UNUTULMASIN İSTEDİM

Madam Anahit< ?xml:namespace prefix ="" o ns ="" "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />

Beyoğlu’nun değişen çehresi, değişen müzik anlayışı ile beraber Madam Anahit artık masalara çağrılmıyordu. Esnaf Madam Anahit’e pek iyi davranmıyordu ve çok büyük bir gürültü vardı Nevizade’de; darbuka sesleri arasında, o kaba gürültülerin, hoyrat seslerin arasında duyulmuyordu, görülmüyordu bile. Usulca gözden kayboldu…

 

 

  Açık Dergi

 

Şerif Erol: Bu akşam bir bölümümüz de Çiçek Pasajına, Nevizade’ye gideceğiz. Ama Nevizade’de akordiyoncu kadın olmayacak. Akordiyoncu kadın 1 Eylül Pazartesi günü 77 yaşında öldü..

 

“Herkes beni akordiyoncu kadın diye bilir. Ben Madam Anahit. Aşağı yukarı 40 yıldır Çiçek Pasajı’nda akordiyon çalarım. Arada bir otellere, düğünlere çağırırlarsa giderim. Doğma büyüme İstanbulluyum. Taksim’de 1926 yılında doğdum. Şimdi de bildiğiniz gibi Tarlabaşı’nda oturuyorum. Yazları Heybeli Ada’da kalırdık. Orada bir çocuk vardı; Yorgo. Güzel akordiyon çalardı, ondan özendim o tarihlerde. Yani 1943 yılıydı sanırım. Yüksek Kaldırım’da Papa Yorgi isminde biri vardı, müzik aleti, nota, vs. satardı. Ondan Hohner marka, kullanılmış, beyaz renkli bir akordiyon aldık. Fiyatı 170 liraydı. Çok heyecanlanmıştım, hemen St. Antoin’a gidip adak yaptım, mum diktim. St. Antoine güzel evliyadır.

< ?xml:namespace prefix ="" v ns ="" "urn:schemas-microsoft-com:vml" />

 

İlk kocam çok değerli bir müzisyendi. Nora idi adı. Akordiyon, kontrbas, piyano çalardı. Samsun, Ankara gemilerinde çaldı uzun bir süre. Büyükdere’de Beyaz Park’ta çaldı. O zamanlar Zehra Bilir vardı, ne günlerdi… İlk kocamla 17 sene evli kaldım. Çok sinirliydi, herşeyime karışırdı; yok küpe takma, yok şunu giyme… Baktım olmuyor, boşadım onu. Sonra ‘Solak Hüseyin’ diye bir müzisyen vardı. O da iyiydi, onunla evli kaldım bir süre. Onu da boşadım, tekrar evlendim, yine olmadı. Dördüncü kez yine ilk kocama döndüm. E ‘boşandığına varma’ derler ama n’apıcaksın, o da öldü. Çok içerdi, bilirsiniz müzisyenler nasıl içer.

 

Şimdi bir talibim var. Kim biliyor musunuz? Fahrettin Aslan’ın şoförü. 15 yıldır severmiş beni. N’apalım, kısmet artık. Tabii yıllar geçiyor. Birçok ünlü kişi ile tanıştım bu süre içinde. En çok rahmetli Ayhan Işık’ı severdim. O da beni severdi, gelir dinlerdi beni. Sonra Cüneyt Arkın, onun oynadığı filmlerde rol de aldım; ‘Babanın Suçu’, ‘Adalet’, sonra ‘Yalancı Yarim’, ‘Cennet Çocukları’, ‘Kadın ve Şarap’, bir de ‘Faize Hücum’ var, sonra ‘Bay Alkolü Takdimimdir’de oynadım. Tabii bu filmlerde biraz rol gereği, biraz figüran olarak yer aldım. Lütfen, bu kekleri sizin için yaptım. Konuşmaya daldım, lütfen yabancılık çekmeyin. Şimdi size Edith Piaf’dan ‘La vien rose’u çalayım…” diye anlatmış kendini Madam Anahit, ‘Son Yüzler’ isimli kitabında Cezmi Ersöz’e.

 

Ölümüyle Beyoğlu’nda bir dönem kapanmıştır

 

Cezmi Ersöz: “Madam Anahit Tarlabaşı’nda otururken ben kendisini ziyaret ettim. Röportajı o Tarlabaşı’ndaki evinde yaptım. O ev yıkıldı ne yazık ki. Çok üzülüyordu, o evde anıları vardı, yüzlerce fotoğraf vardı evde. Birçok aşk yaşamıştı, sevgi yaşamıştı, ilişki yaşamıştı. Evinde Beyoğlu’nun bütün izleri, yaşanmışlığı vardı. Aynı zamanda garip bir yoksulluk vardı. Stefan Erol diye bir cümbüşçü kalıyordu o evde. Bir Müesser hanım vardı. O evde konuk olarak bulunuyordu, sağlık memuruydu, iğneciydi. Müesser hanım fukara aylığı ile geçiniyordu.

 

Madam Anahit çok gönlü geniş bir insandı, o insanlara bakıyordu, yardımcı oluyordu. Bu insanlar itilip, dışlanmış insanlardı Beyoğlu’nda. Beyoğlu’nu Beyoğlu yapan insanlardı bunlar ama fukara aylığı ile yaşayan, çok küçük paralarla yaşamaya çalışan Madam Anahit’in evine sığınmış insanlardı. Madam’ın bir güngörmüş yanı vardı. Seviyordu insanları. Onları korumayı, barındırmayı seviyordu. Fakat son yıllarda Madam Anahit gözden düşmüştü. Beyoğlu’nun değişen çehresi, değişen müzik anlayışı ile beraber Madam Anahit de artık masalara çağrılmıyordu. Esnaf Madam Anahit’e pek iyi davranmıyordu ve çok büyük bir gürültü vardı Nevizade’de; darbuka sesleri arasında, o kaba gürültülerin, hoyrat seslerin arasında duyulmuyordu, görülmüyordu bile…

 

Hatta bir keresinde bana yakındı: “Beni çağırmıyorlar, çalgıcılar beni istemiyorlar. Zaten sesimi duyuramıyorum, ne çaldığımı bilmiyorum.” Kaba seslerin arasında müzik diye nitelendirilemeyecek, sadece gürültüden ibaret, çığlıktan ibaret o seslerin arasında Madam Anahit duyulmuyordu ve bunun hüznüyle yaşıyordu Madam Anahit. Yorulmuştu zaten. 50 yıldır orada çalıyordu, Balık Pazarı’nda ve Nevizade’de. Yaşlanmıştı, aşırı kilo almıştı. Şeker hastasıydı zaten, tansiyonu vardı, güçlükle yürüyordu. Oğlu yardımcı olmasaydı zaten oralara gelemezdi. Aslında Madam Anahit’in son günleri Beyoğlu’nun bir anlamda yüz değiştirmesi, biçim değiştirmesiyle açıklanabilir; hatta akordiyonunu bırakacak yer bile bulamıyordu bazen. Çok ağırdı akordiyonu ve bir dükkana bırakması gerekiyordu; onda bile zorlanıyordu, düşünebiliyor musunuz?

 

50 yıl bu insan çok güzel şarkılar çalmış; Edith Piaf çalıyor, düşünebiliyor musunuz? ‘La vien rose’ çalıyor, ‘Yıldızların altında’yı çalıyor, ‘Lili Marlen’… Marlene Dietrich’in oynadığı filmde seslendirdiği ‘Lili Marlen’ şarkısını akordiyonla çalıyordu. Şimdi düşünebiliyor musunuz, Nevizade’de o hoyrat seslerin arasında, gürültünün arasında bir ‘La vien rose’… çok tuhaf değil mi? Ya da ‘Lili Marlen’i kaç kişi biliyor ve dinleyebilir orada? Madam Anahit o seslerin arasında usulca gözden kayboldu. Hazin öldü, parasız öldü ve “Bir jübile yapmak istiyorum, bana yardımcı olun” derdi. Ona da yardımcı olamadık, yani bir veda gecesi, Madam Anahit’e bir jübile gecesi bile yapamadık; ben de bunun utancını yaşıyorum.

Bence Madam Anahit’in ölümüyle Beyoğlu’nda bir dönem kapanmıştır. Artık o incelikler, o vefa, o geçmişe dair zarafet Madam Anahit’in ölümüyle beraber bence tamamen kapanmıştır.

 

(5 Eylül 2003’te Açık Radyo’da Açık Dergi programında yayınlanmıştır