Ağustos, 2005 ayi icin arsiv yazilari

SS ile Gezi

“Bir kimsenin hayal ettigini bir digeri gerçege çevirebilir.”

Joseph Rotblat Bombanın Yapımını Anlatıyor

“Bir kimsenin hayal ettiğini bir diğeri gerçeğe çevirebilir.” Jules Verne bu sözcükleri yazarken büyük olasılıkla ne kadar doğru söylediğinin farkında değildi. Denizaltılar ve uzay gemileri hakkında yazdıklarının birçoğu başkaları tarafından gerçeğe çevirdi. Hatta hiçbir zaman hayalini bile kuramayacağı birçok icada da esin kaynağı oldu. Geçen yüzyılın başında, tüm insanlığı yok edebilecek bir silah da insan aklının alamayacağı bir şeydi. Ancak sadece 40 yıl geçtikten sonra ilk atom bombasının üretilmesiyle bu gerçek oldu. (Yaratıcılarının ona verdiği takma isimle “The Gadget”, yani “Aygıt”, gezegendeki güç dengesini hızla değiştirecek ve askeri üstünlük için çok tehlikeli yeni bir yarış başlatacaktı.




Peki yaratıcıları hakkında ne biliyoruz? Ne tür bir insan böyle canavarca bir projede çalışmayı tercih eder? Bu kişilerin kişisel güç ve şöhret uğruna atomun parçalanmasıyla açığa çıkan gücü serbest bırakmaya hazır, şuursuz insanlar olduklarını düşünmek kolay olurdu. Ancak gerçekte birçoğu bu projeye, bu yıkıcı cini şişesinde tutmaya yardımcı olacaklarına inandıkları için katılmıştı. Bunlardan biri, Los Alamos’taki Manhattan Projesi’ne katılan en genç bilim insanlardan Joseph Rotblat’tır. 98′inde olmasına rağmen aklı ve bedeni olağandışı bir şekilde çevik. Diğer faaliyetlerinin yanı sıra, hâlâ, 50 yıl önce nükleer silahlanma yarışına karşı kurulmasına yardımcı olduğu, seçkin akademisyenlerin bir araya geldiği bir organizasyon olan Pugwash için çalışıyor. 1995’te Pugwash ve O Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldüler. Nükleer silahların tarihi ve etkileri üzerine yapılan iki programın ilkinde Joseph Rotblat, vicdan muhasebesine rağmen bombanın üretime nasıl çekildiğini anlatıyor.



Rotblat: Tabiatım gereği kuşkucu değilim, tam tersine benim tabiatım temelde insanın iyi olduğuna inanmaktır. Her zaman insanın iyi olduğu varsayımıyla hareket ederim; taa ki iyi olmadıklarını görmeme yol açacak tatsız bir deneyim yaşayana kadar.



[gök gürültüsü ve ağır silah sesleri…]



Rotblat: Belirli bir kesimde bu insanların kişisel geçmişlerine kadar uzanıyor. Benim durumumda, erken çocukluk dönemime kadar geri gitmeniz gerekir, ki çok mutsuz bir çocukluktu. Bunun başlıca nedeni, tüm çocukluğumun, doğduğum yer olan Polonya’da, ben beş yaşındayken başlayan ve 1920’ye kadar devam eden Birinci Dünya Savaşı’na denk gelmesiydi. Çocukluk yıllarım savaş sırasında yaşanan korkunç olaylarla dolu. Yaşadığım kişisel deneyimler açlığa, hastalığa, zulme ve insan doğasının ancak böyle bir savaşta ortaya çıkabilecek, olumsuz yanına dair düşünebileceğiniz her şeye ilişkindi. Savaş karşıtı olmam şaşırtıcı olmamalı. O dönemde, bilimkurgu, özellikle de Jules Verne’i okuyarak bilime ilgi duymaya başladım. Bilimkurgu hayal gücümü kamçıladı ve bu sayede bilimin büyük potansiyelini görebildim. Kurguyu gerçekliğin içinde görmeye başladım. Henüz küçük bir çocuk olsam da bir sonuca vardım: hayatta kalma mücadelesi uğruna acı çekiliyor ve muazzam olasılıklar sunan bilim var. Bu nedenle bilimimi insanlığın yardımına sunabilmek için bilim adamı olmam gerektiğini hissettim. Başka bir deyişle; en başından itibaren, sadece bilgiyle ilgilenen saf bilim adamı olarak başlamadım; bir amacım olması gerektiğini hissediyordum ve bu amaçta insanlığa yardım etmekti.



Bilim adamı olma yolunda çok büyük zorlukla karşılaştım. Koşullar aleyhime olduğu için neredeyse bir bilim adamı olamıyordum. En basitinden uygun bir eğitim alamadım. Polonya’da üniversiteye gitmek istiyorsanız önce liseye devam etmelisiniz. Mezun olurken sertifika verirler ve tabii ki lise tam gündü; oysa savaş yüzünden, ailem ve ben kendimizi erken yaşta çalışmamı zorunlu kılan koşullar içinde bulduk. Bu nedenle uygun bir okul eğitimi alamadım. Ben de geceleri kendi kendime ders çalışmaya başladım. Diğer alanlardan ziyade fiziğe ilgi duyduğum için, en başında kendi kendime çalışmam biraz yetersiz oluyordu. Neyse ki bir başka okul buldum; Varşova’da Polonya Açık Üniversitesi, adından da anlaşılacağı üzere sertifika istemiyordu. Hatta akşam dersleri benim için biçilmiş kaftandı. Hem çalışıp para kazanabiliyordum hem de okula devam edebiliyordum.



Okula devam ederken beni kanatlarının altına alan kişi radyoaktivite ve nükleer fizik alanında en önde gelen fizikçilerden biriydi. Nükleer fizik daha o zamanlar yeni ortaya çıkmış bir alandı. O zamana kadar daha çok radyoaktiviteden ibaretti. Radyoaktivite Fransa’da Polonya’lı kadın fizikçi Marie Curie tarafından keşfedilmiş ve daha sonra Varşova’da bir radyoloji laboratuarı kurmaya karar vermişlerdi. Paris’te çok fazla işi olduğundan dolayı işleri devralmaları için en iyi öğrencilerinden ikisini göndermişti ve bunlardan biri Polonya Açık Üniversitesi’nde benim profesörümdü.



Daha o zamanlarda bu alanda ufak tefek başarılar kazanmıştım. İnsanların dikkatini çeken bir kaç buluş yaptım; ancak o zamana kadar Polonya dışına çıkmamıştım ve dış dünya hakkında bir şeyler öğrenmenin önemli olduğunu düşünüyordum. Böylece yurtdışında bir yıllık bir araştırma bursu almayı başardım; iki tane davet aldım. Biri Paris’te Marie Curie’nin kızı Irene ve damadı Frederik Juliot’tan. Bana yazıp gelmem için davet ettiler; bu çok cazipti çünkü zaten bu laboratuarla bağlantılarım vardı ve üstelik daha önce Polonya’nın dışına hiç çıkmamıştım ve Paris’in oldukça cazipti. Diğer davet ise tam zıddı bir yerden, Liverpool’dan gelmişti. Liverpool, hakkında okuduklarıma göre o devirlerde hiç de turistik bir yer değildi. Ve bir ölçüde önemli olan bir başka husus ise hiç İngilizce bilmememdi, biraz Fransızca biliyordum. Tüm şartlar Liverpool’un aleyhineydi. Yine de Liverpool’u seçtim zira bunun iyi bir nedeni vardı. O devirlerde nükleer fizikte iyi çalışmalar yapmak istiyorsanız siklotron denen bir hızlandırıcı makinenizin olması gerekiyordu. Polonya’da nükleer fizik alanını geliştirmek benim için bir tutkuydu ve siklotron yapmak için gerekli kaynaklarılde sikl bir tutkuydu ve bir şekilde siklçekece profesörümdü. Radyoaktivite Franda şekilde iyi olmadıkla bir şekilde elde etmeliydim. Ancak siklotronlar hakkında uzman olursam bunun çok faydası olacağını düşündüm. O zamanlarda James Chadwick Liverpool Üniversitesi’nde bölüm başkanıydı. Nobel ödüllü, nötronu keşfeden büyük bir fizikçiydi ve Liverpool’da bir siklotron yapıyordu ve şöyle düşündüm “Liverpool’da olmak için doğru zaman.” Liverpool’u seçmemin nedeni buydu. O tarihte bu kararımın hayatımı kurtaracağını bilmiyordum tabii.



9:19- 9:49: Hitler’in ses kaydı: “Dünyanın şimdiye kadar görmediği ölçüde silahlandık…Son beş yılda milyarlar harcadım ve Alman halkı artık bunun hangi amaç için yapıldığını bilmelidir…”

Rotblat: [Bilim dergisi] Nature’da Meitner ve Frisch’in füzyonun keşfi hakkındaki yazısını okuduğumda Şubat 1939’du. Kısaca bir uranyum atomunun nötronlarla çarpıştırıldığında ikiye bölündüğünü anlatıyorlardı. Bu süreçte daha fazla nötronun açığa çıkacağını düşündüm. O zamanlar ben de uranyum tarafından yayılan nötronlar üzerine bir araştırma yapıyordum. Şans eseri uranyum ve nötronlarla çalışıyordum. Söz konusu nötronları gözlemek için bir deney düzeneği kurmam fazla zaman almadı ve onları buldum. Bu gözlemi yapan biri olarak bunun nelere yol açabileceğini açıkça görebiliyordum. Bunun, hücre çekirdeğindeki enerjinin serbest bırakılmasına giden yolu açtığını, çünkü yeni nötronların başka füzyonlara neden olacağını, daha fazla enerji oluşturabileceğini ve çok büyük miktarda enerji açığa çıkartabilecek bir zincirleme reaksiyona yol açabileceğini görebiliyordum.

Ancak daha sonra idrak ettiğim bir şey daha vardı, eğer bütün bu enerji çok kısa bir sürede ortaya çıkarsa çok büyük miktarda enerjiye, büyük bir patlamaya yani atom bombasına sahip olursunuz. Atom bombası fikri neredeyse o anda aklımda oluşmuştu. Tarih 1 Şubat 1939’du. Ancak bu fikri bulur bulmaz unutmaya karar verdim. Kendimi insanlığa adamış bir bilim adamı olarak gördüğümden dolayı bir silah üzerine çalışma fikri benden çok uzak bir şeydi. Kesinlikle benim işim değildi. Bu sebeple aklımdan çıkarmaya çalışmıştım. Ama yapamadım çünkü diğer bilim adamlarının aynı ahlaki değerlere sahip olmayabilecekleri fikri beni korkutuyordu. Özellikle Alman bilim adamları beni endişelendiriyordu, çünkü bir fikir olgunlaşmışsa birçok bilim adamı buna sahip olacaktır ve gerçekte nötronların salınmasıyla ilgili bu gözlem, bu keşif konusunda benim çok önümde olan Juliot ve Curie’nin de aralarında bulunduğu birçokları tarafından yapılmıştı. Böylece Alman bilim adamlarının da aynı fikre sahip olabileceğinden ve Hitler’in idaresi altında bombayı yapabileceklerinden korkuyordum, savaş çıkacağını, Polonya’nın işgal edileceğini biliyorduk. Bombaya sahip olursa Hitler’in savaşı kazanmasından korkuyordum. Yine de bunun benim işim olmadığını hissediyordum. Bu içine düştüğüm ikilem benim için korkunç bir dönemdi, hayatımda yaşadığım en kötü zamandı. Ama sonuç olarak yaşamda sık sık gerçekleştiği üzere; eğer aklınızı başınıza toplayıp ne yapacağınıza karar veremezseniz harici koşullar ne yapmanız gerektiğini belirler. Bu sefer olan ise savaşın çıkmasıydı. 3 Eylül 1939’da Polonya’nın işgaliyle savaş başladı ve sonra Britanya girdi. Birkaç hafta içerisinde Polonya işgal edilmişti. Tüm Alman üstünlüğü gözler önüne serilmişti; buna ilaveten bombaya da sahip olması durumunda Hitler’in kesinlikle savaşı kazanacağı konusunda ikna olmuştum. Bu kesinlikle kabul edemeyeceğim bir şeydi çünkü bu demokrasinin sonu olurdu.

13:12-14:23: Hitler’in başka arşiv kayıtları:

“Dostum Goering’e Almanya’yı dünyadaki her türlü güce ve saldırıya karşı koruyacak bir hava kuvvetleri kurmasını söyledim. Dünyadaki en iyi tanklara ve en iyi uçaklara sahibiz.”

İngiliz Başbakanı Neville Chamberlain’in bir arşiv kaydı:

“Downing Sokağı 10 Numara’daki Kabine Odası’ndan konuşuyorum. Bu sabah Berlin’deki İngiliz Büyükelçiliği, Alman hükümetine, saat 11’e kadar güçlerini Polonya’dan çekmeye derhal başlayacaklarını ilan etmemeleri durumunda savaş halinin ortaya çıkacağını belirten bir nota iletti. Şimdi söylemek zorundayım ki böyle bir taahhütte bulunulmadı ve sonuç olarak bu ülke artık Almanya’ya ile savaştadır.”

Rotblat: O tarihte bombanın üzerinde çalışabilmek için mantıksal bir açıklama geliştirmiştim. Ve bu mantığın dayandığı kavram nükleer caydırıcılıktı; nükleer silahların günümüze kadar gelmesine neden olan aynı kavram. Bomba yapılabilirse ve Hitler bombaya sahip olursa bu durumda bombayı bize karşı kullanmasını engellemenin tek yolunun bizim de bombaya sahip olmamız ve misilleme tehdidinde bulunabilmemiz olduğunu düşünüyordum. Bu, bombayı yapmamız gerektiğine inancımın sebebiydi. Kullanmak için değildi – ve bu çok önemlidir – projeye geldiğim ilk andan beri benim fikrim bombanın hiçbir zaman kullanılmaması gerektiğiydi. Biz ona kullanımını engellemek için, Hitler’in bombayı bize karşı kullanmasını engellemek için ihtiyaç duyuyorduk. İşte bu sebepten dolayı projede çalışmaya başladım.

Michele Ernsting: Peki bu konudaki gerçeği idrak ettiğinizde düşünceleriniz ne oldu?

Rotblat: Nükleer caydırıcılık konusundaki görüşümün çılgınlığını fark etmem çok zamanımı almadı. Bunun yanlış olduğunu kısa sürede fark etmiştim. Çünkü caydırıcılık mantıklı insanlarda işe yarar. Mantığın sesini dinlerseniz işe yarar. Ancak Hitler mantıklı değildi. Caydırıcılık görüşümün Hitler’de işe yaramayacağı konusunda ikna olmuştum. Ama bunu fark etmeden önce bir süre geçmesi gerekti.

15: 57- 16:26: İngiliz Başbakanı Winston Churchill’in arşiv kaydı: “Şu an, herkesin canını dişine takıp her türlü gayreti göstereceği bir an değil mi? Eğer savaş kazanılacaksa askerlerimize ihtiyaç duydukları silah ve mühimmatı sürekli artan miktarlarda temin etmeliyiz. Daha fazla uçak, daha fazla tank, daha fazla mermi, daha fazla silaha sahip olmalıyız, hem de en kısa sürede. Bu hayati öneme sahip mühimmata kaçınılmaz derecede ihtiyaç var. Amacımız muharebeyi kazanmak değil, harbi kazanmaktır.”

Rotblat: İngiltere’de çalışmaya başladık ve 1940-41’de bombanın bilimsel açıdan yapılabilirliğini kanıtladık. Çalışacağını kanıtladık, ama çalışabilmesinin büyük miktarda teknolojik çaba gerektireceği sonucuna da vardık. Ve sonuç olarak 1941’de durma noktasına geldik, çünkü Britanya’nın savaşın ortasında bu büyük girişimi karşılayabilecek gücü yoktu. Daha sonra Britanya’dan Amerika’ya başka bir iş için giden bir arkadaşımız Amerikalı arkadaşlarıyla, bilim adamlarıyla, bulguları konusunda konuşmuş. İşte bu Amerikalılara yolu açtı. Birden bire bir şey yapmaları gerektiğinin farkına vardılar. Kısa bir süre sonra Pearl Harbour baskını oldu, Amerika savaşa girdi ve tabii ki görüşleri tamamen değişti. 1942’de çalışmaya başladılar.

17:32- 18:04: Şimdi Başkan Franklin D. Roosevelt’in arşiv kaydını dinliyoruz:

“Japonların 7 Aralık 1941’de gerçekleştirdiği sebepsiz ve alçakça saldırıdan sonra Kongre’den ABD ile Japon İmparatorluğu arasında savaş hali bulunduğunu ilan etmesini istiyorum.”

Rotblat: O zamanlarda Amerikalılar İngiliz bilim adamlarının işbirliğine ihtiyaçları olduğunu biliyorlardı çünkü onlara yardımı dokunacak ölçüde iş yapmıştık. Her nasılsa kendimi Amerika’ya gidip onlara katılmak üzere davet edilmiş kişilerin arasında buldum.

Los Alamos, New Mexico kesinlikle olağanüstü bir yerdi. Genç bir bilim adamı olarak bence bir cennetti. Sürekli zorluklarla karşılaşmaya alışıktık – pahalı aygıtlara erişimimiz yoktu – burada ise kendimizi paranın kesinlikle sorun olmadığı bir yerde bulmuştuk! Bir siklotrona ihtiyacınız varsa, ki bu benim için başarının zirvesiydi, bir istek formu yazmanız yeterliydi! Bir başka husus da, kendinizi daha önce sadece kitaplarda okuduğunuz kişilerle, kahramanlarınızla, örneğin Niels Bohr gibi kişilerle konuşurken bulabilmenizdi. Yemeğe oturduğunuzda Nobel Ödülü kazanmış insanlarla konuşuyordunuz. Bu benim gibi genç birisi için çok önemliydi. Tabii bu açıdan çok mutluydum, normal olarak da böyle bir ortamda çalışmaktan dolayı çok mutlu olmalıydım.

Yine de en başından itibaren mutsuzdum. Mutsuzdum çünkü bombayı yapmanın ne kadar zor olacağını ve bomba için gerekli malzemeyi üretmenin ne kadar korkunç bir çaba gerektireceğini fark etmem çok zaman almamıştı. Kendi kendime düşündüm, Amerika Birleşik Devletleri’nin tüm bu teknik üstünlüğüne rağmen ve bombalanmadığı halde bombayı yapması bu kadar uzun süre alacaksa, bu durumda Almanların içinde bulundukları koşullarda, sabah akşam hava akınları altında bombayı yapabilmelerinin mümkün olmadığına karar verdim. Ve düşündüm, Almanlar bunu yapamayacaksa, burada ne arıyorum? Burada olmamın tek sebebi Almanların bu bombayı bize karşı kullanmasından korkmamdı. Bunun artık gerçekleşmeyeceğini gördükten sonra neden burada kalayım? Yine de kaldım ve kalış sebebim bunun yeni bir şey, yeni bir keşif olmasıydı. Ve yeni bir şey ortaya çıktığında başka hangi yolların buraya vardığını bilemezsiniz, belki Almanların bir kısa yol bulabileceklerini düşündüm; bunu ihmal edemezdim. Uzak bir olasılıktı ama bunu ihmal edemezdim ve bu sebeple kaldım. Ancak yine de mutsuzdum. Çünkü hâlâ yapmak istemediğim bir şeyi yapıyordum.

Michele Ernsting: Artık devam edemeyeceğinize karar verdiğiniz dönüm noktası neydi?

Rotblat: Dönüm noktası 1944’ün sonuydu. İngiliz grubunun başı Chadwick Washington’a gitmişti, ancak zaman zaman Los Alamos’a gelip bizi ziyaret ederdi. Kasım 1944’te bir gün Los Alamos’a geldi ve Almanların kendi (atom bombası) projelerinden vazgeçtiklerine dair istihbarat aldığını söyledi. Gerçekte ise çok daha önce vazgeçmişler, fakat bunu bilmiyorduk. Bunu söylediğinde Almanların bu iş üzerinde çalışmadığına dair kesin delilim oluyordu, ona açık açık söyledim, projeyi bırakıyorum.

Michele Ernsting: Tepki ne oldu? O zaman için Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük güvenlik riski olmuş olmalısınız?

Rotblat: Tepki olağanüstü oldu! Evet, bunu asla unutmayacağım. (Chadwick’e) İstifa edeceğimi söyledim. “Peki, tamam” dedi. Benim gerekçelerime katılmıyordu ama görüşlerime saygı duyardı. İstihbarattakilere ayrılma kararımı ileteceğini söyledi. Sonraki gün onunla buluştum ve yüzünden bazı şeylerin çok yanlış gittiğini okuyabiliyordum. Sebep daha sonra yavaş yavaş ortaya çıktı, Amerikalılar benim casus olduğumu, Sovyet casusu olduğumu düşünüyorlardı. Beni arkadaşlarıma projeden ayrılış sebebimi söylememem konusunda zorladılar; çünkü bunun morallerini bozabileceğini düşünüyorlardı. Biraz yaramaz olduğum ve kurallara pek uymadığım için, -kuralları sevmem-, ellerinde bana karşı kozları vardı. Açıkçası eğer isterlerse beni tutuklayabilirlerdi. Arkadaşlarımla hiçbir bağlantım yoktu. Onlara yazamıyordum çünkü mektuplarım sansürleniyordu, böylece Aralık 1944’ten Ağustos 1945’e kadar geçen sürede projede ne olduğu konusunda bir fikrim olmadı…

23:10- 23:37: atom bombasının patlama sesi …

23: 38- 24:0:Ve sonra ABD Başkanı Harry Truman’ın sözlerini duyuyoruz: “Dünya ilk atom bombasının Hiroşima’ya, askeri bir üsse atıldığını öğrensin. Almanlara karşı keşif yarışını kazandık. Bunu savaşın ıstırabını azaltmak; binlerce ve binlerce genç Amerikalının hayatını kurtarmak için kullandık, Japonya’nın savaş gücünü tamamen yok edene kadar da kullanmaya devam edeceğiz.

Rotblat: Bu, BBC’nin Hiroşima’nın yok edilişini anons ettiği, bu konu hakkında ilk defa bilgi aldığım zamandı.

Michele Ernsting: Ve tepkiniz?

Rotblat: Şok, korku. Çok kötü bir andı çünkü hâlâ umudum vardı. Öncelikle hiç çalışmayabileceğini düşünüyordum. Her şey yalnızca spekülasyondu. Çalışmama ihtimali vardı ancak çalıştı. Daha sonra umut ettim, çalışsa bile sivil halk üzerinde kullanılmazdı. Ancak kullandılar. Şok olmuştum. Gelecekteki gelişmelerden korkuyordum.

24:39-25:43: Bombayı atan pilotlardan birinin arşiv kaydı:

“Bombanın uçaktan ayrıldığı andan patladığı ana kadar 53 saniye geçti, bu bombardıman yüksekliğini kat ettiği süredir, 53 saniye. Bu bize dönüş için yeterli zamanı verdi. Tam dönüşümüzü tamamlamış ve düz uçuşa başlamıştık ki sanki birisi uçağı yakaladı ve sıkı bir şekilde salladı; çünkü şok dalgası geldi. Bu, hissetmekten dolayı mutluluk duyduğum bir şeydi çünkü bir yıldan fazla bir süre bu bombanın üzerinde çalışıldıktan sonra bana bir anlık rahatlama sağladı, çünkü uçağı döndürürken geçen o 53 saniye boyunca çalışacak mı yoksa çalışmayacak mı diye düşündüm. Ve bize çarpan şok dalgası çalıştığının işaretiydi. Bu nedenle başarıya ulaşıldığını hissettim.

Rotblat: Neler olacağını görebiliyordum. Niels Bohr beni ikna etmişti. Onunla sık sık konuşurdum. Amerika’nın Sovyetler Birliği’ni nükleer enerji üzerinde işbirliği yapmaya zorlamak yerine bombayı kullanmasının sonuçlarının neler olacağını ön görmüştü. Bir silahlanma yarışı olacaktı. Rusların hiç bir şey yapmadan durmayacağını görebiliyordunuz. Onlar da bombayı geliştireceklerdi ve sonra hepimiz hidrojen bombasını öğrendik. (Niels Bohr’dan) Yaklaşmakta olan silahlanma yarışını biliyordum ve bu beni gelecek hakkında endişelendiriyordu.

26:24-26:44:Amerikalı General Douglas MacArthur’un konuşma kaydını dinliyoruz:

“Sovyetler Birliğinin bizim hareketlerimize karşılık vereceği muhakkak değildir. Kobra yılanı gibi, her yeni düşman da askeri ve sair güçlerin dünya çapında kendi lehinde olduğu hissine kapıldığı takdirde hücuma kalkar.”

Rotblat: Ve bu nedenle bunun gerçekleşmesini durdurmak için bir şeyler yapmam gerektiğine karar verdim.

Michele Ernsting: Bunun tamamen farklı bir dünyanın başlangıcı olduğunu görebiliyor muydunuz?

Rotblat: Söylemeliyim ki, evet, bunu görebiliyorduk, ancak insan ırkını tehdit edebilecek bir düzeye geleceğini düşünmüyordum. Bir şehri yok edebileceğini biliyordum, ancak insan ırkını tehdit edebilmek için bu bombalardan yüz binlercesine gerek vardı. Ve bir an için bile bunlardan yüz binlercesine neden ihtiyacımız olabileceğini hayal bile etmemiştim. Hangi amaçla? 1945’te bile, gerçekleşmesine rağmen bu safhaya erişeceğine inanmıyordum. Yirmi otuz yıl gibi bir sürede bu kadar silaha sahip olduk ve insan ırkı tehdit altında kaldı.

27:42- Amerikan Başkanı John F. Kennedy’nin bir ses kaydı:

“Nükleer silahlar o kadar yıkıcı ve kıtalararası füzeler o kadar hızlı ki gerçekte kullanım olasılığının artması veya ani değişiklikler barış için kesin tehdit olarak algılanabilir. Uzun yıllardır hem Sovyetler Birliği hem de Birleşik Devletler, bu gerçeğin farkında olarak, bu stratejik nükleer silahları, bazı hayati mecburiyetler olmadıkça; kullanılmamalarını garanti eden hassas dengeyi bozmadan büyük bir dikkat ile yerleştirmişlerdir. Galibiyetin meyvelerinin küllerden oluşacağı dünya çapında bir nükleer savaşa yol açacak gereksiz veya erken hareketlerde bulunmayacağız. Ancak, böyle bir riskle karşı karşıya kalınması halinde de bunu göğüslemekten asla kaçmayacağız.”

Michele Ernsting: İlk atom bombasının yapılmasından bu yana nükleer güçler MAD diye kısaltılan “karşılıklı yok olma garantisi” denen hassas dengeyi daha sonra görüldüğü üzere sayısız kere bozmuşlardır. Sonrasında bizi neyin beklediğini açıkça görebildiğimiz halde, sürekli olarak eşiğe geliyoruz. Silahsızlanmaya yönelik uluslararası anlaşmalara rağmen, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok ülke, nükleer stoklarını genişletmeye devam ediyor.

Çeviren: Evren Dağlıoğlu

SS ile Gezi

DÜSÜNCE ve HIRS

teşekkürler, Uğur SÖZER  kardeş,

 

Doğulu bir düşünür Halil Cibran

İlle de “Halil Cibran” diyen Teri Roditi’ye “peki” dedim. Aslında
Halil Cibran, tanınması gereken bir şahsiyet. Kimbilir belki de
biliyorsunuzdur. Ama bilmiyorsanız, mutlaka okumalısınız. Anahtar
Kitaplar Yayınevi’nden “Halil Cibran”ı bulabilirsiniz.

20. yüzyılın ikinci yarısında Lübnanlı Halil Cibran Batı dünyasının
en çok sözünü ettiği Yakın Doğulu bir şair ve düşünür.

Halil Cibran, 1883 yılında Bechari’de doğdu. 12 yaşındayken
ailesiyle birlikte Amerika'’a göç etti. Kendi ısrarı üzerine
yükseköğrenimini Beyrut’taki El Hikmet Medresesi’nde bitirdi. 1902
yılında bir daha hiç dönmemecesine Lübnan’dan ayrıldı. 1918′de ilk
kitabı “Deli” yayınlandı. 1923′de “Ermiş” basıldı. Bu kitabıyla adı
bütün dünyaya yayıldı. Cibran’ın bütün kitaplarında bir “öğreten”
bir de ondan “öğrenenler” var.

Ermiş’te de öğreten Kul El Mustafa, on iki yıldır yaşadığı Orphalese
kentinden ayrılmak üzereyken halkın ondan bir isteği olur; onlara
erdiği gerçeği anlatmasını ister. El Mustafa da halkın öğrenmek
istediği çeşitli konular hakkında konuşmalar yapar. İşte bu
konuşmalardan birkaçı;

“… bize Düşünce ve Hırs’tan söz ed, dedi:

Ve El Mustafa yanıtladı:

Çoğu kez ruhlarınız bir savaş alanı gibidir ve burada düşünceniz ve
yargılamanız, hırs ve doyumsuz iştahınızla mücadele içindedir.

Keşke elimden gelse de, içinizdeki unsurların ahenksizliğini ve
rekabetini birliğe ve ahenge çevirerek ruhlarınıza huzur ve barışı
koyabilsem.

Fakat, kendiniz barışı ve içinizdeki unsurları sevmedikçe benim
elimden ne gelir ki? Düşünceniz ve hırsınız, engin denizlere açılmış
olan ruhunuzun dümeni ve yelkenleridir.

Eğer dümeniniz ya da yelkeniniz kırılacak olsa, bocalayıp çarpmaktan
ya da denizin orta yerinde çakılıp kalmaktan öte hiçbir şey
yapamazsınız.

Çünkü düşünce kendi başına buyruk kesilirse, bağlayıcı olur, ve
hırs, yönetimsiz kalırsa, kendi sonunu getirinceye dek yanacak bir
aleve benzer.

Bu nedenledir ki, bırakın ruhunuz düşünceyi hırsın doruklarına dek
yüceltsin ki, orada şarkısını söyleyebilsin.

Ve bırakınız ruhunuz düşünceyle hırsınızı yönetsin, ki hırsınız,
kendi küllerinden her gün yeniden doğan Anka Kuşu gibi, her gün
kendi bozgunundan yeniden doğarak yaşayabilsin.

Dikkate almanızı dilerim ki, yargılarınızı ve doyumsuz iştahınızı,
evinize gelen iki konuk gibi karşılayasınız. Konuklarınızdan birini
ötekinden üstün tutmayacağınız kuşkusuzdur; çünkü birinin öbürüne
yeğlenmesi halinde her iki konuk da sevgisini ve inancını yitirir.

Tepeler arasında, beyaz kavak ağaçlarının serin gölgeliğinde oturur,
uzaklardaki tarlalarla çayırların huzur ve sükunetini paylaşırken,
bırakın yüreğiniz sessizce, Tanrı düşüncenin içinde dinleniyor tesin.

Ve ne zaman ki fırtına kopar, sert rüzgarlar ormanı sarsar ve
yıldırım ve şimşek gökyüzünün görkemini ilan eder… İşte o zaman
bırakın yüreğinizürpererek “Tanrı hırsın içinde deviniyor” desin.

Ve Tanrı’nın evreninde bir soluk ve Tanrı’nın ormanında bir yaprak
olduğunuz içindir ki, sizler de düşüncenin içinde dinlenip hırsın
içinde devinmelisiniz.

… Bize Dostluk’tan söz et, dedi.

Ve El Mustafa yanıtladı:

Dostunuz, sizin karşılığını bulmuş ihtiyacınızdır.

O, sizin sevgiyle ekip teşekkürle biçtiğiniz tarlanızdır.

Sizin sofranız ve ocakbaşınızdır.

Çünkü siz ona aç koşar ve huzura kavuşabilmek için onu ararsınız.

Dostunuz size aklından geçenleri açıklarken, kendi aklınızdan geçen
ne “hayır” ne de “evet”i ona söylemekten korkmayınız.

Ve o sustuğunda yüreğiniz onun yüreğini dinlemeyi sürdürsün.

Çünkü sözcükler olmasa da dostluklarda tüm düşünceler, tüm istekler,
tüm umutlar doğar ve açıklanamayan bir mutlulukla paylaşılır.

Dostunuzdan ayrı düştüğünüzde üzüntüye kapılmayın;

Çünkü dostunuzun en beğendiğiniz yanı yokluğunda daha bir
belirginleşir, tıpkı dağın tırmanana değil, ovadan bakana daha açık
göründüğü gibi.

Dostluğunuzda, rhsal derinliğin artırılmasından öte bir amaç olmasın.

Çünkü kendi gizemini çözümleyebilmekten öte bir şeyler arayan sevgi,
sevgi değildir; öne sürülmüş bir ağdır ki bununla yalnızca yararsız
olan yakalanır.

Ve bırak senin en iyi neyin varsa dostunun olsun.

Eğer dostun senin içindeki denizin alçalacağını bilmek zorundaysa,
bırak yükseleceğini de bilsin.

Yalnızca zaman öldürmek için aranılan dost, nedir ki:

Çünkü o, sizin ihtiyacınızı karşılamak içindir, yoksa anlamsız
boşluğunuzu değil.

Ve dostluğunuzun uyumunda bırakın kahkahalar yükselsin ve zevkler
paylaşılsın.

Çünkü kalbiniz, küçük şeylerin üstüne düşen çiğ damlalarında kendi
aydınlığına erişir ve yeniden hayat bulur.

ALINTI


 

SS ile Gezi

SORF YAPALIM MI??

SORF MERAKLILARINA
Sakin bir koyunda aralıksız esen rüzgarı, dalgasız denizi ve sığ sahili, dünya sörfçülerini Alaçatı’

45 yıldır Ilıca’daki yazlığına gelen İzmirli Ayşe Kara, değişimden rahatsız olanlardan; ‘’Dışarıdan gelenler Alaçatı’yı kendi ortamlarına çevirdiler. Dokunun onlar sayesinde korunabilmesi harika… Ancak ben bir köye, şık şık giyinip, antrekot a la bilmem ne yemeye gitmek istemiyorum. Sokakların gözlemeci dolması da şart değil ama buranın yerlisiyle diyalog kurabileceğim mekanlar da olsun isterdim. Alaçatı’nın şık ve pahalı bir köy olması normal mi?’’

Bugün bir SİT alanı olan Alaçatı’nın özgün mimarisini korumak, bir eğlence değil dinlence merkezi olarak kalmasını sağlamak, ses ve görüntü kirliliğine engel olmak ve burayı bir turizm kasabası çizgisinde yaşatırken bir taraftan da halkının geçimini sağlamasına ve gelişimine katkıda bulunmak için 2001’de kurulan Alaçatı Koruma Derneği’nin yaptığı anketin sonuçları ilginç. Ankete katılanların birçoğunun buraya gelmesinin ilk nedeni sörf. Alaçatı’ya birkaç kez gelenler buranın ciddi bir bozulma tehdidi altında olduğuna inanıyor ve hayal kırıklığına uğradıklarını söylüyorlar. Çoğunluk ses kirliliği ve pahalılıktan şikayetçi. Yerli turistler yemekleri kaliteli bulurken fiyatları ‘’İstanbul fiyatı’’ yabancılarsa ‘’Avrupa fiyatı’’ olarak tanımlıyor. Zaten aşırı kalabalık olan sokaklara masaların konması ve alışverişe yönelik özgün ürünlerin azlığı anketin diğer sonuçları. Birçoğunun son sözü ise; ‘‘Alaçatı, Bodrum’a benzemesin.’’

Su’dan’ın sahibi Leyla Tabrizi’nin de endişeleri var; ‘‘Bugün Alaçatılı’nın malının mülkünün değerlenmiş olmasının yanında bu halka bir katkımız yok. Restoranımdaki ekip İstanbullu çünkü Alaçatılı’nın artık çalışmaya ihtiyacı yok. Oysa İstanbul’dan bu kadar göç alan bir kasabada eğitime ve kültüre de katkımız olmalıydı. Bugüne dek bilgisizlikten toprağı işleyememişler, oysa şimdi tarım üzerine eğitilebilmeleri için bir fırsat var.’’

Alaçatılı Murat Gençalp 35 yıl nakliyecilik yaptıktan sonra, ekonomik sıkıntıya düşünce Kemalpaşa Caddesi üzerinde Keyif Bar’ı açmış. Büyük birayı 3 YTL’ye sattığını gururla söylüyor. ‘’Alaçatılı genç jenerasyonun ekonomisi üretime değil ranta dayalı. Fare yuvalarını, eşek damlarını milyarlara satıp paraları yerken iyiydi, şimdi bıyık bıyığa kıraathanelerde, tembelhanelerde oturanlar bu değişime ayak uydurmakta zorlanıyorlar. Eskiden kapılarımızı açık bırakırdık, şimdi hırsızlık vakaları oluyor.’’

YOK SATAN LAVANTA

1980-2001 yılları arasında uyuklayan bir kasaba olan Alaçatı’nın ilk ve en güzel otellerinden biri olan Taş Otel’de, Alaçatı Koruma Derneği Başkanı İbrahim Topal ve otelin sahibi Zeynep Öziş ile sohbet ediyoruz. Farklı bir hayat arayışıyla, kentlerdeki kariyerlerini bırakarak buraya gelen çoğu kadın işletmecinin arasında, Alaçatı tutkusu her halinden belli Zeynep Öziş, derneğin en etkin üyelerinden. Bir dönem profesyonel turist rehberliği yapmış olan Zeynep Hanım, kendi mekanı gibi kasabaya yakışır restorasyonlar için her isteyene yol gösteriyor ve ince zevkiyle dekorasyonda önerilerde bulunuyor. Hatta, taş evlerini kısmen yıkıp, betonarme bir pansiyon yapmaya niyetlenen ve dernek tarafından bu kararından vazgeçirilen Şaşmaz ailesinin pansiyonundaki renkler ve hoşluklar da onun eseri. Ayrıca kışın kasabanın çocuklarını Efes gibi antik kentlere götürüyor, onlara dış dünyanın kapılarını açıyor.

Eski Alaçatı Belediye Başkan Yardımcısı Vekili ve bugün dernek başkanı olan İbrahim Topal, yeni bir Alaçatı yaratma gayreti içinde, sadece turizmin değil tarımın da önemine inanıyor. ‘’İklimi, temiz havası, rüzgarı… Alaçatı’da tarım yapmak için her imkan var. Ayrıca bu dokuya uygun ürünlerin üretilmesi ve satılması turizmi desteklemesinin yanısıra, iki aylık yaz sezonunun dışında kışın halkın geçim kaynağı olacaktır. Çeşme anasonu artık neredeyse hiç üretilmiyor. Koruma altındaki 100 ağacın dışında sakız ağacı kalmadı. Dernek olarak, emekli Selahattin Bey’i meydanda, lavanta, kekik, adaçayı ve karabaş otu satması için yönlendirdik. Şimdi lavanta yok satıyor. Örnek üretici seçilen Deveci armudunun mucidi Lütfü Deveci yeni armut ağaçları dikiyor.’’

Dernek, son birkaç yıldır Alaçatı’daki tarımla ilgili yavaş ve emin adımlar atıyor, tanıtım broşürleri hazırlıyor, okumak isteyen gençlere burs sağlıyor, Alaçatılı kadınların ürünlerinin pazarlanmasıyla ilgileniyor… Ancak yerel yönetimlerin desteği hálá eksik. Zeynep Hanım’a göre Alaçatı’nın bozulmamış olarak bugüne gelebilmesi bir şans. ‘’Aslında bu bilinçli bir koruma değildi, ekonomik sıkıntıyla birlikte yapılaşma olmadığından kasaba böyle kalabildi. Popülerleştikçe sandalyesini boyayan kaldırıma koydu. 250 yatak kapasitesinin yanında, sandalye sayısı 1500’e çıktı. Büyük masrafların ve heveslerin sonunda hayal kırıklığına uğrayanlar ise buraları parası olan ama Alaçatı’nın ruhunu hissedemeyenlere devrettiler. Oysa inşaatın kontrol altına alındığı, gelişigüzel satışın olmadığı, barların, diskoların bulunmadığı bir yerdi hayal ettiğimiz. Her isteyen bu tablonun içinde yer alamamalıydı.’’

Türkiye’nin en önemli sörf merkezi

Geç keşfedilmesine rağmen Alaçatı, yerli sörfçülerin yanısıra dünya sörfçülerinin de önemle üzerinde durduğu bir bölge. Sakin bir koyda yer almasına rağmen, aralıksız esen rüzgarı, dalgasız denizi ve 1.5 kilometrelik sığ sahiliyle, sörfü yeni öğrenenler kadar bildiklerini ilerletmek isteyenler için, Türkiye’nin en önemli sörf merkezlerinden. Çeşme’nin yazı sayfiyeciler ve tatilciler için temmuz ve ağustos aylarıdır. Sörf sezonu ise, nisanda başlar ve ekimin sonuna dek sürer. Alaçatı’nın güneyindeki rüzgarlı koyda birçok sörf okulu var. Bu merkezlerde, sörf dersleri almak, sörf ekipmanı kiralamak ya da kendi ekipmanını depolamak mümkün: Alaçatı Windsurf ve Yelken Kulübü 0232 716 61 61, ASPC 0232 716 66 11, Planet Windsurfing 0232 716 66 11, Surf & Action Center 0232 716 88 16, Club Mistral 0232 716 97 47, TTA Windsurf Okulu 0232 716 02 65, Fun System 0232 716 87 45, ORSA 0536 204 79 84.

İstanbul Büyük Çekmece’de açılan ve sörf derslerine başlayan Myga Surf Club’ın (Hacimemiş Mah. Çark yolu No:39, 0232 716 64 68, www.myga.com.tr), Alaçatı’daki kafe- bar’ı, sörfçülerin uğrak yeri. Bar, geceyarısına kadar açık ve haftasonları bahçede dans ediliyor. Eylülde açılacak olan Shaka (Alaçatı Surf Bar, 0232 716 66 11), ‘’Türkiye’nin ilk sörf barı’’ olacak.

Alaçatı’nın en yakın plajı, kasabaya dört kilometre uzaklıkta. Alaçatı koyunun suyu, Ilıca ve Boyalık denizinden daha soğuk. Burada, deniz kıyısında beş yıldızlı Majesty Süzer Otel ile Viya Beach Club-Restaurant (Çark Plajı, 0232 716 00 00) var. Viya, gündüz beach club, akşam restoran- bar. Araya sıkışmış kumsal ise Alaçatı Halk Plajı. Buradan itibaren koy boyunca sörf okulları sıralanıyor ve 5 yıldızlı bir otelin inşaatı sürüyor. Çeşme’ye devam eden yol üzerinde koyun en büyük beach club’ı Mavi Bayraklı Seaside (Piyade Kumluğu, Liman Mevkii, 0232 716 98 99) ve içinde İnside gece kulübü ile restoran Naci Usta bulunuyor. Seaside’dan Çeşme’ye devam eden yol üzerinde, ıssız ve güzel ancak ulaşılması zor koylar var.

ALIŞVERİŞ

Cumartesileri kurulan Alaçatı pazarında, sabah saatlerinden günbatımına kadar, taze sebze, meyve, giyim ve yerli dokumalar satılıyor. Pazaryeri Camii’nin önündeki meydanda ise, hem cumartesi hem de pazar günleri, sabahtan günbatımına kadar Alaçatı Antika Pazarı kuruluyor. Hacı Memiş Mahallesi’ndeki Alaçatı Arts & Crafts (Tuhafiye Sok. No:6, 0232 716 02 46), gerek görkemli mimarisi gerekse ender rastlanan ürünleriyle, Alaçatı’ya yakışan, kimlikli bir mekan. Bu eski Rum evinin bir odası, bugün seramik fırınının da bulunduğu bir atölye. Haftada iki kez seramik dersleri veriliyor. Eve avludan giriliyor. Keçe, ipek peştamal özel dokunmuş havlular, dış cepheye monte edilen Osmanlı kuş evleri, yemek takımları, tornada çekilmiş kaseler, hediyelik eşyalar var. Mutfak ve banyo fayansları için özel sipariş alınıyor.

Yüzde yüz ketenden her şey; masa örtüleri, nevresimler aksesuvarlar Ayşe’nin Dolabı’nda (Kemalpaşa Cad. No:117, 0232 754 59 77, www.lin.com.tr). Adı üstünde Zeytin vs. (Pazaryeri Camii altı. No:15/ B, 0232 716 03 20, www.zeytinvs.com), yani zeytin ve zeytinle ilgili her şey… Metin Tamcı’nın, atölyesinde doğal ve şifalı taşlarla yaptığı takılar 1001 Antik’te (Kemalpaşa Cad. No:111, 0232 716 97 93). Tatlı Bulgar göçmeni Şerike’den ya da akşamları Metin Bey’den, burcunuza uygun taşa ve taşların ne tür hastalıklara iyi geldiğine dair bilgi alabilirsiniz.

Kemalpaşa Caddesi üzerinde her akşam kurulan açık hava pazarı Çatladı Kapı Çarşısı’nda çok özgün ürünler olmasa da, bazı standlarda da hoş parçalar bulabilirsiniz.

Tütün tarlaları yavaş yavaş yerini yeniden bağlara bırakıyor. Gıda mühendisi Şenay ve Olcay Gemici çiftinin, sadece Alaçatı bağlarında üretilen üzümlerden yaptıkları şaraplardan, Alaçatı Şarapçılık’ta (Değirmenler karşısı, Uğur Mumcu Cad. No:38/A, 0232 716 67 85), tadabilir ya da satın alabilirsiniz. Geceyarısına kadar açık.

YENİ… YENİ… YENİ

Çocukluğundan beri bir kitapçı dükkanının hayalini kuran Cary, eşinin işi nedeniyle İngiltere’den gelip İzmir’e yerleşince, iki yaşındaki oğlunu yuvaya vermek yerine, Alsancak’ta çocuk kitapları satan bir yer açar ve zaman içinde burada çocuklara yönelik aktiviteler düzenler. İzmirli ailelerin artık yakından tanıdığı Cary ve Doug Cohrane’in, özellikle Çeşme’ye yazlıklarına gelen müşterilerinin isteği üzerine Alaçatı’da açtığı Club Elma Çocuk Aktivite Merkezi (Kemalpaşa Cad. No:88, 0232 716 04 46, www.elmabookhouse.com), 26 Haziran’dan 4 Eylül’e, hem çocukların hem de yetişkinlerin keyif alacağı çeşitli programlar sunuyor. Sempatik Cohrane çifti ile canayakın Türk ekibinin, her yaş grubu için seramik boyama ve çamur çalışmaları, 4- 6 yaş grubu için İngilizce dersleri, 2- 6 yaş grubu için resim ve boyama çalışmaları var. Ayrıca iki lisanlı, kasetli kitaplar, eğitici oyunlar, Türkçe ve İngilizce çocuk kitapları, yetişkinler için Avrupa’da ‘’Top 20’’ye seçilmiş tüm kitaplar burada satılıyor.

MOLA

Yaz sezonu başladığında ilk yapılacaklar listesinin başında, Çeşme’yle özdeşleşen Alaçatılı Şen Turşucu Özdemir’e uğramak vardır. Yazlık evlerin çürümüş ahşap kapıları ve pencereleri açılmadan, bozuk su pompaları için tamirci çağrılmadan önce o aranır. 35 yıldır peşinden koşan müşteriler, bir ritüelmişçesine, tertemiz mermer tezgahının üzerinde turşuları hazırlayışını kendilerinden geçerek seyrederler. Temizliği ve sirke yerine limon kullanmasıyla ün salmış Şen Turşucu, saat 13.00’ten itibaren Alaçatı’nın girişinde, ışıkların köşesinde. 0532 490 19 73

YAZARIN SEÇİMİ

Alaçatı’nın kendi halinde bir kasaba olduğu zamanki görüntülerini Pazaryeri Camii’nin civarında ve Hacı Memiş Mahallesi’nde bulacaksınız. Zemininde iri, siyah beyaz çakıltaşlarıyla yapılmış geometrik süslemelerin bulunduğu Pazaryeri Kahvesi’nde Alaçatılılar’la sohbet etmek, hava karardıktan sonra Can Pastanesi’nin limonlu dondurmasını yiyerek, Hacı Memiş Mahallesi’nin ıssız, taş sokaklarında dolaşmak, umarım bundan iki yıl sonra nostaljiyle anılacak bir Alaçatı deneyimi olmaz.


Taş evler turizmin hizmetinde

NEREDE KALINIR?

Tutku, zeka ve ince bir zevkle, Taş Otel (0232 716 77 72, www.tasotel.com) olarak yeniden hayat bulan, 150 yıllık bu güzelim Rum evi, bugün her metrekaresiyle Alaçatı’ya yakışır bir mekan. Sahibesi, Alaçatı’ya kalbini vermiş, adımlarını buranın turizmine ve halkına faydalı olmayı düşünerek atan Zeynep Öziş. Sadeliği, beyaz ve mavinin muhteşem uyumu, yüksek tavanlı odaları, hayat fışkıran bahçesi, havuz başındaki rahat şezlongları, asmaların altındaki terası ve enfes köy kahvaltısıyla, Taş Otel, dört dörtlük bir Alaçatı deneyimi demek.

Alaçatı’nın samimi işletmecileri Zeynep ve Arif Şedele çiftinin, cumbalı taş oteli Sakızlı Han (0232 716 61 08, www.sakizlihan.com), sade ve konforlu odaları, sakız ağacının gölgelediği küçük bahçesiyle hoş bir seçenek. Havuzlu, bakımlı bahçesi, beyaz tül perdelerin ve oturma gruplarının bulunduğu huzurlu verandaları, geniş, şık ve modern odalarıyla, eski bir Rum evinden dönüştürülen O Ev (0232 716 61 50, www.o-ev.com), Alaçatı’nın en şık otellerinden.

PANSİYON DA VAR

Üç katlı bir Alaçatı evi olan ve özellikle yüksek tavanlı, ahşap, geniş odaları ve cibinlikli yataklarıyla dikkat çeken Beyaz Han (0232 716 84 53, www.beyazhan.com), kasabanın yeni konaklama seçeneklerinden. 150 yıllık taş bir evden dönüştürülen, beş odalı Sailors Otel (0232 716 87 65, www.sailorsotel.com), yüksek tavanlı, ahşap döşemeli odalarıyla, sade ve şık. Alt katında Orta Kahve var. Alaçatı’da şık, küçük otellerin yanısıra mütevazı pansiyonlara pek rastlanmamasına karşın, bu tarz konaklama hiç yok da değil. Ancak fiyatlarda çok büyük fark olmamasını şaşırtıcı bulabilirsiniz. Sekiz yıl önce Almanya’dan gelerek Alaçatı’ya yerleşen ve misafirlerini seçerek aldığından, kapısında davetkar hiçbir levha bulundurmayan Antje’nin pansiyonu Lemon (0232 716 65 49), dört odalı bir taş ev. İzmirli Tuğba Hanım’ın, bembeyaz taş odaların bulunduğu Fesleğen Otel’in (0232 716 82 80) altındaki kafesinde, köy kahvaltısı, havuçlu kek, cheesecake ve çok iddailı olduğu limonatadan tadabilirsiniz.

Henüz bakirliğini koruyan Hacı Memiş Mahallesi’nde açılan ilk konukevi olan Adaçatı Konukevi (0232 716 77 63), 100 yıllık, küçük bahçeli, dört odalı bir taş ev. Yıl boyunca açık olan Otel Alaçatı (0232 716 99 56), bahçeli ve havuzlu. Alaçatı’da bugüne dek çoğunlukla dışarıdan gelenler taş evleri restore edip otele dönüştürürken, kasabada ev pansiyonculuğu yok gibiydi. Oysa şimdi Alaçatılılar, taş evlerini satmak ya da yıkmak yerine turizme açıyorlar. Alaçatı’nın canayakın yerlisiyle yakınlaşmak isteyenler için, iki son derece keyifli konaklamadan biri, Ümit Ev Otel (0232 716 81 33, www.umitevotel.com). Tatlı Şaşmaz ailesinin kiraladığı 500 metrekarelik bahçesi olan, üç odalı ve altı yataklı taş evin anahtarı size teslim ediliyor. Eski turizmci Ümit Şaşmaz ile eşi Sevda Hanım, misafirlerine çiçeklerin, incir ağaçlarının ve begonvillerin arasında köy kahvaltısı ikram ediyorlar.

Son derece kibar bir beyefendi olan Murat Kirman’ın, çarşı merkezindeki, 80 yıllık baba evi, Kirman Baba Evi (0232 716 61 43) ise bu yıl ilk kez misafir ağırlıyor. 110 metrekarelik bahçesi olan, üç odalı, uydu televizyonlu ve kasalı taş ev, yaklaşık yedi kişilik gruplar için ideal. Köy kahvaltısı verilen ve oda servisi bulunan evin alt katındaki Galeri Alaçatı V (Kemalpaşa Cad. No:71, haftaiçi 17.00- 01.00 ve haftasonu 10.00- 12.00 ile 17.00- 01.00 saatleri arasında açık) geziliyor.

Alaçatı’nın dışındaki en iyi seçeneklerden biri Zeytin Hotel (0232 716 80 81, www.zeytincafe.com). Alaçatı girişinde, kasabaya iki km mesafede, havuzlu ve yeşillikler içindeki bir sitede bulunan otelin konforlu apartlarının yanısıra bir de kafesi var. Burada köy kahvaltısı, öğle yemeği ve meşhur sakız muhallebili kurabiyeler bulacaksınız. Çark Plajı yolunda, sörfçülerin tercihi, köklü Herman Otel (0232 716 62 95), Çark Plajı üzerinde de, termali, plajı, diskosu ve yüzme havuzları bulunan beş yıldızlı Majesty Süzer Hotel (0232 716 97 77, www.suzerparadise.com) var.

Yumurtalar kümesten sebzeler bahçeden

NEREDE YENİR?

Sadece çarpıcı, özgün mimarisiyle değil, ödün vermediği tarzı ve kalitesiyle de, Alaçatı’nın ruhunu her zaman korumuş ve kasabanın son yıllarda geçirdiği tüm değişime rağmen korumakta kararlı Cafe Agrilia (Kemalpaşa Cad. No:75, 0232 716 85 94), yaklaşık bir asır önce bir tütün deposuydu. Altı yıldır yaz kış açık olan kafede her hafta ya da 15 günde bir, cumartesileri, tango geceleri düzenleniyor, cuma ve pazarları ise salsa ve tango atölye çalışmaları yapılıyor. Gün boyu klasik müzik ve caz çalınan kafenin mönüsünde kahvaltısı dahil oldukça özel seçenekler var; roka üzerinde servis edilen kuzu bonfile, sebzeli köfte, gelincik şerbetiyle ve karadutla yapılan kokteyller…

Henüz Alaçatı’nın restoran ve kafe istilasına uğramamış, kurtarılmış bölgesi Hacı Memiş Mahallesi’ndeki Su’dan (Mithatpaşa Cad. No: 22, 0232 716 77 97), bir zamanlar kasabanın kıraathanelerinden biriymiş. Sıradışı mönüsündeki tatlar, usta ellerden çıkma; fırınlanmış kabuklu midye, mozarellalı kabak çiçeği, limon suyuyla marine dilmiş çiğ sardalya, fırında beyaz peynir, roka ve pesto soslu levrek ekmek…

Egeliler’in aşina olduğu iri bir zeytin türünden adını alan, balık lokantası Kalamata (Kemalpaşa Cad. Seydi Reis Sok. No: 4, 0232 716 63 57), kalabalıktan uzak bahçesi ve canayakın sahipleri Nuray ve Süreyya ile hoş bir mekan. Özellikle kalamata salatası, midye ızgara, ahtapot ızgara, deniz ürünleri börek denemeye değer.

İzmirliler’in gözdesi EGS Park’taki İtalyan restoranı Mario Plaza’nın işletmecisi Nazan Demirağ’ın açtığı ve haftanın dört günü canlı müzik çalınan A La Çatı’nın (Kemalpaşa Cad. No: 52, 0232 716 70 73), Ege, Akdeniz ve İtalyan mutfağını içeren şık mönüsü dikkat çekici. Alaçatı’nın en merkezi yerindeki Orta Kahve (Kemalpaşa Cad. No: 66, 0232 716 87 65), 15 Eylül Kıraathanesi, Gizem Cafe (Merkez Kahvesi) ve Köşe Kahve ile birlikte popüler bir buluşma yeri. Özel köy kahvaltısı, salataları, ev yapımı limonatası, mantısı ve ünü Avrupa’ya kadar yayılan lorlu kurabiyeleriyle, kışın da kasabayı bekliyor.

TÜRKİYE’NİN TEK

SAKIZ BAHÇESİ

Asırlık bir gazoz fabrikasından dönüştürülen ve bugün hem kafe hem de sanat galerisi olan, Cafe Çatı Art Gallery (Mektep Sok. No:11, 0232 716 66 30, www.catigallerycafe.com), sakin ve keyifli. Dönem dönem farklı resim ve fotoğraf sergilerini gezebileceğiniz, yeldeğirmenleri manzaralı, bahçe içindeki Sardunaki (Kemalpaşa Cad. Biberlikuyu Sok. No: 3/A, 0232 716 02 16, www.sardunaki.com), müzikleri ve mezeleriyle, sevimli bir Akdeniz lokantası. Kemalpaşa Caddesi boyunca uzanan şık mekanlara taş çıkartabilecek, fiyatları ve servisiyle dikkat çeken, sahipleri Alaçatı’nın yerlisi, gösterişsiz iki restorandan biri, bir zamanlar kasabanın ilk ve tek lokantası olarak esnafı ve burayı keşfeden tek tük turisti ağırlamış, babadan oğula 40 yıldır hizmet veren Rasim Restaurant (Kemalpaşa Cad. No: 44, 0232 716 84 20). Çorbalar, kiremitte çipura, levrek, tavuk, mantar, zeytinyağlılar, kuru fasulye, tas kebabı ve sakızlı muhallebi… İçeceklerin servis edildiği buzlu bardak, müşterilere gösterilen özenin işaretlerinden sadece biri. Karabaş ailesinin işlettiği, akşamları kalabalık olan bahçe içindeki Sofram’da (Kemalpaşa Cad. No: 97, 0232 716 89 02), köy kahvaltısı, hemen hepsi zeytinyağında pişirilen ev yemekleri, pideler, kiremitte köfte ve balık var.

Alaçatı sapağından üç km sonra, solda Liman Lokantası yazan levhadan denize doğru inince, bahçede mangalda pişen balıkları ve salataları leziz, çakıl taşlarının üzerine yayılmış masaları özellikle haftasonları tamamıyla dolan, salaş Fahri’nin Yeri’ni (Liman Mevkii, Balıkçı Barınağı, 0232 716 76 91) bir zamanlar kimseler bilmezdi. Alaçatı’nın girişinde, harika bir köy evi bahçesinin içindeki Alaçat Cafe’nin (Çamlık Yol No: 22, 0232 716 79 44), kahvaltısı meşhur; yumurtalar kümesten, domates biber bahçeden, reçeller ev yapımı… Ayrıca kabak çiçeği dolması dahil zeytinyağı çeşitleri ve akşamları da barbekü var.

Türkiye’nin tek sakız bahçesinde köy kahvaltısı, Alaçatı’nın biraz dışındaki Sakızlar Restaurant’da (Tokoğlu Mah. İnönü Cad. No:1, 0232 716 99 89). Araştırma konusu olmuş bahçede, Alaçatı Belediyesi’nin koruma altına aldığı 117 sakız ağacı var. Zamanında Rumlar’ın gözü gibi baktıkları ağaçlardan bugün geriye, etrafta tek tük rastlayacaklarınız dışında, sadece bunlar kalmış. Caminin karşısında, haftasonları Alaçatı antika pazarının kurulduğu avludaki 34 yıllık Can Pastanesi’nin sayısız müdavimi, yıllardır hiç değişmeyen leziz dondurmasının tiryakisi. Günlük meyve ve sütten yapılan limonlu ve karadutlu dondurma kaçırılmaz.

Çeşme’nin meşhur Beyaz Fırın’ı (Tokoğlu Mah. Cumhuriyet Cad. No:3, 0232 716 93 72), ağız sulandıran vitrinindeki çıtır gevrekleri, börekleri, tahinli ve marmelatlı kurabiyeleriyle, günün her saati Alaçatı’nın uğranmadan geçilmeyecek mekanlarından. Değirmen Sokak’taki, yarım asırı devirmiş Keskin Fırın (0232 716 86 77), lezzetli ekmekleri ve peksimetleriyle, Alaçatı’nın değişime direnen bir başka mekanı.

SS ile Gezi

SORF DENINCE TABIKI ALACATI

 

ALACATI  CESME

 

Sörfçülere temiz ve rüzgarlı deniz fotoğrafçılara sakin, dar

 

 

sokaklar yeni hayat arayanlara eski taş evler
Günbatımından hemen sonra, Alaçatı’nın geriye kalan tek tük kahvehanelerinden 15 Eylül Kıraathanesi’nde, meydanı seyredecek şekilde konuşlanmış Alaçatılı yaşlılardan biri ayakkabısını çıkarıp, ayağını altına almış, söyleniyor; ‘’Bu taraf İstanbul… Alaçatı bozuldu artık!’’

Sörfçülerin temiz ve rüzgarlı denizini, fotoğrafçıların sakin, dar sokaklarını sevdiği, yeni bir hayat şansı arayanların sessizce eski taş evlerine yerleştiği Alaçatı, son iki yıl içinde geçirdiği değişimle, halkını da burası için iddiasız hayalleri olanları da şaşırttı. ‘’Sanık ayağa kalksın’’ dendiğinde, kuşkusuz oldukça kalabalık bir grup öne doğru adım atacaktır. Bunların arasında hepimiz varız.

Alaçatı’ya ilk, 1996 yılında İzmirli çiçekçi Leyla Figen gelerek bir tütün deposunu Agrilia adlı bir kafe ve butiğe dönüştürür. Bu yüksek tavanlı, görkemli yapı, kasabadaki en çarpıcı mimarilerden birine sahip. Bugün hálá Alaçatılılar, onlara çiçek yetiştirme alışkanlığını aşılayan Figen’i sevgiyle anar. Alaçatı’yla sörf sayesinde tanışan Melih Tekşen, Agrilia’yı devraldığında, hálá Alaçatı’yı tanıyan pek yoktur:

‘’Alaçatı’ya para kazanmak için değil, yaşamak için geldim. Kasabaya gelen giden pek olmadığından, ekonomik açıdan ayakta kalmak zordu belki ama o günler daha keyifliydi. 15 yıl önceki Alaçatı ile şimdiki arasında büyük fark var. Artık kafe ve restoranlardan geçilmiyor, sokaklar kalabalık, kapılarda paparazziler bekliyor, sokağa çıkarılan masalardan yürünemiyor, müziğin sesi yüksek… Artık Alaçatı ‘rant’ demek ve insanların görünmek için geldiği bir piyasa yeri oldu. Bu koşullarda Alaçatı yaşayan bir yer olmaktan çıkıyor ve yavaş yavaş buraya ilk gelen insan kitlesini kaybetmeye başlıyor.’’

Kafe ve restoranlarla dolu Kemalpaşa Caddesi’nden Alaçatı Cami’ye doğru ilerliyorum. Mübadeleden önce, nüfusunun 10 bini bulduğu tahmin edilen Alaçatı’da yaklaşık beş kilise varmış. Mübadeleden sonra halkın inşaatlarda taşlarını kullandığı kiliselerden geriye tek bir duvar kalmış. O da 1874 tarihli Ayios Konstantinos Kilisesi’ne ait. Alaçatı Cami ya da bir başka adıyla Pazaryeri Cami’ye girdiğinizde sol duvar, sütunları ve süslemeleriyle belirgin bir kilise duvarı. Caminin hemen yanındaki avluda bulunan, yine kiliseden kalma, siyah beyaz, iri çakıltaşlarından oluşan geometrik süslemeli zemin üzerine yerleştirilmiş tahta iskemle ve masalar, Alaçatı’nın kalbi olan kahveye ait. Özellikle pazarın kurulduğu cumartesi günleri burası iyice kalabalıklaşır.

Hemen caminin karşısında, karabiber ağaçlarının altında, limonlu ve karadutlu dondurması ünlü, 34 yıllık Can Pastanesi var. Bir taraftan bu doğal dondurmadan yiyor bir taraftan da sahibi Turhan Can’ı dinliyorum. ‘’Bana kızacaklar ama‘’ diyor Turhan Bey, ‘’Alaçatılı biraz tembeldir. Eski Belediye Başkanı onlara ‘evlerinizin giriş katlarının kıymetini bilin’ demişti. Buraları hayvan damıydı eskiden. Bizimkilere çalışmaktansa buraları satmak ya da kiralamak daha cazip geldi. Şimdi evler satıldı, çocuklar otellerde çalışıyor, Alaçatılılar da sosyal konutlarda ev alıyorlar. Bu mekanlarda ise, kentliler kentlileri ağırlıyor.’’

SAKIZ AĞACI EVLERİ

Birlikte camiye doğru ilerliyoruz. Turhan Bey, şadırvanın hemen yakınındaki bir limon ağacını gösteriyor. Yaklaşık 10 yıl önce, Alaçatı’yı ziyaret eden Rumlar’ın arasında bulunan bir papaz ile cami imamının birlikte diktiği bir limon ağacı bu. Rumlar, özellikle haftasonu kurulan Antika Pazarı’nın müdavimleri. Alaçatı halkının çoğu 1924’teki mübadelede Batı Anadolu’ya gelenler ve onların çocukları. Göçmenler geldiğinde, zeytinlikler, badem ağaçları ve bağlarla dolu bu topraklar özellikle razakı üzümünden yapılan şaraplarıyla ünlüymüş. Alaçatı Limanı’nda kurulan üzüm işleme tesisleri ve şarap fabrikasından yurtdışına kuru üzüm ve şarap ihraç edilirmiş. Ayrıca zeytin yetiştirilir, yağhanelerde zeytinyağı elde edilirmiş. Göçmenlerin bazıları şansını hayvancılıkta denerken bazıları da bağları ve zeytinlikleri söküp yetiştirmeyi bildikleri tütünü ekmişler.

Alaçatılılar’ın yüzünü pek güldürmeyen tütüne, 1980’lerdeki devlet politikasının ardından hiç bel bağlanamaz olmuş. Son yıllarda Alaçatılılar turizmin sağladığı yeni iş alanları ve gayrimenkullerinin değer kazanmasıyla geçmişe göre daha iyi yaşamaya başladılar. Kavun ve enginar tarlaları ev, taş evler ve bahçelerse kafe, restoran ve otel oldu.

Alaçatı’ya yaklaşırken, etraftaki yeni inşaatların tabelaları dikkatimi çekiyor; ‘’Mevsime hazır taş ev… Sakız Ağacı Evleri…’’ Yeni bir hayat umuduyla buraya gelip köy içindeki gerçek taş evlere yerleşenlerin ardından şimdi de Alaçatı’yı ‘’trendy’’ yapan yatırımcılar, ‘’taş siteler’’ sunuyorlar. Evler güzel duruyor ancak özenti bir kopya olmanın ötesine de gidemiyor.

Eskiden Alaçatı koyundaki plajlar bakirdi, herkes arabasını anayolda bırakır, buzluklar ve yemekler aşağı taşınır, gün boyu deniz kenarında piknik yapılırdı. Bugün Çark Plajı üzerinde beş yıldızlı tek bir otel var. İkincisinin inşaatı sürüyor. Alaçatı’nın sörf için ne kadar uygun olduğunu geç keşfettik ve şimdi ‘’çabuk kaybeder miyiz?’’ diye soruyor herkes. Alaçatı koyunda yapımına başlanan ve tamamlandığında sayısının 1000-1500’ü bulacağı söylenen Venedik Evleri’nin, yeni limanla birlikte buranın doğasına ve doğal yaşamına olacak etkisinin yanısıra sörfü baltalamasından korkuluyor. Avrupa Sörf Şampiyonası’na ev sahipliği yapan ve önümüzdeki yıl Dünya Sörf Şampiyonası’na hazırlanan Alaçatı, bu proje bittiğinde, yapılaşmanın ve teknelerin hakim olduğu ancak sörfçülerin yavaş yavaş terk ettiği bir yer mi olacak?

Kasabanın Hacı Memiş Mahallesi, hálá eski Alaçatı’yı anımsatıyor. Daha doğrusu aslında burası, restorasyonun ardından dahi nasıl kalmalıydı bunu gösteriyor. Alaçatılılar’ın evleri, bir iki restoran, bir konukevi, bir seramik atölyesi ve bir fırın… Burasının Kemalpaşa Caddesi’ne benzememesi için acil bir plan yapılmazsa bu güzelim Ege kasabasının tamamıyla elden gideceğini anlamak için arif olmak gerekmiyor. Kemalpaşa Caddesi üzerine yerleştirilen masaların arasından kıvırtarak geçen şık kalabalığı, her akşam kapısının önünde oturup seyreden Alaçatılı nine Adalet Çakır ‘’Satmam’’ diyor.

Arka sokaklarda Alaçatılılar bahçelerinde oturuyor ya da kapı eşiklerine attıkları minderlerin üzerinde sohbet ediyorlar. Babasından kalma Rasim Restaurant’da pahalılıktan kaçanları ağırlayan Arif Demirel, nereli olduğu sorulduğunda ‘’Çok şükür Alaçatılı’yım’’diye cevap veriyor.

NASIL GİDİLİR

Çeşme Yarımadası, Ege Bölgesi’nin en batı ucunda ve Çeşme İzmir’e 87 km mesafede. Arabayla İstanbul’dan gidenler için IDO ile varılan Bandırma’dan ortalama 340 km mesafede. Bu yoldan gelenler Akhisar’da Köfteci Ramiz’de yemek molası verebilirler. Ankara- İzmir 578 km. İzmir- Çeşme arası otoyol, 45 dakika sürüyor. Çeşme- Kuşadası 170 km, Çeşme- Efes 155 km, Çeşme- Foça 143 km, Çeşme- Pamukkale 330 km, Çeşme- Marmaris 360 km. Uçak; Çeşme’ye en yakın havalimanı, İzmir Adnan Menderes Havaalanı (0232 445 53 63).

GEREKLİ TELEFONLAR

Çeşme Belediyesi 0232 712 66 32 Alaçatı Koruma Derneği Alaçatı’daki işletmelerin bilgilerinin bulunduğu broşürden edinebilirsiniz. Taş Otel- 0232 716 77 72 Alaçatı Belediyesi 0232 716 80 06 Alaçatı Sağlık Ocağı 0232 716 80 08 Alaçatı Jandarma Karakolu 0232 716 80 11 

« Prev - Next »