Ağustos, 2005 ayi icin arsiv yazilari

SS ile Gezi

HAYDI TATILE FETHIYE`YE

Çam kokusuyla yüzün ya da plajlarin üzerinden uçun

Fethiye, yakin bir zamana kadar, Marmaris, Bodrum ya da Kusadasi’ndan farkli olarak, Türkiye’deki küçük kiyi yerlesimlerinin özelliklerini yansitan, tipik bir kasabaydi. Ancak zaman içinde, bakir dogasini kesfeden turistlerin akinina ugramasi, bir süre sonra bu özelligini takdir edemeyecek bir kalabaligin ihtiyaçlarina karsilik vermek üzere alisveris ve eglenceye yönelik kalitesiz yerlerin açilmasi ve son olarak da birçok Ingiliz’in burada ev alarak yerlesmesiyle, farkli bir çehreye büründü.

Continue Reading »

MaviDalga'yi Buyutenlerle

DEGERLERIMIZ…

 Teşekkürler,Uğur SÖZER

 
KAYBETMEDEN BIR KEZ DAHA DUSUNUN
  
Terentius, "Onunla her seyi paylasmak zevkinden mahrum kalinca, hiçbir
zevki
tatmamaya karar verdim"
demis, yitirdigi bir dostunun ardindan.
 
Nasil bir insandan bahseder Terentius? Karsisinda zavalli gibi görünmekten
korkmadigimiz, bizi degistirmeye degil
zenginlestirmeye çalisan, yargilayan degil, kendimizi sorgulamamiza yardimci olan biri midir yitirilen?
 
Sabahin 3'ünde çaldigimiz kapisini açtiginda, tek kelime etmeden kollarina atilip aglayabilecegimiz bir insan midir Terentius'un acisini bu sekilde dillendiren?
 
Nedenlerini merak etse de, göz yaslarimizin dinmesini bekleyecek kadar anlayisli, titrek sesimiz ve telasli cümlelerimizi sükunetle dinleyecek kadar sabirli, acimizin bir kismini kendine yük edinecek kadar cömert ve yürekli insanlar midir dost diye seçtiklerimiz?
 
Sadece sohbeti degil, sessizligi de sıkıcı olmayan ;yalnizligimizi unutmak için varligi, eksikligini hissetmemiz için yoklugu kafi gelen insanlara mi dostum deriz?
 
Basimiza gelen güzel bir seyin coskusu yüregimize sigmadiginda, saate aldirmayip telefona sarildigimiz ve karsimizdaki uykulu sese "Kulaklarina inanamayacaksin!" diye bagirdigimizda, "Sabahi bekleyemez miydin?" demeyen biri midir gerçek bir dost?
 
Güzel bir film izledigimizde, keske O da olsaydi dedigimiz,okudugumuz bir kitaptan bahsedebildigimiz ve en mahrem sirlarimizi anlattiktan sonra
rahatça uykuya dalabildigimiz bir sirdas midir yoksa?
 
Konusurken gözlerimizi kaçirmadigimiz, kendimizi saklamadigimiz ve yüzümüze en aci gerçekleri haykirirken bile darilmadigimiz yalnizligimiz midir dost
dedigimiz insanlar?
 
Ne bileyim, ayni fikirde olmasak da uzlasabildigimiz, köprüleri atmadan da tartisabildigimiz, her savastan birlikte ve biraz daha güçlenmis baglarla
çiktigimiz insanlar midir dost payesi verdiklerimiz?
 
Tanidigimizi sanirken, daha kesfedilmeyi bekleyen nice el degmemis duygular ve düsünceler tasidigini gördügümüz ; sürekli bizi sasirtan kendimiz midir
onlarda sevdigimiz?
 
Aristo hakli midir ; "Dostluk bir ruhun iki ayri bedende yasamasidir" derken
ve Terentius, baska bir bedende topraga verdigi
ruhunun yasini mi tutmaktadir?
 
Paylastigi her seye ölüm de mi dahildir?
 
Acaba, neyi kaybedecegini, dostu ölmeden önce farketmis midir? Ya biz;
herseyi paylasmanin, iddiali ve gerçek disi geldigi
günümüzde, sahip miyiz gerçek bir dosta?
 
Ya da adimizin önüne dost sifati koyan insanlar var midir hayatimizda?
Yoksa kendimizi sevmeyi basaramadigimizdan, sasiriyor muyuz bizi sevdigini söyleyen birinin varligina, inanamiyor muyuz yanimizda kalmasina ve
uzaklastiriyor muyuz içten içe bizi sevmesini istedigimiz insani kendimizden?
 
Ve bir gün, bir el daha kayip gittiginde avuçlarimizdan, kendi mezarimizin basinda aglayacagimizi biliyor muyuz? Is isten geçmeden önce tesekkür edebiliyor muyuz sevdigimize, hiç degilse bizi sevdigi için.
 
C.D.

Felsefe

AYIPLANMAMAK ICIN

“TANIMAK MECBURIYETINDE OLDUKLARIMIZ…”

Kim Kimdir?
 
Charles Darwin

Tanımamanızın, ayıplanacağı isimler vardır. Ve bilmezseniz kınanacağınız düşünceler… İsimlerin sahiplerini sevmek ya da düşüncelere katılmak zorunda değilsiniz ama kulağınız onlara aşina olmak zorunda. Newton, Einstein, Tolstoy, Balzac, Gandhi… Bulunduğunuz çevreye, aldığınız eğitime göre upuzun bir liste çıkartmak mümkün. Düşünceler için de yapılabilir aynısı. Komünizm, kapitalizm, evrim teorisi, postmodernizm ve diğerleri… Elinize bir kâğıt alıp gün boyu bildiğiniz isimleri, duyduğunuz düşünceleri yazın. Verdiğiniz davete çağıracaklarınızı belirlemekten kesinlikle daha zor olmayacaktır bu. Nasıl ki, amcanızın adı beyninizde çok kolay ulaşılabilecek bir yerdeyse, bir yığın ünlününki de öyle el altındadır. Kitaplarda, gazetelerde, televizyonlarda sayısız kez karşılaşmışsınızdır onlarla ve farkında olmadan ezberlemişsinizdir. Peki isimlerine, yakın akrabalarınkiyle aynı derecede önem verilen bu insanların, gerçekte kim oldukları ve ne anlattıkları yeterince biliniyor mu? Azımsanamayacak bir yüzde için Newton kafasına elma düşen adam, Einstein saçı başı dağınık Yahudi’dir sadece. Bu parlak tanımlamaları cahillikle değil, bilim dünyasının sıradan yaşama uzaklığı ile mi açıklamalı? Evet ama bu yaklaşım, laboratuar insanlarıyla sınırlı değil ki. Çok daha az teknik ve alabildiğine anlaşılır şeyler söyleyen meşhur isim sahiplerinin de beyinlerdeki tarifi iki üç perişan cümleyle sınırlı. Güya tanınmış düşünce ve kavramlar, toplumun zihninde hep aynı yüzeyselciliğe kurban edilir. En yaygın düşünce akımları ve popüler kavramların anlamları hakkında geniş katılımlı bir anket yapın, güzel bir mizah kitabı çıksın ortaya. 

 

Kimin kim olduğu ve düşüncelerin anlamları hakkındaki cahilliğe rağmen insanlar yorumcular sayesinde tavır takınma yükümlülüklerini yerine getirebilirler. O filozofa ait tek cümle okumadım ama düşündüğü her şeyin tüm hücrelerimle karşısında olduğumdan eminim. Şu filozofa da ait tek cümle okumadım yine de düşündüklerinin doğruluğuna kalıbımı basarım.

 

Sapkınca tavır takınma hevesini doğuran en önemli nedenlerden birinin ideolojik bağnazlık olduğu belli. Fakat okumadan, tanımadan, anlamadan, sempati ya da antipati beslemenin çok önemli iki nedeni daha var.

 

İlki zahmetten kaçmak, ikincisi de insanların kendi başlarına anlayamamaktan korkarak başkalarının çevirmenliğine sığınmaları.

 

Şu Rus yazar… Tolstoy… Savaş ve Barış’ı yazmış. Her yerde karşıma çıktığına göre çok önemli bir kitap olmalı ama bir kusuru var: Bin küsur sayfa. Bu minicik kusur çok önemsiz bir cezayla geçiştiriliyor. Kimse Savaş ve Barış’ı okumuyor. Şu yaklaşım doğru: Benim eseri okumamam hiç de onun büyük olmadığını göstermez. Ama şu yaklaşım yanlış: O eseri okumayacak kadar tembelsem de büyüklüğünü onaylamayacak kadar vicdansız değilim. Yüreğimizdeki yufkalık yüzünden bir sürü yazar hiç okunmadan meşhur olur. Sanatçılar, suçlusu olmadıkları bu çarpıklığın bedelini, yazdıklarının ışığında değil tanıtıldıkları gibi bilinmekle öderler.

 

Müthiş bir adam. Sapıkmış. Kör bir kıza tecavüz etmiş. Kumarbazmış. Karısıyla aşığının buluşmalarına yardımcı olacak kadar genişmiş mezhebi. Sahi bir de Suç ve Ceza’yı yazmış. Karamazov Kardeşler de onundu galiba. İşte size Dostoyevski. En ince kitaplarından Amca’nın Rüyası ya da İnsancıklar’ı bile okumak şu üç beş cümlenin beş yüz katından fazla zahmet gerektirir. Üstelik edebiyat sohbetlerine meze edilebilecek hiçbir ayrıntı öğretmezler insana.

 

Söylediklerinin karmaşıklığı nedeniyle, yorumcuların aktardığı şekilde tanınmak daha çok bilim insanları ve filozofların çilesidir. İsmin ya da düşüncenin büyüklüğü ezer okuru. Freud… Psikanaliz… Maşasız tutarsanız elinizi yakacak sanki. Birileri alır onları ve iyice soğuttuktan sonra önünüze koyar. Düşünceler kaynağından uzaklaştıkça değişir ama bunun nedeni çoğunlukla basitlik arayışı değildir. Anlaşır olmanın en önemli gerekliliği anlattığınız şeyi sizin çok iyi anlamış olmanızdır. Bu yüzden basitlik arayışı bizi kesinlikle düşüncenin asıl kaynağına yaklaştırmalıdır. Herkesi kendisinden okumak, yorumcularına başvurmaktan daha kolaydır. Tabi niyet gerçekten anlamaksa… Okurun niyeti her zaman anlamak değildir. Freud’u zaten tanır o. Viyanalı büyücüdür, kokainmandır, her şeyi cinsellikle açıklayamaya çalışan bir sapıktır. Bütün bunların üstüne bir de Yahudi’dir. Böyle bir insanın düşünceleriyle zaman kaybetmek yerine, sadece onun ne mal olduğunu başkalarına haber vermesine yetecek bilgiye ulaşmaya çalışır.

 

Kaynağından uzaklaştığında görüşlerin ne hale geldiğini göstermesi açısından evrim güzel bir örnektir. Akademik unvanlarını takmış takıştırmış kelli felli adamlar çıkar televizyon kanallarına. Dilbaz bir imam yamağının sohbetindeki tatla evrim teorisini anlatırlar insanlara. Ve kaş ile göz arasında Lamarck’ın görüşlerini Darwin’e atfedip çürütürler. O yaşta o kadar yalancılık insanoğluna fazla diye düşünürsünüz. Üstüne saldırdığı teorinin ne olduğunu bilmediğinden, ne zannediyorsa onunla boğuşuyor, deyip geçersiniz. Sonra bir başka insan çıkar karşınıza. Onun da bilimsel unvanları ötekinden eksik değildir. Ve evrim teorisine dayanarak der ki “Gelecekte insanların kulakları kocaman” olacak. “Neden efendim?” “Çünkü evrim teorisi öyle diyor”. Bilişim çağı, insanların kulaklarının önemini arttırmıştır. İyi de evrime ne bundan? Onun adı ‘bilişim seleksiyon’ değil ki, ‘doğal seleksiyon’. Koca kulaklı bireylerin üreme açısından şansları mütevazı kulaklılardan fazla değilse, bir milyar yıl da geçse, tür o yana doğru evrilmeyecektir.

 

Ayrıntıya girmeye gerek yok, gelip bizimle birlikte televizyonun başına otursa Darwin de kendi görüşlerini tanıyamaz.

 

Oysa Türlerin Kökeni, zor bir kitap değildir. Baştan sona sadece onu okumak bile, kim bilir kaçıncı ağızlarda sefalet çeken teoriyi kurtarmaya yeter. Büyük beyinlerin söylediklerine, doğrudan kulak vermekten korkmak, biliyormuş gibi yapan küçük beyinlerin eline düşürür bizi.

 

 

 

Darwin  

 

Onların çoğu, anlamı net olmayan terimlerle ve kıvıran cümlelerle sınırlı kapasitelerinin etrafına kalın bir zırh örer. Zavallı okur öğreneceğim diye o zırha toslar durur. Kendine güvensizliği bu yola sapmasının nedeniyken, sonucu da oluverir.

 

Düşünceler, dünyayı anlamanın ve değiştirmenin en önemli araçlarındandır, ama kullanılabilmeleri için beyinlere yayılmaları gerekir. Bir filozof coşmuş, yetmiş eser yazmış… Okuyup anlayanların sayısı da yetmişi aşmıyorsa, doğru söylemiş yalan söylemiş, pek önemi yok. Raflarda dizili eserler, duvarda gömülü tuğlalardan farksızdır. Oysa insana ait sorulara verilmeye çalışılmış yanıtlarla tuğla yapmak hiç de ekonomik bir yöntem değildir. Yazı insanlara kolektif beyin oluşturma şansı sunuyor. Milyarlarca gri hücrenin bir araya gelip insan zekâsı adı altında organize olmasına benziyor bu. Başkalarının düşüncelerini anlamaya çalışarak ve kendi düşündüklerinizi anlatarak siz de beyninizi, insanlığın zekâsını oluşturan ağa dahil ediyorsunuz. Bir yerlerde olağanüstü keşiflerin yapılması yetmez. Ortaya çıkan ürün diğer hücrelere de sağlıklı bir şekilde aktarılmalı. Dünyanın güneşin etrafında döndüğünü bilen bir kişiye karşılık, öküzün boynuzları arasında durduğuna inanan bin kişi varsa, bu konuda sorduğumuz soruya doğru yanıt alma olasılığımız çok ama çok düşüktür. Cehaletten kurtulmak için o bir kişiye ulaşıp ne dediğini anlamak zorundayız.

 

“İmaj her şeydir” sloganıyla dönen bir dünyada yaşamak öküzün boynuzlarına oturmak kadar sıkıntı verebilir ama sorumluluk, çarpıklıklardan yararlananlara değil, buna izin verenlere ait. Okumak, düşünmek ve anlamak zorundaysak, kendimiz için. Yığınla büyük beynin ürününe ulaşmak bedavayken, tembellikte inat etmenin bedeli, arkasında bayram namazı kılınabilecek insanlardan bilim öğrenmektir.

SS ile Gezi

Russell-Einstein Manifestosu

60 Yıl Sonra

 
 
 
Bombadan sonra Hiroshima

Bertrand Russell manifestoyu ilk kez okurken (9 Temmuz 1955, Londra)
5

9 Temmuz 1955’te Londra’da Bertrand Russell tarafından okundu.. Einstein’ın belki de ölmeden önce yaptığı son şey, bu manifestoyu imzalamaktı.

 “İnsanlığın karşı karşıya kaldığı bu trajik durumda, bilim insanlarının kitle imha silahlarının geliştirilmesi sonucunda ortaya çıkan tehlikeleri değerlendirmek üzere bir konferansta bir araya gelmesi ve ekteki taslağın ruhuna uygun bir kararı tartışması gerektiğini düşündük.

Biz burada bugün; o veya bu ulusun, kıtanın veya inancın üyeleri olarak değil, birer insan olarak, varlığının devamı şüpheye düşen İnsan türünün üyeleri olarak konuşuyoruz. Dünya çatışmalarla dolu ve tüm küçük çatışmaların üzerinde Komünizm ile Komünizm karşıtları arasındaki o büyük mücadele var.

Siyasi bir bilinci olan hemen herkes bu konuların biri veya daha fazlası hakkında kuvvetli fikirlere sahiptir; ancak sizden, yapabilirseniz şayet, söz konusu düşünceleri bir kenara koyup kendinizi dikkate değer bir geçmişi bulunan ve yok oluşunu hiç birimizin arzu etmeyeceği biyolojik türün üyeleri olarak düşünmenizi istiyoruz.

Herhangi bir tarafı kayıracak tek bir söz bile söylememeye çalışacağız. Hepsi, aynı oranda tehlike içerisindeler ve şayet bu tehlike anlaşılabilirse bunu işbirliğiyle önlemek için umut olabilir.

Yeni bir şekilde düşünmeyi öğrenmemiz lazım. Kendimize, hangi grubu tercih edersek edelim askeri zaferi sağlayacak hangi adımların atılması gerektiğini değil, tarafların tümü için yıkıcı olabilecek bir askeri mücadeleyi önlemek için hangi adımların atılması gerektiğini sormayı öğrenmek zorundayız.

Kamuoyunda ve hatta yönetimde çeşitli kademelerde bulunan insanlar bile nükleer bombalarla gerçekleştirilecek bir savaşın neler getireceğinin farkında değil. Kamuoyu hâlâ sadece basitçe şehirlerin yok edileceğini düşünüyor. Yeni bombaların eskisinden daha güçlü olduğunu ve bir Atom bombasının Hiroşima’yı yok edebildiğini düşünürsek, Hidrojen bombasının Londra, New York ve Moskova gibi en büyük şehirleri yok edebileceği anlaşılıyor.

Hidrojen bombalarıyla yapılacak bir savaşta büyük şehirlerin yok edileceğine şüphe yok. Ancak bu karşı karşıya kalınacak felaketlerin en küçüğü olacaktır. Londra, New York ve Moskova’daki herkes ortadan kaldırılırsa dünya kendini birkaç yüzyılda toparlayabilir. Ancak, özellikle Bikini testinden beri artık biliyoruz ki bu nükleer bombalar, yıkımı öngörülen bölgenin dışına, daha geniş bir alana aşamalı olarak yaymaktadır.

Bir yetkilinin belirttiğine göre yeni nesil bir bomba Hiroşima’yı yıkan bombadan 2,500 kat daha güçlü bir şekilde üretilebilmektedir. Böyle bir bomba yerde veya su altında patlatıldığında üst hava katmanlarına radyoaktif parçacıklar göndermektedir. Daha sonra yavaş yavaş çökerek dünyanın yüzeyine öldürücü toz ve yağmurlar olarak inmektedirler. Japon balıkçıları ve yakaladıkları balıkları zehirleyen işte bu tozdur.

Böyle öldürücü radyoaktif parçacıkların ne kadar geniş bir alana yayılacağını kimse bilmiyor ancak saygın yetkililerin tümü Hidrojen bombalarının kullanılacağı bir savaşın insanlığın sonunu getirebileceği konusunda hemfikirler. Birçok Hidrojen bombasının kullanılmasının, küçük bir azınlık için mutlak ve ani bir ölüm, çoğunluk içinse hastalıklar ve çürümeyle gelen yavaş bir azap olacağından korkuluyor.

Seçkin bilim adamları ve askeri strateji alanındaki yetkililer tarafından birçok uyarıda bulunuldu. Hiç biri en kötü sonuçların kesin olduğunu söylemiyor. Söyledikleri bu sonuçların mümkün olduğu ve hiç kimse bunların gerçekleşmeyeceğinden emin değil. Uzmanların bu soruyla ilgili görüşlerinin kendi siyasi görüşleri veya ön yargılarıyla herhangi bir düzeyde ilgisi olup olmadığını bilmiyoruz. Şimdiye kadar yürüttüğümüz araştırmalara göre görüşler o belirli uzmanın bilgisiyle sınırlıdır. En çok bilenlerin en ümitsiz olanlar olduğunu anladık..

Şimdi size sunacağımız soru kati, ürkütücü ve kaçınılmazdır: İnsan ırkının sonunu mu getireceğiz? Yoksa insan ırkı savaşmaktan vazgeçecek mi? İnsanlar bu alternatifle yüzleşemez çünkü savaşmaktan vazgeçmek çok zordur.

Savaşmaktan vazgeçmek ulusal hakimiyet üzerinde tatsız sınırlamalar gerektirir. Ancak durumun anlaşılmasını her şeyden daha çok engelleyecek olan, “insan türü” ifadesindeki belirsizlik ve soyutluktur. İnsanlar sadece belli belirsiz tarif edilmiş insanlığın değil kendilerinin ve çocuklarının ve torunlarının da tehlikede olduğunun ancak farkına vardılar. Kendilerinin ve sevdiklerinin ıstıraplı bir ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğu fikrini ancak idrak edebiliyorlar. Bu sebeple, modern silahların yasaklanması şartıyla belki savaşların devam etmesine izin verilebileceğini umuyorlar.

Bu umut yanıltıcıdır. Barış zamanında hidrojen bombalarının kullanılmayacağına dair hangi anlaşma yapılırsa yapılsın savaş zamanında bunların hiç bir bağlayıcılığı olmaz ve savaş patlak verir vermez her iki taraf da Hidrojen bombası üretmeye girişir; bir taraf bombayı üretir diğer taraf üretmezse bombayı üreten taraf kaçınılmaz olarak galip gelecektir.

Genel olarak silahların azaltılması kapsamında nükleer silahlardan vazgeçmek için yapılacak bir anlaşma kesin çözüm sunmasa da bazı önemli amaçlara hizmet edebilir. İlk olarak Doğu ile Batı arasında yapılacak herhangi bir anlaşma gerilimi azaltacağı için iyidir. İkinci olarak termonükleer silahlardan vazgeçilmesi, taraflar birbirlerinin samimi olduğuna inanırsa, Pearl Harbour tarzı ani bir saldırı olacağı korkusunu azaltacaktır ki, halihazırda bu durum her iki tarafı da gergin bir bekleyiş durumunda tutmaktadır. Bu nedenle böyle bir anlaşmayı ancak bir ilk adım olarak hoş karşılanabilir.

Birçoğumuz duygularımız söz konusu olduğunda tarafsız olamayız ancak birer insan evladı olarak unutmamalıyız ki Doğu ile Batı arasındaki sorunlar; Komünistlere veya Komünizm karşıtlarına, Asyalılara veya Avrupalılara veya Amerikalılara, Beyazlara veya Siyahlara; herhangi birine olası herhangi bir tatmin sağlayacak şekilde çözülecekse bu sorunlar savaşla çözülmemelidir. Bunun hem Doğu’da hem de Batı’da anlaşılmasını umut ediyoruz.

Önümüzde; seçmemiz durumunda mutluluk, bilim ve ilimde sürekli gelişim yatıyor. Kavgalarımızı unutamadığımız için bunun yerine ölümü mü seçeceğiz? Biz birer insan olarak insanlığa sesleniyoruz: İnsanlığınızı hatırlayın ve gerisini unutun. Bunu yapabilirseniz önümüzde yeni cennete uzanan bir yol açılacak; yapamazsanız önümüzde evrenin ölümü riski duracak.

Sonuç

Kongreyi ve aracılığıyla dünyadaki bilim adamlarını ve kamuoyunu aşağıdaki kararın altına imza atmaya çağırıyoruz:

“Gelecekte yapılacak herhangi bir savaşta nükleer silahların kesinlikle kullanılması ve söz konusu silahların insanlığın devamını tehdit ettiği gerçeği karşısında, dünya hükümetlerinden, amaçlarını bir dünya savaşıyla gerçekleştiremeyeceklerini anlamalarını ve kabul etmelerini ve sonuç olarak tüm ihtilafların çözümü için barışçıl yöntemler bulmalarını talep ediyoruz.”

Manifesto’da imzası bulunan bilim insanları.

- Next »