Felsefe

TEVFIK FIKRET

 

TEVFIK FIKRETI  yeterince taniyormuyuz…

 

 

 

 

Serol Teber ve Şenol Ayla, Açık Radyo’da yayınlanan, “Didik Didik Freud” adlı programın içine Tevfik Fikret’i de dahil etmiş, şiirleri ve yaşamı hakkında uzun uzun konuşmuşlardı. Şairin doğum yıldönümü vesilesiyle bir bölümünü yayınlıyoruz.

 

 

Serol Teber: Tevfik Fikret’e Milli Eğitim Bakanlığı önerilmiştir ve Fikret kabul etmemiştir, bunu en azından bir rivayet olarak biliyoruz. Daha sonra Galatasaray Lisesi’nde müdürlük boşalınca, Salih Nigar ve bir grup arkadaşı Milli Eğitim Bakanlığı’na gelir ve Fikret’i Galatasaray Lisesi müdürlüğüne önerirler. Bakan der ki; “Bakanlığı kabul etmeyen bir insan bir okula nasıl müdür olabilir? Ben bunu teklif edemem. Siz söyler misiniz?” Arkadaşları teklif ederler ve kabul eder. Söylediklerine göre bu teklifi sevinerek kabul eder.

 

Bu dönem, Galatasaray Lisesi için efsaneleşmiş bir dönemdir; ilk defa tiyatro kurulur, ilk defa öğrencilerden tartışmalı toplantılar yapması istenir. Ama gelin görün ki, sağcıların – Fikret’e karşı tavırları hızla tırmanmaya başlar. Örneğin, okulda tam da tiyatro salonunun altına gelen bir mescit vardır, “mescitte bundan böyle namaz kılmak caiz değlidir, yukarıda tiyatro oynanırken aşağıda namaz kılınmaz!” derler; rivayetlerden biri budur. Fikret köpürür ve istifa etmeye kalkar, sakinleştirirler, devam etmesini isterler. O zamanın en namuslu insanlarından olan Abdurrahman Şeref Bey Milli Eğitim Bakanıdır, “burada ben varım, seni her zaman koruruz, her zaman yanınızdayız, onlara ses çıkarttırmayız” diye Fikret’i yerinde tutar. İzleyen günlerde çok önemli 31 Mart Vakası olur. Bu vaka kanlı bir harekettir. 31 Mart Vakasını başlatan gericiler, “asıl kafirin, kafası kesilecek gavurun” Galatasaray’da olduğunu ve oraya doğru yürünmesi gerektiğini söylerler.

 

Şenol Ayla: Doğrudan hedef gösterirler.

 

ST: Evet. Bunu duyan İttihat ve Terakki yöneticileri Fikret’e haber gönderirler, “Çabuk okulu terk et, bir yerlere kaybol” derler. Kendileri de uzaklara, Sapanca’ya doğru bir yerlere kaçmışlardır. Fikret şiddetli bir öfke içinde, “Ne kaçması? Ben okulun önüne çıkacağım, ölümü çiğnemeden buradan içeriye kimse giremez” diyerek dışarı çıkar. O gün bu grup Galatasaray’a gelmez, başka yerlere sapar, ama izleyen günlerde Fikret’in aleyhine işleyen tavır sürer. Eğitim kurumlarından öğretmenlerden para kesilmesi söz konusu olur vs. Kendisine karşı yapılan muhalefete dayanamayan Fikret sonunda istifa eder ve yerine Salih Zeki atanır. Salih Zeki, Halide Edip Adıvar’ın kocasıdır, matematikçidir ve Talat Paşa da bu atamayı onaylar, Fikret’e büyük saygısı olmasına karşın.

 

Fakat gelin görün ki; İstanbul’da o zamana kadar görülmemiş büyük protestolar olur, öğrencilerin velileri çocuklarının okula gitmesini önlerler. Okul günlerce boş kalır, sokaklarda yürüyüşler olur. Bunlara Saray’da Abdülmecit Efendi ve benzeri kişiler de katılır. Saray’dan da Fikret’in hayranları vardır, prenslerden, sultanlardan ya da şehzadelerden. Büyük bir hükümet krizine doğru gidiş vardır ve Talat Paşa araya girerek bunu bizzat önlemek zorunda kalır.

 

Fikret artık son kez Aşiyan’a kapanır ve toplumsal sorunlarla bir daha hiçbir şekilde ilgilenmez, hiçbir görev almaz ve burada artık sisin devamı niteliğindeki destansı büyük şiirlerini yazma dönemi başlar. Bunların başında hemen İttihat ve Terakki’yi de eleştiren Doksan Beş’e Doğru şiiri vardır ki; Fikret sadece Abdülhamit’i değil, sadece padişahı değil, artık İttihat ve Terakki Partisi’ni de eleştirmeye başlar, hem de çok acı, çok sert sözlerle. Neredeyse, bugün bile tekrar etmek cesaret ister. Doksan Beş’e Doğru şiiri hakikaten bomba gibidir. Asım Bezirci’nin bugünün Türkçe’sine uyarlaması ile kısa bir bölümü:

 

Bir uğursuz dönem yine çiğnendi antlar

Çiğnendi yazık ulusun yüksek umudu

Yasa diye topraklara süründü alınlar

Yasa diye, yasa diye yasa tepelendi

Boşuna çığlıklar, yine boşuna inilti.

 

Ardından gelen şiirinde “Yağma sofrası” diyerek iyiden iyiye saldırıya geçmiştir, ünlü şiiri hepimizin kulaklarında vardır

 

Yiyin efendiler, yiyin,

Bu iç açıcı sofra sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya,

çatlayınca, patlayıncaya kadar yiyin.

 

Düşünün bu şiiri bugün yüksek sesle bir yerde söylemek bile herhaled biraz yürek ister.

 

ŞA: Bu şiirin zamanı da hiç geçmemiş değil mi?

 

ST: Evet, çok güncel. Hele son bir kaç dönem politikacıları gözönüne alırsak ne kadar güncel olduğunu görüyoruz.

 

ŞA: Bundan sonra da yine önemli bir şiiri var; Eski Tarih.

 

ST: Bu dönem destansı hesaplaşmalar dönemidir Tevfik Fikret’in. Eski Tarih ya da çok kullanılan ya da asıl ismi ile Tarih-i Kadim, Fikret’in Sis şiirinde olduğu gibi, sadece İstanbul’la değil tüm İslam dünyası ile, tanrı ile, devletle, kahramanlıklarla radikal hesaplaşmalarını kapsar, olağanüstü bir şiirdir.

 

Başlangıcı da ilginçtir; bir kurban bayramı arifesinde eşi ile birlikte Boğaz’da sandalla gezerlerken, yanlarından geçen başka bir sandalda bir koç görür, daha doğrusu iki tane koç süslenmiştir ve kesilmek üzere götürülmektedir. Fikret onları görür ve hemen şu dizeler dökülür:

 

Din şehit ister, gökyüzü kurban

Her zaman, her tarafta kan, kan, kan.

 

Ve o gece gider evine, şiirini sabaha kadar oturup yazar. Fikret burada doğrudan din kitaplarını odaklar.

 

Yırtılır ey köhne kitap yarın

Düşünceye mezar olan sayfaların

Fakat bunu kimden bekleyelim?

Bu büyük yaratma devrimini kim, hangi güç gönülden üstlenecek?

Kuşku, işte suçum ne çıkar?

Kuşku bir ışığa doğru koşmaktır,

Hakkı aydınlatmak, akıl için bir haktır

Yalana yalnız iki yüzlü ahmaklar ağlar.

 

diye devam eder şiir.

 

ŞA: Bugün bile çok ileri düzeydedir. Bir karşı  duruş içeriyor değil mi?

 

ST: Öyle. Zaten bunu okur okumaz, Mehmet Akif’in neredeyse kalbi duracak gibi olduğunu, yine Mehmet Akif’in arkadaşlarını söyler. Devamlı olarak şöyle tekrarlıyormuş “bu adam babama sövseydi sesimi çıkarmazdım, ama dinime, peygamberime sövüyor” ki doğrudan bir sövme yoktur bu şiirde, kategorik olarak bir eleştiri vardır. Ama Mehmet Akif, uzun süren bir hazım devresinden sonra hiç de bir şaire yakışmayan, -ki Mehmet Akif’i çok ciddi bir şair olarak anmak ne kadar mümkündür, onu da bilemiyorum, yazdıkları daha çok manzume niteliğinde yazılardır-, şöyle bir şey yazar; burada Fikret’in Robert Kolej’deki öğretmenliğine atıfta bulunmaktadır sözde, “Şimdi Allah’a söver, sonra biraz bol para ver, hiç utanmadan Protestanlara zangoçluk eder” diye başlayan bir şiirdir. Bu şiirin kendisi güzel olmasa da, Fikret’e, Tarih-i Kadim şiirine ek bir şiir yazma olanağı sağlaması bakımından önemlidir. Fikret bunun ardından Tarih-i Kadim’e ek bir şiir yazar. O şiirde, artık söyleyebileceği herşeyi söylemeye çalışır.

 

 

14 Kasım 1914’de Tarih-i Kadim’e Zeyl (Eski Tarihe Ek) diye bir şiir yazar. Çok provakatif bir şiirdir ve çok etkide bulunmuştur.

 

Molla Sırat Hazretleri ebedi saygılarımı sunarım

Şimdi duraksamadan diyorum ki

 

diye başlar Fikret, “sizin yaptığınız hataları ben de yaptım; oruç tuttum, namaz kıldım, Kuran okudum çocukluğumda” diye, bunları şiir halinde yazar.

 

Gün geldi ki artık

Ben gerek duymadan yaşarım peygambere,

Beni tanrıya götürür bir örümcek bile.

Doğa sahnesinin kitabıdır kitabım,

İyiliğin kötülüğün de kaynağı benim.

Varırım böylece mezarın kapısına dek,

Dirilişe de, öte dünyaya gerek görmem pek.

Taşırım coşup taşan yüreğimde,

İnsanın sevgisini de üzüntülerini de,

Hak dini bence yaşama dinidir bugün.

Ey Molla Sırat sen buna ne dersin?

 

diye devam eder.

 

ŞA: Bu daha cesur bir şiir olmuş.

 

ST: Fikret’in, kahramanlara bir karşı çıkışı vardır, her türlü kahramanlığa karşı çıkar ve her türlü kahramanın geçtiği yerden, ancak kan ve yıkım artakalacağını söyler. Kahramanlara ve bayraklara karşıdır hep. Bu yüzden, Fikret’e sadece sağcılar değil, bazı sözde solcular da karşı çıkmıştır. Fikret’in ölümünden sonra bile çok fazla protesto olmuştur. Öldükten kısa bir süre sonra çok büyük eleştiriler olmuştur. Tekrar etmek isterim, eğer Mustafa Kemal özellikle cumhurbaşkanı olduktan sonra, Tevfik Fikret’e sahip çıkmasaydı, çok sevmeseydi ve hemen hemen her gece, her oturduğu masada Tevfik Fikret’i anıp, hem ondan şiirler okuyup hem de başkalarına Fikret’ten şiirler okutmasaydı, sanıyorum Tevfik Fikret’i okul kitaplarında görme fırsatı bulamazdık. Çünkü Mustafa Kemal’in yakınları bile Fikret’e çok karşıydılar. Başta Hamdullah Suphi çok karşıydı. İstiklal Marşı şiirini de Mehmet Akif’e yazdırtıp, Mustafa Kemal’e kabul ettirten biraz Hamdullah Suphi’nin manipülasyonudur, yoksa böyle bir karışıklık ortamında dingin düşünme olanağını bulsaydı Mustafa Kemal bu şiiri kabul etmezdi gibi geliyor bana. Çünkü Mehmet Akif’i, kişiliğini hiç sevmediğini biliyoruz şiir güzel olmasına rağmen.

 

ŞA: Nurullah Ataç da Tevfik Fikret’i savunanlardan biriydi.

 

ST: Ataç dürüstçe savunuyor, her zamanki dürüstlüğü ile ve ateizmini öne çıkararak savunuyor, “Niye korkarak konuşuyoruz, Tevfik Fikret herşeyden önce ateist bir şairdir, ateist bir insandır, ben onu çok yönlü severim, ateist oluşunu ve bunu açıkça söyleyişini özellikle severim” der.

 

Burada bir noktayı hatırlatmak istiyorum; Atilla İlhan, Milliyet gazetesinde yaptığı bir söyleşide, komprador bir ilerici olduğu için, kozmopolit bir ilerici olduğu için, ya da sözde ilerici olduğu için Fikret’i sevmediğini söyler söyler. Oysa ben burada, Herkül Millas’ın yaptığı bir çalışmanın ışığında, 1974’te Atilla İlhan’ın yazdığı Sırtlan Payı romanından bir pasajı, kısacık bir bölümü anımsatmak istiyorum. Böyle bir bölümü yazan bir şairin Fikret’e bakışı önemli ölçüde aydınlatıcı olacaktır. Bölüm şöyle:

“Binbaşı Ferit, Koliyopi’nin yüklü memelerinin ılıklığını dudaklarında duyduğu sıra, tuhaf bir şey oldu. Çöl sabahının büyülü sıcağında, mitralyöz ağızları eflatun çalan bir yalazla ağulu zambaklar açılı açılıverdiler. Biri sağında, biri solundaydı. Daha sonra Kalyopi iki eliyle sımsıkı kavrayıp göğsünün birini kaldırdı, ağız hizasına getirince yırtıcı bir oburlukla dişlerini geçirdi Binbaşı Ferit. Binbaşı Ferit Osmanlı yatağı gibi geniş ağızlı bir tür kılıçtır, yalın ve seri kadının içine girdi. Garip şey, altında o an boylu boyunca uzanmış yatanın Yunanistan olduğunu sandı.”

 

Artık bu paragrafın yoruma ihtiyacı yok. Ben böyle bir bölümün Nazi Almanyası döneminde bile yazıldığını sanmıyorum. Böyle bir mantıktaki bir yazarın, Fikret’i sevmemesini de ben anlayışla karşılıyorum.

 

ŞA: Tevfik Fikret’in bütün hayatı fırtınalarla geçmiş. Sonuna bir nokta koymadan önce kısaca özel hayatını sormak isterim. Biz Didik Didik Freud’da hep özel hayatı, kişisel duyguları çok konuştuk. Bu kez doğal olarak çok fazla Osmanlı toplumu ile, o günkü politika ile iç içe girdi Tevfik Fikret, yalnız  Mihrimüşfik Hanım’dan bahsettik şimdiye kadar, son günlerinde yakın olduğu için çok mutlu olduğu bir kadın. Onun dışında bir eşi olduğunu biliyoruz ve ömür boyu tek eşi oldu, çok genç evlenmişti.

 

ST: Tevfik Fikret’in evlenmesi de açıklanmaya değer bir konu, çünkü 14 yaşında Nazime Hanım’la evleniyor. Oldukça akıllı bir kadın, küçük yaşta olmasına rağmen.

 

ŞA: Dayısının kızı, çok yakın akrabası.

 

ST: Aile içi evlilik. Kapalı bir aile havası var, konuşulmayan bir aile., Devşirme yoluyla Sakız Adası’ndan getirilmiş ana babanın getirdiği bir kapalılık var aile içinde, bir tür gizem, ağır bir travma var, açılmıyor. “Fikret dışarıdan bir başka kadınla evlenme cesareti gösteremiyor” diyor Rıza Tevfik. Aile içinde hemen küçük bir nikâh yapılarak, evlenme oluyor.

 

Fikret 20 yaşında. Onun dışında bilinen bir ilişkisi yok Fikret’in ve bu konuyu konuşturmuyor bile. Yalnızca Birinci Tesadüf, İkinci Tesadüf… bu şekilde dört şiiri var. Çok soyut, biriyle karşılaşmış ama kimdir o? Bir ihtimal eve Haluk’a gelen bir mürebbiyedir, Nihat Sami Banarlı kaynak göstermeden böyle bir öneri yapıyor. Kısa bir süre evde çalışan bir mürebbiye ile Fikret bir duygusal yakınlık içinde olmuş. Ya da Karlman Pasajı’nda çalışan bir tezgâhtarla… Böyle iki söylenti vardır, o kadınlara isim vermeden aşk şiirleri yazmıştır. Ama herşeye rağmen onun yaşamında yine de en büyük aşk, büyük olasılıkla Mihrimüşfik Hanım’dır.

 

ŞA: İlk aşkı da, çok küçük yaşlarda evlerine sık sık gelen Paşacılar Kahyası’nın kızı Naciye Hanım, ama o da sessiz kalıyor ve yok olup gidiyor, zaten o zamanlar daha çocuklar.

 

ST: Evet, çok küçükler ama çok büyük bir aşk yaşadığı tahmin ediliyor.

 

ŞA: Burada Freud’a bir benzerliği dikkatimizi çekiyor, özellikle çalışma dönemlerinde yoğun zihin uğraşıları içindeyken cinsel hayatını sıfırlıyor Tevfik Fikret Freud gibi.

 

ST: Bunları kendi şiirlerinde de anlatıyor, tıpkı Freud’un mektuplarında anlatması gibi. “Ben en acılı günlerimde en üretken, en verimli saatlerimi yaşarım” diyor. Orada cinsel yaşamı, hem de dış dünya ile olan ilişkileri sıfırlanıyor ve melankolik bir çöküş, düşüş yaşıyor. O durumu aşıp da neşelendiği zaman neredeyse üzülüyor ve “keşke tekrar o duruma gelsem de yeniden şiirler yazabilsem” diyor.

 

ŞA: Biraz da kendisi yaratıyor değil mi?

 

ST: Evet. Neredeyse çağrı çıkarıyor melankolisine.

 

ŞA: Biz de zaten bu sebeple Freud programının içine almıştık; melankolik dünyasının benzerliği, yalnızlığı, üreticiliği, bütün bunlar çok örtüştüğü için Freud programının içinde Tevfik Fikret’i andık.

 

Aslında Tevfik Fikret çok tatlı çok renkli bir konu aslında. Karamsarlığı da hepimizin içinde bir şekilde bir parça yaşattığımız bir şey.

 

 

(Programcımız, araştırmacı ve yazar Serol Teber 10 Kasım 2004 tarihinde vefat etmiştir. Bu program  vefatından önce kaydedilmiş, 23 Aralık 2004 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

TEVFIK FIKRET” için 5 yorum

  1. Babasi ateis anladikta, oglu niye papas? din adami yani?

    eeeehhh ne demisler “Tezekten terazinin b..tan olur dirhemi…”

  2. “… ki Mehmet Akif’i çok ciddi bir şair olarak anmak ne kadar mümkündür, onu da bilemiyorum, yazdıkları daha çok manzume niteliğinde yazılardır..”

    Gerçekten alıntıladığım bölüm beni güldürdü 🙂 Sayın Serol Teber’in manzume (!) eserlerini görmek isterdim. Allah rahmet eylesin diyemeyeceğim çünkü anladığım kadarıyla kendisi ateist. Toprağı bol olsun.

    Tevfik Fikrete gelince sanat değeri çok yüksek bir insan olmasının yanında sahib olduğu dini düşüncelerin doğruluğuna oğlunu bile ikna edememiş birisi olarak acıyorum ki kendisinin ateist değil deist olduğu söylentisi mevcuttur.

    Yazının dediği gibi Tevfik Fikreti tam anlamıyla tanımıyoruz. Düşüncelerini bilmemiz ve ona göre kıymet vermemiz gerektiğini -maalesef- şimdi anladım.

  3. mezarına şeytanlar tükürsün tevfik fikret…..mezarında ters dön….kemiklerini köpekler yesin…inançsız it

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*