Felsefe · FELSEFE Serisi

FELSEFE SS – 31

 

Felsefe SS – 31 “Devletin temelini yasama oluşturur. Ne yürütmenin ne de yasamanın gücü sınırsız olamaz. Bu sınırları bireyin doğal hakları, özel mülkiyetin dokunulmazlığı ve bireysel özgürlükler oluşturur. Devlet sadece ve sadece bu hakların korunması için oluşturulmuş gereksinimdir…” Aydınlanmanın en etkili filozoflarından, John Locke’nin düşünceleri. Az gittik uz gittik ama John Locke üstada kadar geldik sonunda. Descartes’ın etkisinde kalarak başlamış felsefe yaşamına Locke. Ondan sonra yaşamında büyük değişiklikler

yapabilecek biri girdi hayatına. Gassendi’nin eserlerini okumuştu. Şu Gassendi hazretlerini biraz es geçtik biz. Epikürcü yaklaşımları olan bir Fransız bu Pierre Gassendi. Descartes’ın başta doğuştan düşünceler (idea innatae) sorununu ele alır ve dış dünya üzerine hiçbir doğuştan düşünce olamayacağını göstermeye çalışır. Epikürün atom teorisi ile Tanrı’nın sonsuzluğunun ve irade özgürlüğünün çelişik olmadığını ispatlayarak teolojinin, yani aslında Kilisenin rahatlamasını sağlamaya çalışır. Descartes’ın en eksik yanı olan boşluk yoktur kavramını yeniden ele alır ve boşluğun varlığını gösterir. Bilimin yanında, yakınlarında ve hatta içinde dolaşıp durur ama maalesef bir papazdan başka birşey olmadığı için bir türlü hakettiği ilgiyi göremez. Üstelik papazlığının gereği kilise külliyatı ikide bir ayağına dolanıp ileri gitmesini engeller. Neyse dolular ve doğrularla dolu Gassendi Locke için bulunmaz fırsattır. Ondan çok yararlanır ama bu arada maiyetinde olduğu Lord Ashley, katolik II. James tarafından hapse atıldığından Locke de epey hırpalanır. Sonunda başa II. Mary geçer ve İngiltere’de kişi özgürlüğü güvenceye alınınca Locke için de verimli günler başlar. Locke için İngiliz felsefe sisteminin temellerini hazırlamıştır desek pek hatalı olmaz. Ondan başlayarak felsefenin soyut bölümünü oluşturan ontoloji (varlık bilim) bölümü ikinci plana düşer. Kuşkucu, empirist, benmerkezci, bireysel özgürlük ve mülkiyete sıkı sıkıya bağlı, devlet felsefesi, tarih felsefesi ve bunların epistemolojisi (bilgi kuramı) ile uğraşan oldukça gerçekci bir felsefe çizgisi ortaya çıkar. Locke arayışlarını temellendirirken şu varsayımı öne çıkartır; İnsanı diğer canlılardan ayıran, onu farklı kılan temel özellik olan anlığı (understanding) olduğuna göre anlığı incelemek hem bilgiyi incelemek hem de insanı incelemek anlamına gelecektir. ‘’Demek ki sanı ve bilgi arasındaki sınırları aramak, ve üzerine kesin bilgimiz olmayan şeyler konusundaki onayımızı hangi kurallara göre düzenleyip inanaçlarımızı ne ölçüde dengeleyeceğimizi incelemek, emek verilmeye değer şeylerdir.’’ Azıcık konudan dışarı çıkıp seyahat edelim. Günümüzün araçları ile 3 saat, o günün araçlarıyla ise deniz yoluyla bir iki ay, kara yolu ile iki üç ay güneşin doğduğu istikamete ilerleyelim. Amacımız felsefenin doğum yerine ulaşmak. En azından felsefenin doğum yerine hakim olanların idare edildikleri yerlere girmek. Neye ulaşırız biliyor musunuz? Lale Devrine ulaşırız. Ülkede ilk defa matbaa kurulur.(SS Matbaacı olunca tabiki Matbaadan bahsedeceğiz.) Yalovada bir kağıt fabrikası açılır. İhracatın önünü açmak için tedbirler alınır. Yabancı ülkeler ile savaşa değil dostluğa dayanan ilişkiler kurulur. Batı’dan ve Doğu’dan önemli yapıtlar Türkçe’ye çevrilir. Bilginler, sanatçılar ve şairler devletten geniş destek görür. Ama başka şeyler de yapılır. Tımar sistemi çözülür ve özellikle İstanbul’a büyük göçler başlar. Büyük yalılar ve köşkler yapılır. İnsanların eğlenmesine hoşgörü ile bakılmaya başlanır. Müsriflik başlar. Bir lale soğanı 500 altına alıcı bulur. Size yakınlarda olan bazı olayları anımsatıyor mu acep? Sonunda da her zaman olduğu gibi başları sollarından ve sağlarından örtülü yobazlar, yani solcularla dinciler elele verir ve isyan başlatırlar. İlmiye sınıfından Zülali Hasan ile İspirizade Ahmet Efendiler Patrona Halil’i bir isyan için teşvik ederler. İsyanın başına geçirdikleri ve hem solcular hem de dincilere yakışacak bu adamı tanıyalım isterseniz; Horpeşteli Arnavut Halil, levendlik, Rumeli’nde yeniçerilik yapmış, hemşehrileri arasında Patrona (koramiral) olarak ünlenmişti. İstanbul’da esnaflık yapar, meyhanelerde arkadaşları ile içerdi. 1730 yılı Ağustos ayında kadrosunu oluşturduğunda yaptığı iş ise Beyazıt Hamamında hamam tellaklığı idi. Bu da gene yakınlarda olan başka bir olayı mı anımsatmakta acep? Bir araştırmak lazım Patrona Halil isyandan sonra resim yapmaya filan başlamış mı? Bakın son lafı bir tarih (!) adamımıza bırakalım; Tarihçi, Şemendizade’ye göre ayaklanmanın baş sorumlusu : “Mirasyedi meşreb, gece ve gündüz zevk ü sürur icad edüp halkı aldatacak şey lazumdur deyu, bayramlarda meydanlarda dolaplar, beşikler, atlıkarıncalar kurdurub erkeklerle kadınları karışık salıncağa bindiren, salıncağa binüb inerken hubbaz yiğitlere kadınları kucakladdıran, hoş seda ile şarkılar söyleddüren İbrahim Paşa.” Ne yapıla peki bu adam? Elbet boynu vurula. Biz gene dönelim İngiltere’ye. İçimiz kapanmasın. Ne der Locke? Önce kavramların kaynağını ve anlığın bunları edinme yollarını araştıracağım. İkinci olarak bu kavramların bize hangi bilgiyi sağladığını ve bu bilginin kesinlik derecesini, kanıtlarını ve kapsamını göstermeye çalışacağım. Üçüncü olarak kader ve sanının doğası ve temelleri üzerinde yapacağım araştırmalar ile doğruluğu kesin olarak belirlenemeyen bir önermeyi doğru olarak onaylamamızı anlatacağım. Böylece onaylamanın nedenlerini ve derecelerini inceleme fırsatı bulacağız. Felsefe ilk defa bu kadar basit ve yalın anlatılır olmuştur. Zaten bu üslup daha sonra tüm İngiliz filozoflarına yol göstermiştir. Locke doğuştan gelen ide ve ilkeleri reddeder. Ne Tanrı, ne adalet, ne mantık ne de matematik ilkeleri doğuştan gelen ilkeler değildir. Evet doğrudur, adalete uymamayı alışkanlık haline getirmiş hırsız ve haydutlarda bile bir adalet kavramı vardır ancak bu doğuştan gelen bir ilkenin determinasyonunun varlığından dolayı değil, kendi aralarında yaşam haklarını devamlı kılmanın zorunluluğundandır. Tanrı idesi de insanın doğuştan kazanımı değildir. Çocukta bir Tanrı kavramı yoktur. Üstelik Tanrı kavramı doğuştan kazanılmış bir kavram olsa herkesin Tanrı kavramının da aynı olması gerekir. Bu aslında daha sonraki şeyleri de açıklar; eğer doğuştan bir yasayapıcı kavramı yoksa bir yasa ve ona uyma zorunluluğu da olamaz. Bu da ateizmin temeli olsa gerek. John Locke (1632-1704) Buradan maddeye geçer Locke. Töz de doğuştan oluşan bir kavram değildir, der. Töz de diğer kavramların oluşması gibi bilincimizde zaman içerisinde oluşmuş bir kavramdır ve bulanıktır. Peki madem doğuştan olduğu iddia edilen bu kavramlar aslında doğuştan değil, o zaman neden bunca filozof bin yıllardır bu kavramları ve doğuştan ilkeler düşüncesini uydurdular? Burada Locke diyalektiğin tehlikeli kullanım boyutlarını pazara açmakta hiç çekingen davranmaz. Bu ilkelerin kabulü, bazı insanlara yığınları diledikleri gibi yönetme, onlar üzerinde egemenlik kurma yollarını açtığı gibi bazı filozofların da işlerini kolaylaştırır. Artık hiçbir ilke ya da kavramın doğuştan olmadığını biliyoruz. Şimdi yapılacak şey bu ilke ve kavramların nasıl kazanıldıklarını araştırmak. Burada Locke bilimin önünü açan insanlardan olma onurunu şu iki kelimelik cevabı ile kazanıyor; Deney ve tecrübe. Bizim tüm bilgimiz tecrübe ile başlar tecrübe ile biter. Bunun dışında bilgimize kaynaklık edeceğine inandığımız herşey bir yanılgıdan ibarettir. İşte insan bilincindeki idelere kaynaklık eden deneyler sonucunda kazanılmış deneyimlerde Locke’ye göre ikiye ayrılırlar; dış duyum (sensation) ve iç duyum (reflection). Basit örnekler verecek olursak dışardan duyumlarımızın etkilenmesi ile oluşmuş ‘sıcak’, ‘soğuk’,’sarı’,’kara’, ‘sert’, ‘acı’ gibi şeyler dış duyum ideleri iken bilincin bu dış duyum idelerini işlerken elde ettiği kazanımlar da iç duyum kazanımlarıdır. Bunları da ‘algılama’, ‘düşünme’, ‘kuşkulanma’, ‘isteme’ gibi örnekler ile gözümüzde canlandırabiliriz. İde’leri yapılarına göre de ikiye ayırır Locke. ‘Basit ideler’ ve ‘birleşik ideler’. Tek bir dış duyumdan elde edilen ideler örneğin sıcak ya da soğuk basit idelerdir. Bir kaç dış duyum ile edinilmiş idelerimiz olan ‘biçim’, ‘devinim’ gibi ideler de basit idelerdir. İç duyum idelerinde de ‘düşünme’, ‘irade’ gibi ideler basit idelerdir. Birleşik ideler ise basit idelerin birleşmesi ile oluşurlar. Basit ideler oluşurken bilinç edilgendir ancak birleşik idelerin oluşma sürecinde doğrudan etkindir. Locke buradan hareket ile işi kavramların çeşitlendirilmesine ve dil bilime kadar getirir. Sözcükleri doğanın bize bahşettiği düzenli ses çıkartabilme yeteneğimize borçlu olduğumuzu ortaya koyar ve genellemeler yaparak soyut kavramlara ulaştığımızı söyler. Bu genellemelerin sonucunda ‘varlık’ kavramına erişir. Doğada bizim anladığımız cinsten kesin çizgiler yoktur, örneğin biz cinslere, türlere ayırırız ama doğada bu yelpaze sonsuz geniştir. Bizim sarı dediğimiz rengin binlerce çeşidi vardır. Peki bu durumda doğru bilgi olanaklı mıdır? Locke daldan dala atlarken sonunda bu gerçekle karşılaşmıştır. Bunu da hemen ikiye ayırır. Aracısız bilgi (intiutive) ve tanıtlamalı bilgi. Aracısız bilgi açık ve seçik bilgidir. Örneğin dairenin üçgen olmadığı son derece açık bir bilgidir. Tanıtlamalı bilgide tabi durum böyle değildir. Bu tür bilgiler tanıtlar, belgeler ve kanıtlar ister ve siz ne yaparsanız yapın bu şekilde oluşturulan ideler arasındaki uyum açık ve seçik değildir yani kuşkuludur. Yani Locke doğru bilgi konusunda kuşkucudur. Aklın yolu birdir önermesi Locke’ye çok hafif gelmektedir. Sonuca kolay varabilmek düşünce özürlü olmanın göstergelerinden biri gibi durur zaman zaman. Locke buradan tarih ve devlet bilimleri felsefesine geçiş yaparken azıcık Hobbes’a çatmaktan geri kalmaz. Hobbes yanılmaktadır. Devlet öncesinde bir kargaşa söz konusu değildir. İnsanlar arasında dayanışma, yardımlaşma ve iyi niyet hep var olmuştur. Üstelik bu dönemler mülksüzlüğün, yani ilkel komünizmin egemen olduğu dönemlerde sayılamazlar. İnsan her zaman bireysel mülkiyet bilincindedir çünkü verdiği emek ona sahiplenme hakkı verir. Devlet ise korunma amacıyla doğal ve bireysel yaşamdan bir arada yaşamaya geçenlerin kendilerine ait bazı haklarını bir antlaşma ile kamuya bırakmaları sonucu doğmuştur. Yani sivil toplum ve hükümet aynı anlama gelen kavramlardır. İster seçilmiş, atanmış ya da kabullenilmiş otorite kararları ister tüm toplumun ortaklaşa karara katılması ile kararlar verilmesi onun için farklılık yaratmaz. Gelelim Locke’nin devlet tanımına. Devletin temelini yasama oluşturur. Yasama ve yürütme kesinlikle birbirlerinden ayrılmalıdırlar. Ne yürütmenin ne de yasamanın gücü sınırsız olamaz. Bu sınırları bireyin doğal hakları, özel mülkiyetin dokunulmazlığı ve bireysel özgürlükler oluşturur. Devlet, yasama ve yürütme sadece ve sadece bu hakların korunması için oluşturulmuş gereksinimlerdir. Devletin bir de konfederatif gücü vardır ki bu gücün temel nedeni başka devletler ile yapılacak savaş ya da barışa karar vermek ve antlaşmalar yapmaktır. Bu güç de yasama ve yürütmeden bağımsız olmalıdır. Peki bu gücün kazanımı ve dağılımı nasıl olacaktır? Bu da ikiye ayrılır, daha doğrusu iki koşula bağlanır; a) Siyasal güç yasaya uygun biçimde ele geçirilmelidir. Gasp edilmemelidir. b) Siyasal erki ellerinde tutanlar zora başvurmamalıdırlar. Eğer siyasal erki ellerinde bulunduranlar meşruluklarını yitirirlerse topluma direnme hakkı doğar. Locke bu hakkı kitlelere tanırken bir yandan da kullanılmamasını ister. Zira bu hakkın kullanımı kargaşa ve istikrarsızlık yaratacaktır. Kazanılmış hakların da yardımı ile Locke Kiliseyi dinden imandan çıkartacak son yorumuna varır; Siyasal erk kesinlikle dinsel örgüt, kurum ve güçlerden ayrı olmalıdır. Din konusunda iktidarlar kesinlikle hoşgörülü olmalı ancak dinsel örgütler de en az siyasal iktidarlar kadar hoşgörülü olmalıdırlar. Her ne kadar özel mülkiyet savunucusu bir filozof olsa da Locke’nin deney ve deneyimden yola çıkan ve insanı ‘tabula rasa – boş bir kağıt’ kabul eden düşüncesi ileride Marksist antropolojilerin ve çok sonraları psikolojik motivasyon ile pazarlama teknikleri daha doğrusu pazarlama tahrikleri geliştirerek müşteri şartlandırması yaratma amacındakilerin temel hareket noktası olmuştur diyebiliriz. Locke’nin, Tanrıya şükür ki yanılgılarından olan, insanın ‘tabula rasa’ olması olgusu sonraları bu olgunun tamamen kötüye kullanılarak insanın bireyselliğinin yok edilmesi amacına yönelik şartlandırmalara direnebildiğinin ortaya çıkması ile reddedilebilmiştir. Sonraki, Lock’un ardıllarından Gottfried Wilhelm Leibniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*