek ve daha azına, daha kötüsüne ya da daha ilkeline razı olmak zorunda bırakmaz mı sizi?

Her insan bir aziz olursa dünya daha mı güzel olur?

 


Ben kuşku ile bakıyorum

 

(Bu sorunun cevabini E.N.EGERAN K. BIR KONUSMASINDA VERMISTI daha sonara  gonderecegim.)

 

Sonraki. John Stuart Mill

MaviDalga'yi Buyutenlerle

MIMAR SINAN Omer HULAGU’den

 

 
GERÇEK BİR DAHİNİN ÇÖZÜMLERİ
 

Mimar Sinan’in mektubu:
Birkaç yil once, Suleymaniye Camii’nin yikilma tehlikesiyle karsi karsiya kaldigi anlasilmis.  E?er cozum bulunamazsa, koca cami kisa bir zaman içinde yikilacakmis.  Caminin tum tasiyici yuku kemerlerindeymis.
Bu kemerlerin ortalar?nda bulunan kilit taslari zamanla asinmis.
Ama elde yazili bir proje olmadigi için nasil degistirilece?i bilinmiyormus.
Hemen Turkiye’nin en yetkin muhendis ve mimarlarindan olusan bir heyet olusturulmus.  Ortaya bir sürü fikir atilmis.  Her kafadan bir ses çikmis ama sonuç alinamamis.  Tartismalar surerken caminin içinde büyük bir karmasa suruyormus.  Ulkenin çesitli bilim kuruluslarindan bir sürü mimar, muhendis kemerleri inceliyormus.  Bu adamlardan biri ortalarda dolanirken, kazara, gizli bir bolme bulmus.  Bolmede, uzerinde eski yazi olan bir not varmis.
Uzmanlara inceletilen kagidin orijinal oldu?u belgelenmis.
Bu kagit parcasi bizzat Mimar Sinan’in imzasini tasiyan bir mektupmus.
Mektupta yazilanlar tercüme ettirilince ortaya söyle bir metin cikmis.
 
 
 
“Bu notu buldu?unuza göre kemerlerden birinin kilit tasi asindi ve nasil degistirilecegini bilmiyorsunuz.” Koca Sinan, kademe kademe, kilit tasinin nasil degistirilece?ini anlatiyormus.  Bu oyuk içinde yer alan bir sise ve sise içindeki notta soyle bir sey yaziyormus: “Her kim bu tas eskidi?inde yenisiyle degistirmek isterse; eski tasin yerine takilacak yeni kilit tasinin iki tarafindan yagli iple tasi bir taraftan sokup oteki taraftan ceksin ve sonra ipin disarida kalan kisimlarini kessin”.
Heyet Sinan’in söylediklerini aynen yapmis.  Suleymaniye camisi boylelikle kurtarilmis.  Bu mektup su an Topkapi Sarayi’nda saklaniyormus.
————– Mimar Sinan 2
1950-60 arasi bir tarihte insaat muhendisi, mimar ve jeofizikçilerden olusan bir Japon heyeti Turkiye’ye gelmis.  Heyet Imar ve Iskan Bakanligi’ndan izin alarak ulkemizdeki tarihi yapilari incelemeye baslamis.
Ayasofyayi, Yerebatan Sarnicini filan gezdikten sonra sira Sinanin kalfalik eseri Suleymaniye Camisi’yle Sinan’in ogrencisi Mimar Davut Aga’nin eseri Sultanahmet Camisi’ne gelmis.
Japonlar bu camiler uzerinde gunlerce inceleme yapmislar.
Her geçen gun saskinliklari daha da artiyormus.  Cunkü Japonlar daha ilk incelemede camilerin gevsek bir zemin uzerine insa edildi?ini anlamislar.
Ama bunca yil, bu camilerde bir catlak dahi olmamasina akil sir erdirememisler.
Bunun uzerine Tuürkiye programinin gerisini tamamen iptal edip, bu iki cami üzerine yogunlasmislar.
Arastirmalarinin sonucunda herhangi bir sarsinti sirasinda bu iki caminin sabitlenmedi?ini aksine yerinde oynayarak yikilmaktan kurtulabildi?i ortaya çikmis.  Minareleri incelediklerinde ise dumurlari ikiye katlanmis.  Minarelerin cok daha gelismis bir rayli sistem mekanizmasi uzerine oturtuldu?unu ve her yone yaklasik 5 derece yatabildi?ini gormusler.
 
 
 
Daha derin arastirma yapmak için Edirne’ye, Sinan’in ustalik eseri Selimiye Camisi’ne gitmisler.  Ordaki olaganustu sistemleri gorunce iyice dumur olmuslar.  Selimiye’nin tüm sirlarini aylarini harcayarak cozmüsler.
Japonya’ya donduklerinde ise Sinan’in sirlarini uygulamaya sokarak sehirlerini Sinan’in kullandigi sistemlerle kurup muazzam gokdelenler dikmisler.  Yani su an gelismis ulkelerin gokdelen yapiminda kullanildiklari cogu sistem, yuzyillar önce Sinan’in gelistirdigi mekanizmalarmis.
————- Bir gun Selimiye Camii’ne girenler, kubbenin alti?nda bir Japon’un ayaklarini kibleye do?ru uzatmis sirtustu yattigini gormusler Tabii hemen Japon’u, “Burasi kutsal bir yer.  Bu sekilde yatmak bizim inanclarimiza gore saygisizliktir.  Lutfen oturun veya ayakta durun”
diyerek uyarmislar.
Ancak, Japon trans vaziyetteymis, gozlerini kubbeden ayirmadan soyle sayikliyormus: “Bu imkansiz.  Ben yillarin muhendisiyim.  Bu kubbe var olamaz.  Hayal goruyorum.  Bu kubbenin orada o sekilde durmasi fizik ve matematik kurallarina aykiri.  Bu imkansiz, orada hicbir sey yok,orada hicbir sey yok…”
————- Selimiye camisisinin zemini gevsek toprakmis.  Bu nedenle minarelerinin yakin zamanda yikilacagi farkedilimis.  Uluslararasi bir grup bilimadami toplanmislar.  Nasil kurtaririz bu tarihi minareleri diye kafa kafaya vermisler.  Sonucta en son teknoloji olan metal kelepcelerle minarelerin temellerini sabitlemenin en iyi cozum oldu?una karar vermi?ler.
Minarelerin temellerini acinca, koymayi dusundukleri kelepcelerin aynisiyla karsilasmislar.  Mimar Sinan bilmem kaç yüzyil once ayni seyi dusunmus megerse
—————– Mimar Sinan’in Selimiye Camii’nin kubbesini o genisli?e oturtmak için 13 bilinmeyenli bir denklemi matemati?in bilinen 4 ana isleminden farkli besinci bir islem yaratarak cozdugu soylenir.  Ayrica minarelerin serefelerine cikanlarin yolda birbirlerini gormemeleri ise buyuk bir bir dehanin urunudur.  Almanlar ayni sistemi meclislerinin onundeki dev kurede kullanmislar.  Mimar Sinan bu sistemi 2 metre capindaki minarelere yuzyillar once monte edebilecek bir dehadir.  Almanlarin dehasi ise, o cirkin metal yiginina Selimiye’den fazla turist cekebilmelerindedir..

MaviDalga'yi Buyutenlerle

DOST’LARIMIZ UZERINE ALI CANDAN BUYUKCELEN’ den

 

Dost

 

Sokrates bir ev yaptırmış nasılsa;

Eş dost başlamış kusur bulmaya:

Kimi içini beğenmemiş:
Kızmayın ama demiş;
Şanınıza layık değil odaları.
Kimi cephesine çatmış:
Karşıdan görünüş berbatmış.
Hepsine göre de cok darmış bu ev.
Kim sığarmış bu kulübeye?
Koca Filozof:

Ah, demiş, keşke bu evin alabileceği kadar
Gerçek dostum olsa !
Sokrates’in sözü yerinde.
Bir ev dolusu gerçek dost nerede?
Sözde herkes dost, ama gel de inan.
Dosttan bol şey de yok dünyada,
Dosttan az şey de.                                                                                            La Fontaine

 

 

Geri gelmediyse üzülmene degmez. Zamana bırak.

 

Hayatta pek çok insanla karşılaşırsın.

Ama sadece gerçek dostlar senin kalbinde bir iz bırakır. 

Kendinle barışık olmak için, kafanı kullan;

Başkaları ile barışık olmak için, kalbini kullan.. 

İstenmeyen şeyler bir tehlikeyle ilgilidir.

Eğer birisi seni aldatmışsa bu onun suçudur.

Eğer o kişi seni pek çok kere aldatmışsa bu senin suçundur.

Akıllı insanlar yeni fikirleri tartışırlar.

Normal insanlar sonuçları tartışırlar.

Küçük insanlarsa baska insanları tartışırlar.

Kim para kaybederse çok şey kaybetmiştir.

Kim bir dost kaybetmişse daha fazlasını kaybetmiştir ve  kim inancını kaybetmişse her şeyini kaybetmistir.

Başkalarının hatalarından öğren,  kendi hatalarından öğrenemeyecek kadar kısa bir ömrün var.

Dostum, sen ve ben, eğer yeni birisini getirirsen üç kişiyiz demektir.

O zaman bir grubu oluştururuz.

Ve bir arkadaş çevresi.

Hiç bir zaman bir başlangıç ya da son yoktur

Dün geçmisti

Yarın bir bilmece

Bugün ise bir hediye 

 

 

DOSTLUK

Merhaba’nın insandaki etkilerini her fırsatta dile getiren bir dostum’dan esinlenerek diyorum ki:
Merhaba gelişigüzel olmamalı.
Dosttan da gelmeli, dost olmayandan da.
Ferah olmalı merhaba, ferahlık vermeli.
Merhaba delip geçmeli yalnızlıkları,
Kapıları ardına kadar açmalı, dost kapılarını, hoşgörü kapılarını, sevgi kapılarını, tıpkı Mevlâna gibi.
Eski bir Yunan atasözü: “Birbirine benzer kimseler bir araya kolayca gelirler. ”diyor. Bu  “benzer” den kasıt; bilgi, görgü ve mizaçtır.
“Bazı kişiler”  birlikteliklerini duygulu, bazıları da duygusuz yaşarlar.
Oysa birlikteliği arkadaşlığa, dostluğa götüren duygudur. Duygu, ilişkilere ruh verir. Ruhsuz ve duygusuz ilişkiler dostluğa dönüşemez. Duygusuz ilişki yavan olur heyecan yaratamaz. Yaptıklarından heyecan duymayan kişilerin, inancı da olamaz dostluğu da. Duygulu ilişkiler sevgi, saygı ve takdir görür. Bu nedenle de birlikteliklerinden haz ve huzur duyar insanlar. Bir araya gelmenin bir amacı olmalıdır. Amaçsız hiçbir şey bir değer taşımaz.
Bizim birlikteliğimizin önemi “dostluk” ifadesi ile vurgulanmıştır. Bana göre kardeşlik ile dostluluğu birbirinden ayıran yalnızca “kan bağı”dır.
(Kardeşlik, kan bağı olan dostluktur) veya (dostluk, kan bağı olmayan kardeşliktir.)in birbirinden farkı yoktur.

Sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü gerektiren dostluk, ile kardeşliği, cinselliği olmayan aşk diye tanımlayabiliriz. “Aşk, insana aşık olmaktır. Her zaman cinselliği gerektirmez. Karşınızdaki sizi dinliyor, dinlerken sizin yaşadıklarınızı yaşıyorsa, sizinle düşünce birliği kuruyor ve size inanıyorsa ve bu nedenle birlikteliğiniz sürüyorsa bu da bir aşktır.”diyen Peride Celâl bunu çok güzel ifade etmiştir.
Montaigne’nin ”iyilik nedir bilir ama  yapamaz” dediği bencil kişiler vardır. Bu kişiler kurak toprakta yetişmiş cılız ağaçlar gibidirler. Bunlar mutlu olamazlar kendilerini zorlasalar bile duygu denen o güzelliği hissedemezler. İyilik bile yapsalar bunun hazzını ve huzurunu duyamazlar. Bu nedenle de ruhları kuru ve  cılızdır.
Ben diyorum ki, kazanmak istediğimiz dostların bu yönünü iyi değerlendirmek gerekir. Kişi, bizler gibi kendini geliştirmeyi amaç olarak görebilecek, eğitilmeyi kabullenecek ve bundan bir haz ve heyecan duyabilecek ise; o bizdendir. Hele eğitimini dilden gönüle indirebiliyorsa…
Ciçero diyor ki: “Aralarında uyum olan insanların birlikteliklerinden dostluk doğar. Dostluk ise iyi ve erdemli kişiler arasında oluşabilir.”.  Kaynaşabilen insanları bir araya getirip kendini geliştirmeye yönlendirme hepimizin görevi olduğunu biliyoruz.
Daha önce de söylediğim gibi bizim “dostluğumuz”, kan bağı olmayan kardeşlik. Belki de “dostluk” sözcüğünün biraz daha ilerisi.
Ama bakınız büyük düşünür Montaigne ne diyor: “Dostluğun kolları, birbirimizi dünyanın bir ucundan diğer ucuna kucaklayacak kadar uzun. Başka başka yerlerdeki dostlarla aynı amaç için mutluluğu yaşamak, insanlar arasındaki gönül birliğini kat kat artırıyor, zenginleştiriyor.”
 Yukarıda tanımladığım merhaba, dostluğumuzun dildeki ifadesi.
Dostluk için düşünürler çok şeyler söylemiş. İşte bir kaçı:
“Dostluk, birçok iyiliği bir araya toplar.
“Dostluk gönül zenginliğidir.”
“Dostluk kucak açmaktır.”
“Dostluk, solgun bir yüze öpücük koymaktır.”

“Dostluk, almadan vermektir.”
“Dostlugun temeli, erdeme duyulan saygıdır. Erdem olmaz ise dostluk da olmaz.”

 

GERÇEK DOSTLARA / Can DÜNDAR

Hani, diyorum da, insanın gerçekten mükemmel bir dostu olsa…
“Ona”, şöyle, içine sindire-sindire, kocaman bir sarılsa…
Yüreklilikle söylediğiniz… “Canım benim!.. dediğiniz… Telefonda bile saatlerce konuştuğunuz, sıcacık biri…
Özlediğinizde, hayal kurduğunuzda yanınızda o var mı?
Sizi hiç yalnız bırakmayan biri… Cesur, sempatik, azimli, kararlı,..
Arayan, soran, “Seni özlüyorum” diyen biri.
Böyle bir canlı ile her şeyi konuşabilir, paylaşabilirsiniz.
Yanıltmaz! Anlayışla karşılar her şeyi…
Hataları, günahları-sevapları, her bir şeyi konuşabilirsiniz onunla…


Bir arayış içinde olmanıza gerek yoktur.
O kendiliğinden çıka gelir zaten. Bir gün bir bakarsınız, karşınızda…
Bir de bakmışsınız sımsıcak sohbetler, derin konular, sırlar, paylaşımlar…
Kimseye söyleyemediğinizi, en yakınınıza anlatamadığınızı, geçmişteki izleri, geleceğe dairlerinizi, sadece ona anlatır olursunuz.
Kadın, erkek fark etmez.
Bir dost bulun! Ama gerçek olsun.
Aradığınızda işinizi değil, sizi soran…
Kötü gününüzde ev sahibi, iyi gününüzde kiracınız olsun.
Anlatsın, konuşsun, açık-seçik, korkmadan yaşasın. Güvensin!
Cinsiyeti olmasın! Bir kartal kadar haşin, bir maymun kadar şaklaban, bir ceylan kadar narin olsun.
Doğruları söylesin. Gözleriyle ve kalpten konuşsun.
Yaşasın! Doya doya yaşasın, doya doya yaşatsın.
Beyninden değil, yüreğinden versin. “Olsun varsın! Paylaşırım.” desin.
Bir dostunuz olsun.
Sizi ve benliğinizdekileri paylaşsın… Dost olsun! Ama… Gerçek bir dost..


 


 


DOSTLARI OLMALI İNSANIN


Dostları olmalı insanın, aynen gemilerin limanları gibi zaman zaman ugradığın yükünü boşalttığın dalgalar dininceye kadar beklediğin koynunda.
Sonra açık denizlere uğurlamalı seni, geri döneceğin günü bekleme umuduyla bazen rüzgara o açmalı yelkenini yanağına konan bir öpücüğün coşkusuyla halatlarını çözmeli seni çok ama çok özlemeli
Dostları olmalı insanın, ermisş, bilge, hayati ezbere okuyabilen düşünmediklerini düşündüren seni bir cambaz ipinde güvenle tutabilen gerektiğinde senin için ateşi yutabilen yolunu ısıtan ustan olmalı,
şekillendirmeyi öğretmeli hayatın çömleğini sana vermeli soğuk bir kış gününde üzerindeki tek gömleğini.


 


 


Dostluk
… Dostluk konusunda düşündüğüm zaman, hep şu noktayı gözönünde tutmalı diye düşünürüm: Acaba dostluğu arattıran sebep güçsüzlük veya ihtiyaç mıdır? Acaba karşılıklı yardımlaşmaya girişirken insanların amacı tek başlarına pek başaramayacakları şeyi bir başkasının yardımıyla elde etmek, sırası gelince karşılığını yapmak mıdır? Yoksa bu yardımlaşma dostluğun özelliğidir de, dostluğun daha derin, daha asil, sırf doğanın (tabiatın) yarattığı başka bir neden mi vardır?
Dostluğa adını veren sevgi, insanların yakınlık duygularıyla birbirine bağlanmasında başlıca nedendir. Çünkü çıkarlar çok kez kendine dost süsü veren ve durum gerektirdiği için saygı, ilgi gösteren insanlardan bile elde edilebilir, oysaki dostlukta hiçbir şey yalan ve yapmacık değildir, her şey gerçektir ve içten gelir. Bu yüzden, sanırım, dostluğu gereksinme (ihtiyaç) değil, doğa yaratır. Dostluğun doğuşunda, ondan ne çıkarlar elde edileceği düşüncesinden çok, ruhların sevgi ve bağlanması var…
Birçokları kendilerinin yapamayacakları şeyleri dostlarında aramaktan -haydi sıkılmıyorlar demeyeyim de- hataya düşüyorlar diyeyim. Dostlarına vermedikleri şeyleri onlardan istiyorlar. Halbuki önce iyi insan olmak, sonra kendine benzeyeni aramak doğru olur. Deminden beri söylediğim sürekli bir dostluk ancak şu kimseler arasında sağlamca kurulur: Yakınlık duygularıyla birbirine bağlanmış insanlar, önce başkalarının esiri olduğu ihtirasları yenecekler, sonra doğruluk ve adaleti sevecekler, birbirleri için herşeyi yapacaklar, ama birbirlerinden şerefli ve doğru olmayan hiçbir şeyi istemeyecekler, aralarında yalnız sevgi ve beğenme değil, saygı da bulunacak. Çünkü dostluktan saygıyı kaldıran onun en büyük süsünü kaldırmış olur. Bunu sananlar, tehlikeli şekilde yanılırlar. Doğa, dostluğu erdemin yardımcısı olsun diye vermiştir, hataların yardakçısı olsun diye değil, onun amacı şudur: erdem tek başına en yüksek katına erişemediğine göre, ortaya başkasıyla birleşip ortak olarak erişsin. Bu türlü bir birlik bazı insanlar arasında, var olmuş veya olacak ise, bu, onları katıksız iyiliğe götürecek en iyi ve en mutlu birlik sayılmalı. İşte, bence, insanların peşinde koşmaya değer sandıkları her şeyi, şerefi, ünü, ruhun sükunet ve sevincini içine alan birlik, bu birliktir. Bütün bunlar var olunca, hayat mutluluk doludur.
                                                                                                                                             Cicero

Felsefe

BILGE DEMISKI ???

 


Zamanın unlu bilgesine iki soru sormuşlar.

Birincisi ; “İnsanoğlunun seni en çok şaşırtan davranışları nedir ? ”

Bilge tek tek sıralamış :

- Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler…

- Para kazanmak icin sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler…

- Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü ne de yarini yasarlar…

- Hiç ölmeyecek gibi yasarlar. Ancak hiç yasamamış gibi ölürler…

Sıra gelmiş ikinci soruya ; ” Peki sen ne öneriyorsun ? ”

Bilge yine sıralamış ;

- Kimseye kendinizi “sevdirmeye kalkmayın! Yapılması gereken tek sey, sadece kendinizi “sevilmeye bırakmaktır …

- Önemli olan; hayatta “en çok şeye sahip olmak” degil, “en az şeye ihtiyaç duymaktır.

- Sizi seven cok kisi vardır ama onlar duygularını nasıl ifade edeceklerini bilmeyebilirler …

- Bazen başkaları tarafindan affedilmek yetmez, siz de kendinizi affedebilmelisiniz.

- Next »