Tag Archive for Tanri

GERCEK ZENGINLIK GUVENILIR OLABILMEKTIR.

SS DEN 

Düsünce, söz ve islerimizi; Tanri'nin en büyük armagani olan aklin ve edindigimiz deneyimlerin isigi altinda gözden geçiriyoruz. Iyiyi, dogruyu ve güzeli aramakla amacimiza ulasabilecegimize inaniyoruz, :..dedigimize gore bu amacimiza ne kadar yaklasabiliyoruz…  mesafenin FARKINDAMIZ.

Rivayete göre; bir gün tanrilar bir araya gelmis ve mutlulugu nasil saklasalar da insanlik ona erisemese, bulamasa diye tartisiyorlarmis…
Daglarin tepesi, denizin dibi, günese veya aya derken, insanligin meraki ile tüm buralara ulasip mutlulugun bulunacagi konusunda hemfikir olmuslar ve bu arayislarina çözüm bulamazken, içlerinden bir tanri :
" Insanin içine saklayalim, oraya bakmayi akil edemezler demis… "

Bu sure içerisindede sizlere konusmalarimda sik sik dinlemeyi çok sevdigimden bahsettigim,. Zbigniew Preisner in BLEU ve Mahlerin   iii. Feierlich und gemessen  ESERLERINI DINLIYECEKSINIZ.  

Çok ünlü bir yazar Tutuldugu amansiz hastaliktan, Ölümünden hemen önce sunlari  yazmis..

"Hayatimi yeniden yasayabilseydim eger;
Hastayken yataga girer dinlenirdim. Ben olmadigim zaman her sey kötüye  gidecek diye düsünmezdim..
Gül seklindeki pembe mumu saklamaz yakardim..
Daha az konusur, ama daha çok dinlerdim..
Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadasimi aksam  yemegine davet ederdim..
Oturma odasinda TV seyrederken, patlamis misir yer, sömineyi yakmak isteyen  birisi oldugunda ona engel olmazdim.. Yerler leke olacak diye korkmazdim..
Bana gençligini anlatmaya çalisan dedeme daha çok vakit ayirirdim..
Kocamin sorumluluklarini daha çok paylasirdim..
Saçim bozulmasin diye, arabanin caminin açilmasini önlemezdim..
Etegimin lekelenmesine aldirmadan çimlere otururdum..
TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok aglar ve gülerdim.. Ömür boyu garantilidir denilen hiçbir seyi satin almazdim..
Hamileligimin bir an önce sona erip, dogum yapmayi dilemek yerine, hamile  oldugum her anin tadini çikarir ve içimde bir canli yaratmanin ne kadar  harika oldugunu fark ederdim..

Bu o kadar nadir bir olay ki.. Mucize gibi bir sey..
Çocuklarim beni öpmek istediklerinde, asla "Önce git ellerini yüzünü yika"  demezdim..

Onlara daha çok "seni seviyorum", ondan da daha çok "özür  dilerim" derdim..
Ama baska bir hayat verilseydi en çok yapacagim sey; her dakikasini  degerlendirmek olurdu..
Dikkatle bak.. Gerçekten gör.. Yasa.. Vazgeçme..
Küçük seyler için sikayet etmekten vazgeç..
Bana benzemeyenler, benden daha çok seye sahip olanlar ve kimin ne yaptigi  beni ilgilendirmezdi..
Bunun yerine, iliskilerimi güçlendirmeye çalisirdim..
Sahip oldugunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her sey için Allah'a  sükredin..?
Tek bir hayatiniz var ve bir gün sona eriyor.. Umarim her gününüzü  degerlendirirsiniz.."

 BU GÜN , HAYATINIZIN  BUNDAN SONRAKI BÖLÜMÜNÜN ILK GÜNÜDÜR

 

Farkinda misiniz günler nasil da akip gidiyor ? Eminim her gün daha da hizlaniyor. Hafta basi derken bakiyoruz hafta sonu , sabah derken  aksam olmus, isler , kosusturmalar, sevinçler , üzüntüler,beklentiler, hayal kirikliklari. Yasaniyor ve bitiyor. Diger bir bakis açisiyla " gün ,, tüketiliyor. Yasanan zaman bir daha asla geri dönmeyecek sekilde hayatimiza giriyor ve çikiyor.

Peki gidiyorsa, geçiyorsa ve biz bunu biliyorsak niye maksimumda iyi ve farkli sekilde tüketme yoluna gidemiyoruz ki ? Her yeni güne bugün sunu yapacagim , bunla ugrasacagim diye baslarken , niye " Bugün çok mutlu olacagim ! ,, demiyoruz ?

Yasamimiz içinde yaptigimiz her sey özde mutlu olmak için. Allah saglik verdikten sonra gerisi bize kalmis. Iyi bir is , güzel iliskiler , para kazanmak ve istediklerimizi satin alabilmek , rahat konforlu yasayabilmek. Atla deve degil ki  istedigimiz sadece mutlu olmak.

Mutsuz ve sinirli olabilmeyi , negatif enerji depolamayi ve yaymayi nedense çok daha kolay becerebiliyoruz.? Etrafimiza  baktigimizda bunu saglayacak birçok sey var. Ama bunlar hep var. Istegimiz disi birçok olay oluyor.? Bizleri üzüyor, çogunu degistirmeye gücümüz yetmiyor…

Evimde görünür bir yerde asili çok sevdigim bir dua var. Oguz YILMAZ kardesimin Çabasi ile yaptirilmis saat altinda Nereden ve hangi kitaptan alinti oldugu konusuna daha sonra deginicem.  farkli görüsler olsa da kim söylemisse iyi söylemis diye düsünüyorum ;

" Tanrim bana yapabilecegim seyleri yapma kuvvetini , yapamayacagim seyleri kabul etme olgunlugunu ve her ikisi arasindaki farki ayirt edebilme basiretini versin ..

Çok güzel bir dua bu. Eger bunu yapabilirsek zaten mutsuz olmak için sebep kalmiyor. Olaylara ve basimiza gelenlere bu mantikla  yaklasirsak sonucun lehimize gelismemesi  için hiç bir sebep yok.

Degistirebileceklerimiz için maksimum güç harcayabilirsek  ve degistiremeyecegimiz seyler için de kendimizi kahretmez kabullenirsek her sey daha yolunda gider.

Çünkü üzülmek hiçbir seye  çözüm olusturmuyor. Üzüldügümüzle kaliyoruz. Zaman içinde bunun birikimleri vücudumuzu da etkiliyor. Rahatsizliklar basliyor. Saglik problemleri yasaniyor. Hiçbir sey sagligimiz kadar degerli ve önemli degildir.  Bunun farkinda olalim kardeslerim.

Hayatimiz her zaman mücadelelerle dolu olacaktir. Bunu kabul edip , her ne olursa olsun " mutlu  " olmaya karar vermeliyiz. Mutlulugu ertelememeli veya gelecegi günü beklememeliyiz.

Uyandigimiz her yeni günün sabahinda nefes aliyor olmaya sükrettikten sonra , gülümseyerek ve müzik dinleyerek baslarsak , kosarak hazirlansak bile daha kolay baslayacaktir günümüz. Her gün dogaya ve ondaki  degisim hareketlerine bakmanin ötesinde, görmeye çalisirsak keyif  de aliriz geçtigimiz yollardan. Yogun trafige bile daha alayci bir gözle yaklasip , insanlari inceleyip keyifli bir zaman  kaybi diye bakabiliriz.  Sükürler olsunki OTOMOBIL IÇINDEYIZ.  Diye düsünebiliriz öfkelenme yerine.


 Kardeslerim,

" Uzun bir  zamandan beri hayatin  – gerçek hayatin -  baslamak oldugu izlenimine kapilmistim. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel , öncelikle erisilmesi  gereken bir sey , bitmemis bir is , hala hizmet edilecek zaman , ödenecek  bir borç oldu. Sonra  hayat baslayacakti. Sonunda  anladim ki, bu engeller benim hayatimdi. Bu görüs açisi , mutluluga  giden bir yol olmadigini görmemi sagladi.

 Mutluluk yoldur.

Öyleyse sahip oldugunuz her anin kiymetini bilin ve ona deger verin. Unutmayin , zaman hiç kimse için beklemez.  Öyleyse , okulu bitirene kadar , tekrar okula gidene kadar , para kaybedip kazanana  kadar, çocuklariniz olana  kadar , çocuklariniz evden ayrilana kadar , ise baslayana kadar , emekli olana kadar, evlenene  kadar , cuma gecesine kadar , pazar aksamina kadar , yeni bir araba veya ev alana kadar , evinizin ya da arabanizin borcu ödenene  kadar, ilkbahara kadar , sonbahara ve kisa  kadar , birine veya onbesine kadar , sarkimiz söylenene  kadar , ölene kadar  …?      Nereye  kadar  ?

Mutlu olmak için ,  içinde  bulundugunuz andan daha iyi bir zaman olduguna karar  vermek için beklemeyin.

Mutluluk varis degil bir yolculuktur. Paraya ihtiyaciniz yokmus gibi çalisin. Daha önce hiç incinmemis gibi  sevin. ve seyreden hiç kimse yokmus  gibi dansedin.

Ne güzel bir tanimlama  degil mi ? Her sey ne kadar açik.

Öyleyse ne duruyoruz  ?

" Iyiki dogduk. Bizi sevenler , ancak bu sayede varligimizin ne kadar  degerli oldugunu anlayabildi. Bugüne  kadar  kimbilir kaç kisinin hayati , küçük bir dokunusumuzla birdenbire degisti. Gittigimiz her yer , bizim varligimizla biraz daha anlam  kazandi. Sevdigimiz sarkilarin , filmlerin , kitaplarin degeri , bizim sevgimiz sayesinde , biraz daha çogaldi. Iyi ki dogduk. Yoksa dünya bir parça eksik kalirdi.  ,,


Kardeslerim, milattan 2000 yil önce HITITLERE ait kalintilar içerisinde   bulunan bir duvar yazisinda bakin atalarimiz, ne demis

Tanrim beni yavaslat!!!!!!
 
Aklimi sakinlestirerek kalbimi dinlendir
 
Zamanin sonsuzlugunu göstererek bu telasli hizimi dengele
 
Günün karmasasi içinde bana sonsuza kadar yasayacak tepelerin sükunetini ver.
 
Sinirlerim ve kaslarimdaki gerginligi, bellegimde yasayan akarsularin melodisiyle yika götür.
Uykunun o büyüleyici ve iyilestirici gücünü duymama yardimci ol
 
Anlik zevkleri yasayabilme sanatini ögret
 
Bir çiçege bakmak için yavaslamayi, güzel bir köpek ya da kediyi oksamak için durmayi, güzel bir kitaptan bir kaç satir okumayi, balik avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi ögret..
 
Her gün bana kaplumbaga ve tavsanin masalini hatirlat. hatirlat ki yarisi her zaman hizli kosanin bitirmedigini, yasamda hizi arttirmaktan çok daha önemli seyler oldugunu bileyim.
 
Heybetli mese agacinin dallarindan yukariya dogru bakmami sagla. bakip göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olmasi yavas ve iyi büyümesine baglidir.
 
Beni yavaslat tanrim!!!
 
Ve köklerimi yasam topraginin kalici degerlerine dogru göndermeme yardim et.
 
Yardim et ki, kaderimin yildizlarina dogru daha olgun, daha saglikli olarak yükseleyim.
 
ve hepsinden önemlisi tanrim;
 
BANA DEGISTIREBILECEGIM SEYLERI DEGISTIRMEK IÇIN CESARET,  DEGISTIREMEYECEGIM SEYLERI KABUL ETMEK IÇIN SABIR,
IKISI ARASINDAKI FARKI BILMEK IÇIN AKIL VER..

NOT: Bu yazi m.ö. 2000 yil önce Hititlere ait kalintilar içinde bulunan bir duvar yazisina aittir.

Nasil günümüzde kaleme alinmis gibi degilmi?


Bir gun Eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamis ve siddetle azarlamis. Talebesi: "Iyi ama ben cok az bir parasina oynuyordum" diye itiraz edecek olunca Eflatun cevap vermis: "Ben seni kaybettigin para icin degil, kaybettigin zaman icin azarliyorum."

 


Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yasayis ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliginden baska hiçbirseyi olmayan kibirli bir adamla karsilasir. Ikisinden biri kenaraçekilmedikçe geçmek mümkün degildir… Magrur zengin, hor gördügü filozofa:

"Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der.

Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin su karsiligi verir: – "Ben çekilirim"!!

Özel Insanlar

Kendimi ne zaman ise yaramaz ve aciz hissetsem, ayni hisleri hissettigim bir anda, eski bir dostum (aynizamanda antrenerüm.) uzun zaman önce söyledikleri gelir aklima.

Yüzümü kocaman bir gülümseme sarar.  

Bana "Kendini her aciz ve ise yaramaz hissetiginde parmaginin ucuna bak," demisti.

O sira o kadar üzgün ve duygularimin içinde o denli kaybolmustum ki kendi sesimi bile taniyamaz bir halde çok kisik bir ses tonu ile

"Neden," demistim.

"Çünkü o parmak izlerinden bu yeryüzünde baska hiç kimsede yok," demis ve eklemisti,

"Sen özelsin. inanmazsan parmaklarinin ucuna bak."

Birden sanki dirilmistim. Evet, ben özeldim.

Herkes aslinda özeldir.

Ama beni o günden sonra digerlerinden ayiran tek ayirt edici özelligim kendimin özel oldugumun farkinda olmamdi.

Hala karamsarliga düstügümde, bazen umutsuzluklarla bogustugumda o dostumu hocami  hatirlar ve parmagimin ucuna, yüzümde büyük bir gülümseme ile bakar ve kendi kendime

"Sen özelsin. Bunlarin hepsini atlatirsin" derim. (nur içinde yatsin)

Yine ayni dostum bir karar asamasinda oldugum bir gün bana

"Önce ne istedigini iyi belirle" demisti ve eklemisti, "Sonra o istedigine ulasmak için ne gerekiyorsa yap!

" Sonra da elini tam üç kez gözlerimin önünde çirpmis ve bana "Ne oldu simdi" diye sormustu.

Ben de anlamsiz bakislar ile yanit vermistim.

"Ne oldu?"

"Üç saniye hayatindan uçtu gitti ve hiç birsey o üç saniyeyi geri getiremez" demisti…

Ve eklemisti

"Hayati istediklerine ulasmak için harca, bir gün arkana dönüp baktiginda uçup giden o saniyelerin bombos bir ömür haline geldigini görmek istemiyorsan tabii!"

Farkindasiniz degil mi?

Yasamlarimiz saniye, dakika, saat dilimlerine bölünmss, akip gidiyor. Ve biz akan bir saliseyi bile geri dönüp tekrar yasayamiyoruz. Onlari geri getiremiyoruz.

Aynaya baktigimizda her gün yeni bir beyaz saç telini ve yüzümüzde acimasizca akip giden dakikalarin izini, birer kirisiklik olarak seyrediyoruz.(kurulusdaki resimlerimize bakip nasil gülüstük LACIVERTTE)

Peki biz hayattan ne bekliyoruz?

Beklentilerimiz için varimiz yogumuz ile  savasiyor muyuz, zaman denen acimasiz düsmanla?

Oysa parmaklarinizin ucuna bakin bir kez.

Sonra da parmaklarinizi üç kez siklatin.

Orada gördügünüz parmak izleri sizden baska kimsede yok ve parmaklarinizin ucundan çikan o ses hayatinizin bombos geçmis üç saniyesi oldu, geçti gitti iste…

Siz özelsiniz, siz yeryüzünde teksiniz…

O zaman hayattan beklediklerimiz de bize layik olmali, özel olmali, ulasilmasi için savasa deger olmali.

Zaman denen canavar galip gelmeden, biz hayattan beklentilerimize ulasmaliyiz ki geçip giden zamana ragmen, geriye dönüp baktigimizda kucak dolusu mutluluk ve beklentilere ulasmanin hazzi ile zaman zaman yüzümüzde kocaman bir gülümseme ile nanik yapabilelim…

Ellerinizi üç kez çirpin, hayattan üç saniyeniz silinip gitti iste…

Bugün özel bir insan olan kendiniz için ne yaptiniz ?

Beklentileriz için bir ugras, savas verdiniz mi ?

Yoksa zamanin sizi yenmesine seyirci mi kaldiniz ?

Mesela özel eski bir dostu aradiniz mi bugün ?

Bu kisa ama çok anlamli hayat derslerini veren dostumu kaç zamandir aramadigimi düsündüm tüm bunlari yazarken..

Yerimden kalktim, Internet'ten çiktim ve telefon ile o dostumu aradim.

Çok mutlu oldu…

"Ne zamandir sesini duymamistim, hangi dagda kurt öldü?" dedi.

Ben de "Özel birini aramak istedim, aklima sen geldin" dedim ve sonra ekledim "Ve ellerimi üç kez çirptim, geçen zamani geri getiremedigimi görünce belki de seni arayacak baska bir üç saniyem olmayacak, su anda aramazsam deyip, yazdigim yaziyi yarida birakip seni aradim" dedim.

Çok mutlu oldu. Bir dostun mutlulugu ile ben de mutlu oldum. Dostumla telefon konusmami bitirip klavyenin önüne oturdugumda yüzümde kocaman bir gülümseme vardi.

Özel birini arayip, dakikalari geri getiremeyecegim bir hayat içinde istedigim bir seyi yapmanin huzuru ile yani mutlu bir yürekle tekrar yazmaya basladim. (bu görüsmeden kisa süre sonrada vefat etti antrenöüm aniden)

ve zaman sinsi düsmana bir nanik yaptim.

Acimasizca akip gidiyorsun, ama ben seni hissediyorum ve istedigim hiç birseyi ertelemiyorum

ve istediklerimi elde etmek için hayatla savasiyorum der gibi mutlu idim.

Siz hala ne duruyorsunuz?

Kosun telefona, bir dostunuzu arayin.

Onu sevdiginizi hissettirin.

Onun mutlulugu ile mutlu olun.

Ellerinizi üç kez çirpin ve düsünün hayatinizdan üç saniye bos birsayfa gibi koptu gitti iste.

Oysa siz özelsiniz ve size layik bir hayati hak ediyorsunuz.

Size layik mutluluklari hak ettiginiz gibi.

Bana inanmazsaniz parmaklarinizin ucuna bakin.

Elimizdeki en büyük hediye, yasam!..

Hissetmek, dokunmak, nefes almak, bir bardak su içebilmek kana kana…

Sevdiklerimizin varligiyla mutlu olmak… Duygu ve düsünce alisverisinde bulunmak…

Yasamin binbir lezzetinden, ziyafet sofrasi gibi bir hayat sofrasi kurabilmek…

Yasamaktan daha pahali ve daha degerli ne var, bir düsünün…Bogaz'da bir yali mi?

Önünde bagli bir yat ile bir kotra mi? Sayilamayacak kadar çok para mi?

Uçsuz bucaksiz araziler mi?

Yoksa, binlerce insanin çalilistigi fabrikalar, bankalarda milyonlarca dolar mi?

Yasamdan daha degerli ne var?

Repo'dan elde edilmis birkaç milyar lira ile mutlu olmaya çalismak,

paha biçilmez yasamin mükemmel tablosunda yer tutabilir mi?

Hiçbir sey saglikla sürdürülen yasamin yerini dolduramaz.

Hele o yasam, degerli dostlarla, birbirini anlayan ve anlasan aile bireyleri ile zenginlesiyorsa…

Tipki o sekerleme reklaminda oldugu gibi, bir bayram günü bile kapini çalan yoksa…

Paylastigin, öfkelendigin, kizdýgin, güldügün, agladigin veya birlikte

kahkahalar savurdugun hiç kimse kalmamissa… Yalida otursan ne yazar?..

Bir degil, 5 tane yatin olsa ne yazar?.. Bitiremeyecegin kadar servetin olsa kim takar?

Saglikli bir yasam ve dostluklarla çevrelenmis insan iliskileri…

En büyük servetimiz degil mi?

Diyeceksiniz ki:

Karamsar olmak için hiç mi sebep yok? Ararsaniz çok sebep var.

Eger yasadigini unutursan… Sagligin en büyük hediye oldugunu farkedememissen…

Karamsar olmak çocuk oyuncagi… Puslu, kirli ve soguk havaya bak, dertlen…

Maasin  yetmedigine bak, dertlen… Oglan, son sinavinda zayif getirdi diye dertlen…

Kiza uygun bir damat bulamadin diye dertlen… Istedigin kadar dertlen…

Bir tatile bile gidemedim diye dertlen… Ne olacak bu memleketin hali, diye dertlen…

Sanki memleketin halini sana soruyorlar… Dertlene dertlene, topladigin negatif

duygular altinda ezil…

Sonra o negatif elektrigi, yakinlarina ileterek onlari da dogduklarina pisman et!..

Ama sakin sunu atlama:

Iyice bak bakalim, hangi mesele çözülmüs? Sen iyiye gitmiyorsan, bil ki sende de kusur vardir…

Sen iyi hissetmiyorsan, bil ki sende de bir kabahat vardir…

Çünkü, ne insanlik, ne de milletler kötüye gider!.. Kusurlarinla baris!..

Iyiliklerini, güzelliklerini ve sevgiyi öne çikart! Kendini begen!..

Çevrende olan biteni, iyimser ve olumlu gözle seyret!..

Bes kurusluk bir menfaat bile elde etmesen de, paha biçilmez bir pozitiflik ve mutluluk seni kötülüklerden koruyan bir zirh gibi sarar…

Yine o içimizi perisan edip, gözlerimizi nemlendiren sekerleme reklamindan örnek verecek olursak…

Seni aramiyorlarsa, sen onlari ara!.. Sana gelmiyorlarsa, sen onlara git!

Onlar seni öpmüyorlarsa, sen onlari öp!.. Sana sarilmadiklarinda, sen onlara dokun!..

Hatta bunu yapmak için bayrami bile bekleme!..

Mutlu ve saglikli olanlara, her gün bayramdir!..  

Nice mutlu bayramlara…Nice mutlu ve umutlu yarinlara…


Kardeslerim,

Adamin biri, her mehtapli gecede alir basini deniz kiyisina
 gidermis. Dönüsünde sorarlarmis :
 
 - Ne gördün?
 
 - Dünya güzeli deniz kizlari gördüm, altin saçlarini gümüs taraklarla
 tariyorlardi, dermis hep.
 
 Bir gece yine tek basina deniz kiyisina vardiginda, gerçekten dünya güzeli
 deniz kizlari görmüs, altin saçlarini gümüs taraklarla tariyorlarmis.
 Döndügünde yine sormuslar :
 
 - Ne gördün?
 
 - Hiç demis. Hiç bir sey…

 
 Oscar Wilde'in yukaridaki harika öyküsünü ilk okudugumda delikanli idim
 ne demek istedigini anlamamistim. Daha sonra unutmusum.
 
 Yillar sonra rastladigim dostumun Agbimin bir sözü bana öyküyü hem
 hatirlatti hem de ne demek istedigini çok çarpici bir sekilde gösterdi.
 Söyleydi söz :
 
 "Bir hayalin gerçek olmasi kadar hayal kirici bir sey yoktur."
 
 Daha sonralari ise bu tema pek çok edebi eserde karsima çikti. örnegin Simyaci'da. Hâlâ okumamis olan var mi bilmiyorum ama hatirlarsaniz orada  bütün yasami boyunca tek hayali para biriktirip Mekke'ye hacca gitmek olan  bir dükkan sahibi vardi. Adam artik gerekli parayi fazlasiyla biriktirmis  oldugu halde bir türlü gitmiyordu. Bu hayalin kendisini yasama baglayan çok önemli bag oldugunu düsünüyor ve onun gerçeklesmesi halinde bu önemli bagi  yitireceginden korkuyordu. Hakliydi aslinda.    Düsünüyorum da hepimizin böyle hayalleri var mutlulugumuzu bagladigimiz, gerçeklesene kadar yasami sanki erteledigimiz. Acaba hiç düsünüyor muyuz bu  istedigimiz her neyse, gerçekles tiginde iyi mi olacak. Bir düsünürün hep  aklimda tuttugum bir sözü vardir :
 
 "Bütün dualarimi kabul etmedigi için Tanri'ya sükrediyorum"  samimiyim..
 
 Belki de daha az üzülmeliyiz gerçeklesmeyen hayallerimiz için. Belki de
 aslinda sevinmemiz, mutlu olmamiz gereken bir sey için gözyaslari
 döküyoruzdur. Belki de olaylara bir de bu açidan bakmayi artik
 ögrenmeliyiz… Yalniz hakkinizda hayirli olan hayallerinizin gerçeklesmesi
 dilegiyle..

Kardeslerim…. Bakin Tamer AYAN kardesim her sabah  bu duayi okuyormus…

 

YÜCE ALLAH'IM !

 

BANA ÖYLE BIR GÖNÜL VER KI:
Bir kurulusun tepe noktasinda yetkili olsam bile, bunu asla baska sekilde kullanmamaliyim.
Günlük yasamda "ben" yerine, daha çok "sen" sözcügünü kullanabileyim…

BANA ÖYLE BIR SEVGI VER KI:
Sonsuz bir hazine gibi bitmesin, çogalsin daha da sevdikçe, doldursun sarsin çevremi.
Hatta düsmanlarimi da sevebileyim…

BANA ÖYLE BIR ÇALISMA GÜCÜ VER KI:
Herkesten daha çok çalisabileyim, tutsak düsmeyeyim doganin kosullarina, esim ve çocuklarimi da mutlu et ki, mutlulugu baskalarina da götürebileyim…

BANA ÖYLE BIR SAGLIK VER KI:
Felç etkisini yok sayip; kosabileyim, konusabileyim.

BANA ÖYLE BIR ERDEM VER KI:
Ibadet edebileyim, iyilik etmeyi ve sevinçten bugulanmis gözlerle, tesekkür edenlere;
bir sey yapmadim, animsamiyorum diyebileyim.

BANA ÖYLE BIR YETENEK VER KI:
Iyi es, baba, anne, iyi komsu, iyi arkadas, iyi vatandas olabileyim.

BANA ÖYLE BIR UMUT VER KI:
Bugüne kadar yapmis oldugum hatalar için karamsarliga düsmeyeyim,
her seyden aklanmis olarak yasama yeniden baslamak üzere bagislanabilecegimi bileyim.

BANA ÖYLE BIR ANLAYIS VER KI:
Düsünebildigim, yargilayabildigim, inandigim, kahroldugum, varoldugum
su anda bu sözleri söyleyebildigim için sükredebileyim.

BANA ÖYLE BIR TALIH VER KI:
Yillar sonra beni hatirlayanlar "herkese iyilik eden, tüm insanlari seven,
o düzeyde de sevilen bir kisiydi " diye konussunlar ve ben de huzur içinde olabileyim.

BANA ÖYLE BIR IRADE VER KI:
Bir gün yenilip, içimdeki seytanin kurallarina dogru yönelirsem;
bu bir düsünce ise düsüncemi, bu bir adim ise ayagimi, bu bir uzanma
ise elimi durdurabileyim.

BANA ÖYLE BIR SABIR VER KI:
Sükûneti bulayim, durabileyim, düsünebileyim 

 

Tamer Ayan kardesim duasini  dilerimki  Yücelerin Yücesi, kabul eder…..

Kardeslerim,

Sular yükselince, baliklar karincalari yer..
Sular çekilince de karincalar baliklari yer…
Kimse bugünkü üstünlügüne ve gücüne güvenmemelidir…
Çünkü kimin kimi yiyecegine..
"Suyun akisi" karar verir…
 
Bir Afrika Atasözü DÜSÜN Gidene kal demeyeceksin…
Gidene kal demek zavallilara, Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere, Hak edene git demek asillere yakisir.
Kimseye hak ettiginden fazla deger verme, yoksa degersiz olan hep sen lursun…
 
Düsün…
Kim üzebilir seni senden baska?
Kim doldurabilir içindeki boslugu sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni, sen hazir degilsen?
Kim yikar, yipratir seni sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
Hersey sende baslar, sende biter…
Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yasama sevgisini…
Hep hatirla: "Çaresiz seniz, Çare "SIZSINIZ"…
 

 

 

ÇIN ATASÖZÜ VE SON SÖZ……

Bir saatligine mutlu olacaksaniz, sekerleme yapin

Bir günlügüne mutlu olacaksaniz, balik avlamaya gidin

Bir ayligina mutlu olacaksaniz, asik olun

Bir yilligina mutlu olacaksaniz, bir servete konun

Tüm yasam boyunca mutlu olacaksaniz, isinizi sevin…

 

 


BEN, BENLIK, BIZ ve SIZ

Damlalar bilgilerin tümü ve evrenin temelidir.

Neden böbürlenir durur su insanoglu? Okyanustan kopup yine okyanusa dönecek bir su damlasi degil midir oysa… O su damlasi simsiki sarilsa benligine, örtse kat kat billurlugunu ne çikar, okyanusta nerede bulur kendini? O sonsuz deryayi olusturan bir su damlasi degil, su damlalaridir zira… Sen; senden kopup size vardiginda, seni de göreceksin sizi de… Siz; sizden kopup bize vardiginizda, sizi de göreceksiniz, bizi de…Biz, bizden kopup O'na vardigimizda, bizi de görecegiz, O'nu da… O zaman hem görecek hem de anlayacaksiniz ki; okyanustaki su damlalarinin birbirinden farki yoktur. O zaman hem görecek hem de anlayacaksiniz ki; sizin bizden, bizim O'ndan bir farkimiz yok. Iste bu derece anlamsiz, bu derece manasizdir benlik…

 

"Ben" demek, benlikdeki "ben"e sahip çikmak, bizdeki "bizi" bulmaktan farklimidir? Ben'likden Sen'lige geçisteki zor nedendir? Hala bilmez insanoglu…O bizi "biz" diye beklerken, "ben" demenin faydasizligini… Insanoglu ilk "sen" demeyi sevgi ile ögreniyor. Severse "sen" diyor, sevmezse "ben"… Sevdigine veriyor, sevmediginden sakiniyor… Almasini seviyor, vermesini bilmiyor…

Ey Yüce Allah! Sen ne büyüksün ki; söyledigin hep "sen" olmus… Biz ne kadar aciziz ki, söyledigimiz hep "ben" olmus… Sen vermissin, biz almisiz, bitip tükenmek, bikip usanmak bilmeden… Sen sevmissin, biz sevilmisiz, idrakine bile varmadan… Sen söylemissin, biz anlamamisiz, körlükten sagirliktan… Sen beklersin, biz gelmeyiz, korkudan cahillikten… Allah'im! Bizleri önce "sen" diyenlerden, sevenlerden, verenlerden eyle…

Eyle ki ÖZ'e varalim, eyle ki "biz"e varalim, eyle ki sana varalim…

Beyaz sacli, yasli adam gölün basinda oturmaktadir. Aklinda fikrinde kardeslerine yazip birakacagi kitaplari vardir. O sirada bir köpek yavrusu görür. Susuzluktan kirilan bir köpek yavrusunun devamli olarak göle kadar gelip, tam su içecekken kaçmasi dikkatini çeker. Yasli adam dikkatle izler olayi. Köpek yavrusu susamistir ama göle geldiginde su da ki yansimasini görüp korkmaktadir. Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadir. Sonunda köpek yavrusu susuzluga dayanamayip kendini göle atar ve kendi yansimasini görmedigi için suyu içer. Aklinda olan kitaplar gitmis, yerini susayan köpek yavrusunun su içmesi almistir. Yasli adam, bir "Oh…" çeker; kendi kendine!…

O anda yasli adam düsünür:"Benim bundan ögrendigim su oldu" der.  "Bir insanin istekleri ile arasindaki engel, çogu zaman kendi içinde büyüttügü korkulardir. Kendi içinde büyüttügü engellerdir. Insan bunu asarsa, istediklerini elde edebilir."

Ama biraz daha düsününce aslinda gerçek ögrendigi seyin bundan farkli oldugunu görür. Asil ögrendigi sey, "insanin yasli adam bile olsa köpek yavrusundan ögrenebilecegi bilginin var oldugudur."

Bu yüzden ne varsa sen de paylas, senden de ögrenilecek bir seyler vardir diger insanlar için…

Her insanin bir hikayesi ve söyleyecek bir sözü mutlaka vardir.

Tipki, kardesiniz  gibi…

BASARI

Basari deyince aklimiza farkli seyler gelir.

Toplumun gözünde basari;

iyi maddi gelir getiren bir kariyer, büyük bir ev, lüks bir arabadir.

Aslinda bunlar basarili olmanin tanimi degildir.

Asagida Ralph Waldo Emerson 'in basari tanimina kulak verelim:

BASARI ; Sik sik gülmek ve çok sevmektir;

Akilli insanlarin saygisini ve çocuklarin sevgisini kazanmaktir;

Dürüst elestirmenlerin onayini almak;

sahte dostlarin arkadan vurmalarina dayanmaktir;

Güzeli sevmektir;

Herkesteki en iyiyi bulmaktir; Karsilik beklemeyi hiç düsünmeden

kendiliginden vermektir; Geride ister saglikli bir çocuk, ister

kurtarilmis bir ruh, ister bir parça yesil bahce, ister iyilestirilen

bir sosyal durum birakarak dünyanin iyilesmesine

katkida bulunmaktir;

Gönlünce eglenmek ve gülmek; Kendinden geçerek sarki söylemektir;

Tek bir kisi bile olsa, birinin sizin varliginizdan

ötürü daha rahat nefes aldigini bilmektir.

Iste bu basarili olmaktir.

Süleyman SAVAS

29/Nisan/2008

SS / TANRIM BENI YAVASLAT

 

NOT: Bu yazi m.ö. 2000 yil önce Hititlere ait kalintilar içinde bulunan bir duvar yazisina aittir.< ?xml:namespace prefix ="" o />

 

 

 

TANRIM BENI YAVASLAT

(Eski Bir Duvar Yazisi)

 

Tanrim beni yavaslat! Aklimi sakinlestirerek kalbimi dinlendir …

Zamanin sonsuzlugunu göstererek bu telasli hizimi dengele …

Günün karmasasi içinde bana sonsuza kadar yasayacak tepelerin sükunetini ver …

Sinirlerim ve kaslarimdaki gerginligi, belegimde yasayan akarsularin melodisiyle yika, götür …

Uykunun o büyüleyici ve iyilestirici gücünü duymamda yardimci ol …

Anlik tatilleri yasayabilme  sanatini ögret; bir çiçege bakmak için yavaslamayi; güzel bir köpek yada kediyi oksamak için durmayi; güzel bir kitaptan bir kaç satir okumayi; balik avlayabilmeyi; hülyalara dalabilmeyi ögret …

Her gün bana kaplumbaga ile tavsanin masalini hatirlat. Hatirlat ki yarisi her zaman hizli kosanin bitirmedigini, yasamda hizi artirmaktan çok daha önemli seyler oldugunu bileyim …

Heybetli mese agacinin dallarindan yukariya dogru bakmami sagla. Bakip göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olmasi yavas ve iyi büyümesine baglidir …

Beni yavaslat Tanrim ve köklerimi yasam topraginin kalici degerlerine dogru göndermeme yardim et. Yardim et ki, kaderimin yildizlarina dogru daha olgun ve daha saglikli olarak yükseleyim …

Ve hepsinden önemlisi!

TANRIM,

 Bana degistirebilecegim seyleri degistirmek için CESARET,

 Degistiremeyecegim seyleri kabul etmem için SABIR,

 Her ikisi arasindaki farki bilmek için de AKIL  ver …

 

FELSEFE SS – 42

< ?xml:namespace prefix ="" v /> 

< ?xml:namespace prefix ="" o /> 

 

Sir William Hamilton (“Tanrının yokluğunun kavranamaz oluşu varlığının kanıtı değildir”), John Stuart Mill (“Bilinçli yeteneklerin kullanımı ile birlikte giden hazlar, salt duyusal hazlardan daha yüksektir”) ve Herbert Spencer (“Bilimin bilgisi ile halkın bilgisi aynı şey olamaz”) konuğumuz.

 

Ocham’lı William’ın usturasını hatırlayan var mı?

 

İskoçya’nın da tüm cimriliklerine rağmen felsefeye katkıları dönem dönem olmuştur. Kant sonrasında da bu katkılardan söz etmek mümkündür. Bunlardan bir tanesi de Sir William Hamilton ve William Whewell. Nedense tüm İskoç filozoflarında bir Williamlık var.

 

Hamilton bazı ilginç katkıları ile ünlüdür. Bakın Tanrı konusunda hangi yargılara varmış:

 

Bir önermenin çelişik karşıtının kavranamazlığı onun gerçekliğinin sınanması değildir, çünkü önermenin kendisi de eşit ölçüde kavranamaz olabilir.

 

Yani Tanrının yokluğunun kavranamaz oluşu varlığının kanıtı değildir. O tabii sağ gösterirken sol vuruyordu. Yani bu önermeyi Tanrı için koymamıştı ortaya ancak döndü dolaştı konu Tanrıya geldi elbet. Ne dendi? Bakalım basitleştirebilecek miyim?

 

Ancak koşullu olarak sınırlı olanı bilebilecek bir yapısı vardır insanın. Yani varoluşu bilecek isek varoluşun bizde saklı halleri ile sınırlı olarak tanımlayabiliriz bu bilmeyi. Eğer bu böyleyse, ki gaipten bilgiler almadığımıza göre bu böyle, o zaman en son varlığı yani Tanrıyı bilemeyiz, çünkü en son olan koşulsuz olandır. Koşulsuz olan ise ya eksiksizdir ya da sonsuzdur, ama ikisi birden olamaz, çünkü Eksiksiz ve Sonsuz birbirleri ile çelişkilidirler. Sonsuz içinde mutlaka eksikli şeyler de bulundurmak zorundadır. O zaman Tanrı ya eksiksizdir ya da sonsuz. Tanrının eksikli olması Tanrı kavramı ile çatışır. O zaman da Tanrı sonsuz değildir. Ancak bu konuda bir karara varmak da zaten eksikli olan insanın yanılmadan yapabileceği bir şey değildir. Dolayısı ile akılcı bir Tanrı Bilimi olanaksızdır. Tanrı a priori olarak bilinemez.

 

Tanrı yok demedi ama neredeyse din yok dedi hazret. Hatta biraz daha belirginleştirdi konuyu. Tanrıya inanmak olanaklıdır, ya sonsuz ya eksiksiz olduğuna da inanabilirsiniz; her ikisi de olduğuna ise inanamazsınız. İki çelişik şeyi bir şey sanmak olmadığını iddia etmektir. Tanrı kavramını genişleteceğim derken yok edebilirsiniz.

 

Hamilton’u John Stuart Mill takip etti. Hazret babadan doğma filozoftu. Babası eğitimini bizzat yaptıran bir yazar-filozof olan James Mill’di. Ufak yaştan bilinçli eğitim filozofumuzun Mantık Bilimi üzerine yoğunlaşması ile sonuçlandı.


Bir diğer büyük İskoç filozofu olan David Hume ne demişti?

 


John Stuart Mill (1806-1873)

 

Evrensel ve zorunlu bilgiye ulaşamayacağımızı öğretmişti bize. Biz bir şeyi bilirken daha önce bildiğimiz bilgilere benzetmeler yaparak o yeni şeyi tanımlarız, dolayısı ile yeni bilgi etkilenmiş bilgidir ve eksiksiz salt bir bilgi değildir demişti. Tüm bildiğimiz benzerlik, bitişiklik ve nedensellik yolu ile çağrışım yasalarına göre belli bir zamansal düzen içinde birbirlerini izleyen düşüncelerimizdir. Yani tek bir olgu için kendi başına ve hiç etkilenme olmadan çıkarsamalar yapıp onun gerçek bilgisine erişemeyiz demişti.

 

Öyleyse bilmek düşünce sıralamamızı incelemek, kazara oluşmuş, geçici çağrışımları elemek ve kalıcıları, dayanıklıları, değişmez olarak yinelenenleri doğru ve geçerli sırada bulmak demektir.
Yani apaçık bir tümevarım yöntemi kullanmaktır bilmek. Çocuk ateşi görünce yanmayı hatırlayacaktır. Kıyaslama süreci ise böyle bir çıkarsama süreci değildir.

 

Yani ”Tüm insanlar ölümlüdür, Ahmet bir insandır, öyleyse Ahmet de ölümlüdür” bir çıkarsama silsilesi değildir. Zaten ilk önermede bir bilinen verilmiş ve genel tanımlama yapılmıştır. Çıkarsama bir bilinenden bilinmeyene doğru olmalıdır, ki burada böyle bir bilinmeyene varım sözkonusu değildir. Peki böyle çıkarsamalar yapmak için gerekçemiz nedir? Tek gerekçe deneyim oluşturmaktır. Yani bilgiyi pekiştirmektir.

 

Hadi biz bunları bırakıp biraz  ilerleyelim… (ama dikkat edelim, Göğsümüze dayalı kılıç bir yerimiz’ede batmasın) Yani buradan cikaracagimiz,fazlada ilerlemeyelim…

 

Peki haz’lar ne olacak? Hep bilinmeyen ile mi uğraşacağız. Bir de hayattan keyif alma durumumuz var, değil mi ama? Bu noktada Mill, ustalarından bir tanesi olan Bentham ile fikir ayrılığına düşer. Bentham “Raptiye şiir kadar iyidir” demektedir. Yani nitelikte hazlar aynıdır. Mill ise “O kadar da değil be usta” der. Hazlar nitelikte ayrılacaklardır. Kavrayışı güçlü biri budala olmayı, eğitimli biri ise bir bilgisiz olmayı kabul etmeyecektir. Yani bilinçli yeteneklerin kullanımı ile birlikte giden hazlar, salt duyusal hazlardan daha yüksektirler.

 

Budalalar ve domuzlar böyle düşünmeyebilirler tabii ama onlar sadece olaylara bir budalanın veya domuzun bakış açısından bakabilirler.

 

Lafım meclisten dışarı…

 

İskoçya’dan İngiltere’ye zıplayalım

 

Geçenlerde bir şikayet aldım. “Nerede kaldı bu felsefenin light’lığı” diyorlardı.

Valla haklılar. Ne yapıp edip az sulandıracağım.

Aklımda iken söyleyim, kardeşlerden güzel şeylerde duyuyorum, sağolsunlar..


Bir evrimci ile başlayayım sulandırmaya.

 
Spencer, Herbert (1820-1903)

Kraliçenin ülkesinden Herbert Spencer konuğumuz.

Bir bilgi idealisti dostumuz. Bilginin üstüne titriyor. En sevmediği şey sıradan halkın eline geçmesi bilginin. Zaten bilimin bilgisi ile halkın bilgisi aynı şey olamaz, diyor.

Bilimin bilgisi sentezi sever, hatta bundan ötesi de vardır. Bilimin bilgisi bölümsel olarak birleşiktir; ya felsefenin bilgisi? İşte o bütünsel olarak birleşiktir. Halkın bilgisi ise, yani sıradan insanların demek istiyor, birleşik değildir, bağlantısızdır, tutarsızdır ve de birbirini tamamlamaz.

İşte ey beni okuyanlar.


Siz busunuz……

Ben de tabii ki birleşik bilginin light formuyum.

Artık hangisi daha iyi, siz karar verin.

Eğer idrakın hem benzerlik ve ayrımı keşfetme yeteneği, hem de mantıksal tutarlılık istemi olmasaydı bilgi de olanaksız olurdu. Buradan startını alır Spencer ve de sonunda idrakın bu işlevlerinin hiçbirinin bireysel deneyim sonucu olmadığını iddia eder. Bu ortak bir toplumsal deneyim sonucu oluşmuş bilgi olmalıdır. Eh o zaman da bu bilgi zaman içerisinde değişe değişe oluşmuştur.

Yani evrim.
 

Neymiş efendim…

Vardığımız en genel bilgi daha da genelleştirilemezmiş. Yani bu nokta bilginin o andaki en son ulaşabilinecek noktası imiş ve de o bilginin açıklaması bizi artık açıklanamaz olana getirmeliymiş.

Peki ne zamana kadar?

Bilinçte köklenmiş düşünceler sistemini geliştirmek, temel sezgilerimizin önemlerinin farkına varmak ve bu sezgiler ile bilgilerin önermelerini ilişkilendirmek felsefenin işidir.

Yani biz filozoflar sizi evrimleştirene kadar.

Peki filozof yeni icadını nasıl kavrayacaktır?

Orası kolay. Düşüncenin geçerliliğinin kabulü için bir yandan onun zorunluluğuna (bunu anlamak çok kolay, karşıtı kavranamıyorsa demek ki zorunludur) ve öte yandan da sonuçların pratik ile çakışmasına bakacaktır.

Basit değil mi? Yapın da göreyim bakayım sizi avam sürüsü…

Az daha çıkarsama yapalım hazretin keşiflerinden.

Bilim ve din şu noktada anlaşabilirler:
Tüm fenomenlerin ardında bir Mutlak Varlık vardır. Din sanki üstüne vazifeymiş gibi bu tezi bize yorumlamaya, hatta bırakın yorumlamayı kanıtlamaya çalışır. Ama şu da bilinmelidir ki, bir din ne denli gelişkinse Mutlakın tam bir gizem olduğunu o denli iyi anlar. Bunu beceremeyen yani gelişmemiş dinde Mutlak Varlık kassal yani itip kakan, alıp götüren satamadan getiren, bulanık bir güç kuvvet gösterisi olmaktan ileri gidemez.

Ve de sonunda evrim. Felsefenin işi şeylerin evrensel yasasını bulmak. Bunu da sadece evrim yasasında buluruz. Evrim sürecinde çeşitli yol ayrımları vardır. Önce yoğunlaşma gelir sonra ayrımlaşma, en sonda da belirlenim.

Yani kısacası bulut oluşurken önce su buharları yavaş yavaş bir araya gelip bir bulut oluşturur. Bir kütle haline gelen bu bulut öbürlerinden ayrılır ve de nihayet bu ayrımlaşmış bulutlar bir araya gelerek bir küme oluşturup artık tanımlanmayı hakedecek hale gelirler.

Evrensel sentez yasası maddenin bütünleşmesi ve hareketin dağılmasından oluşur. Evrim de budur zaten. Hem yoğunlaşma hem de ayrışma bir denge durumuna eriştiğinde evrim de doruğuna ulaşacaktır ki, buna biz kısaca yevm-ül beter diyoruz.

 

Sonraki: Pragmatizm;       son bölüm…

DERSIMIZI UNUTMAYALIM Serhat SAYIN’DAN

 Belki biraz eski ama -bilenler icin- hatirlamak faydadan ari degil.

 

Birinci ve de en onemli ders

Okuldaki ikinci ayimda, hocamiz test sorularini dagitti. Ben okulun en iyi ogrencilerinden biriydim.  Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada cakildim kaldim. Son soru soyleydi: “Her gun okulu temizleyen hademe kadinin adi nedir?..”

Bu herhalde bir cesit saka olmaliydi. Kadini yerleri silerken hemen her gun goruyordum. Uzun boylu, siyah sacli bir kadindi. 50’lerinde falan olmaliydi. Ama adini nereden bilecektim ki!. Son soruyu yanitsiz birakip kagidi teslim ettim. Sure biterken bir ogrenci, son sorunun test sonuclarina dahil olup olmadigini sordu. “Tabii dahil” dedi, hocamiz..  “İs yasaminiz boyunca insanlarla karsilasacaksiniz.  Hepsi birbirinden farkli insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar.Onlara sadece gulumsemeniz ve ‘Merhaba’ demeniz gerekse bile..”

Bu dersi hayatim boyunca unutmadim. O hademenin adi da Dorothy idi.

 

Ikinci onemli ders

Yagmurda otostop!..

Bir gece vakti gece yarisina dogru, Alabama otoyolunun kenarinda duran bir zenci kadin gordum. Bardaktan bosanircasina yagan yagmura ragmen, bozulan arabasinin disinda duruyor ve dikkati cekmeye calisiyordu. Gecen her arabaya el salliyordu. Yaninda durdum. 60’li yillarda bir beyazin bir zenciye, hem de Alabama’da yardima kalkismasi pek olagan seylerden degildi. Onu kente kadar goturdum. Bir taksi duragina biraktim.  Ayrilirken ille de adresimi istedi Verdim. Bir hafta sonra kapim calindi.

Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armaganda..

“Gecen gece otoyolda bana yardiminiza tesekkur ederim.

O korkunc yagmur sadece elbiselerimi degil, ruhumu da sirilsiklam etmisti. Kendime guvenimi yitirmek uzereydim, siz cikageldiniz Sizin sayenizde olmekte olan kocamin yataginin bas ucuna zamaninda ulasmayi basardim. Biraz sonra son nefesini verdi.

Tanri bana yardim eden sizi ve baskalarina karsilik beklemeksizin yardim eden herkesi kutsasin!..

En iyi dileklerimle,

Bayan Nat King Cole

 

Ucuncu onemli ders

Size hizmet edenleri hep hatirlayin..

Bir pastanin uc-otuz paraya satildigi gunlerde 10 yasinda bir cocuk pastaneye girdi.Garson kiz hemen koţtu.

Cocuk sordu: Cukulatali pasta kac para?..”

50 cent!..”

Cocuk cebinden cikardigi bozuklari saydi. Bir daha sordu: Peki dondurma ne kadar..” 35 cent” dedi garson kiz sabirsizlikla..Dukkanda yiginla musteri vardi ve kiz hepsine tek basina kosusturuyordu.Bu cocukla daha ne kadar vakit gecirebilirdi ki. Cocuk parasini bir daha saydi,”Bir dondurma alabilir miyim lutfen” dedi.  Kiz dondurmayi getirdi. Fisi tabagin kenarina koydu ve oteki masaya koţtu.

Cocuk dondurmasini bitirdi. Fisi kasaya odedi. Garson kiz masayi temizlemek uzere geldiginde,gozleri doldu birden. Masayi sanki akan yaslar temizleyecekti.  Bos dondurma tabaginin yaninda cocugun biraktigi 15 cent’lik bahsis duruyordu…..

 

Dorduncu onemli ders

Yolumuzdaki engeller..

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun uzerine kocaman bir kaya koydurmus, kendisi de pencereye oturmustu. Bakalim neler olacakti?.  Ulkenin en zengin tuccarlari, en guclu kervancilari, saray gorevlileri etrafindan dolasip saraya girdiler.  Pek cogu krali yuksek sesle elestirdi. Halkindan bu kadar vergi aliyor, ama yollari temiz tutamiyordu.   

Sonunda bir koylu cikageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.Sirtindaki kufeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarildi ve ikina sikina itmeye basladi.Sonunda kan ter icinde kaldi ama, kayayi da yolun kenarina cekti. Tam kufesini yeniden sirtina almak uzereydi ki, kayanin eski yerinde bir kesenin durdugunu gordu.  Acti.. Kese altin doluydu.

Bir de kralin notu vardi icinde.. “Bu altinlar kayayi yoldan ceken kisiye aittir” diyordu kral.

Koylu, bugun dahi pek cogumuzun farkinda olmadigi bir ders almis, Her engel, yasam kosullarinizi daha iyilestirecek bir firsattir.”.

 

Besinci onemli ders

Onemli olan vermektir.. 

Yillar once hastanede calisirken, agir hasta bir kiz getirdiler. Tek yasam sansi bes yasindaki kardesinden acil kan nakli idi. Kucuk oglan ayni hastaliktan mucizevi sekilde kurtulmus ve kaninda o hastaligin mikroplarini yok eden bagisiklik olusmustu. Doktor durumu bes yasindaki oglana anlatti ve ablasina kan verip vermeyecegini sordu.

Kucuk cocuk bir an duraksadi. Sonra derin bir nefes aldi ve “Eger kurtulacaksa, veririm kanimi” dedi.  Kan nakli ilerlerken sordu: Peki, ben ne zaman olecegim?

Ablasini yasatirken, kendisinin olecegini zannetmis, buna ragmen kanini vermeyi kabul etmisti.

FELSEFE SS – 39

Hosgeldin materyalizm! Dünyada isbasinda olan bir diyalektik süreç olmaliydi. Bu süreçte birbirine karsit iki etkinlik, sav ve karsisav, daha yüksek bir sentezde birlestirilip uyuma getirilmeli ya da en azindan uzlastirilmali idi… Idealizmi dogaya dogru çekistiren Schelling ve ardindan, “Mükemmellik, mükemmellik” diye tepinen Hegel’in felsefesi.< ?xml:namespace prefix ="" o />

 

 Fichte’nin Felsefesini

artik biliyoruz. Biz su doga felsefesi ne menem bir seydir ona bakalim.

 

Fichte’de doganin belirli sinirlamalari vardir. Doganin mutlak ben’in bireysel bilinçteki bir ürünü oldugu ve yalnizca irade için bir engelleyici ya da harekete geçirici olarak hizmet ettigi anlamina gelen “doga ödevmizin gerecidir” görüsü Schelling’e doyurucu gelmemisti. “Önce dogayi anlamak lazim” diye düsündü. Bunu yapabilir miydik acaba? Dogayi bizimle akrabaligi oldugu için, sürekli devinen bir anlama gücünün anlatimi oldugu için, dogada akil, yasam ve amaç bulundugu için kisacasi bizimle özdes oldugu için, evet, anlayabilirdik. Dogayi bizden ayiran sey bilinç eksikligidir. Bizimle birlestiren, yani özbilinçsiz doga ile özbilinçli anliga ortak olan, sey ise etkinliktir, kendini belirleyen amaçtir, mutlak irade ya da bendir, herseyin onun içinde bulundugu ve ondan ilerledigi ve herseyi kavrayip sarmaladigi dünya ruhudur. Yani doga da bizim gibi kendi hedefleri dogrultusunda ayni gizemlilikte ve ayni canlilikta yasayip gitmektedir.

 

Schelling’in doganin görülür ruh, ruhun da görülmez doga oldugu yolundaki bu düsüncesi romantik düs gücünü dürtüleyiverdi tabii ki. Derhal dünyayi yasayan ve anlama gücü olan bir olgu olarak düsünen ve ona bir tür sevecenlik ile yaklasan sairler sardi piyasayi.

 

Schelling bu sairlerden tabii ki çok daha akilli bir insandi. O doganin fenomenlerinin aklin izlerini bilinçsizce izledigi yargisina vardi. Doga en yüksek hedefine, özbilince insanda erisir, doga ve anligin kökensel özdesligi de burada ortaya çikar diyerek insani doganin içerisine usturuplu bir sekilde soktu. Islamin “Insan en serefli yaratiktir” cümlesi ile özetledigi biraz mistik, biraz bencil, biraz romantik ancak sinirsizca dogru yaklasimi ile doganin en tepesindeki yeri de insana ayirdi.

 

Bu noktadan sonra artik sadece sözcüklerin dünyasinda dans etmek mantikli olmazdi. Maddeye de ruha verilen önem verilmeli idi. Mantiksal adimlar metafizige hapsedilmis felsefinin kendime sinirsiz açikliklar bulacagim derken arkasini kilitledigini ve çiktigi yumurtanin kabugunu begenmedigini göstermeye baslamisti. Dünyada isbasinda olan bir diyalektik süreç olmaliydi. Bu süreçte birbirine karsit iki etkinlik, yani sav ve karsisav, daha yüksek bir sentezde birlestirilip uyuma getirilmeli ya da en azindan uzlastirilmali idi. Yoksa kaos olurdu ama hiç öyle bir sey yoktu dünyamizda. Schelling buna üçlülük yasasi der; etkinin ardindan tepki gelir; karsitliktan ise bir uyum ürer. Bu uyumla olusan sentez de bir gün tekrar ayrisir ve zitliklar haline gelir. Yani sonsuz bir devinim vardir.

 

Materyalizm hosgeldi.

 

Zaten Schelling bu düsünceyi doganin ayrintilarina da uygulamaya baslar hemencecik. Siir ile bilim birbirlerinin içine geçer ve bu üçlülük yasasi derhal itme, yerçekimi, manyetizma, elektrik, kimyasal olaylar kadar duyarlik, üreme, tiksinti gibi yari somut ya da soyut kavramlara da uygulanir.

 

Felsefi gelisiminin son evresinde Schelling dinsel bir gizemcilige ulasir. Dünyayi Tanridan bir düsüs olarak tasarlar. Insana düsen kendine taninan süre içerisinde ruhunu bencillikten siyirarak tanriya geri dönüsü becermesidir. Bunu gizemli bir sezgide gerçeklestirmek mümkündür.

 

Hiristiyanligin Nirvanasi yani.

 

Schelling son dönemine ”olumlu felsefem” der. Bu evrede artik ilgi alani tamamen tanrisal bildiris ve mitoloji felsefesi ya da teosofidir. Vardigi son noktada artik Tanrinin hakimiyeti geregi olgunluk ve mükemmellik ile karsilasmayi bekledigi açiktir. Artik Schelling’in felsefesi evrenin yasayan, evrimlenen bir sistem olarak, her parçanin kendi yerinin oldugu ve bu parçalarin da bütünün hizmetinde bulundugu bir mekanizma olarak tasarlandigi bir kamutanricilik (panteizm – vahdet-i vücudiye yani Tanri benim (En el hak) biçimidir.

  Image001< ?xml:namespace prefix ="" v />
Friedrich Wilhelm Joseph
von Schelling (1781-1858)

 

Schelling’i Hegel ile karistirmamak lazim. Panteizm iki yönlü gelisme gösterir. Naturalist Panteizm (dogalci kamutanricilik) ve Materyalist Panteizm (maddeci kamutanricilik)

Schelling’in çiktigi yönde ayrimcilik minimuma iner. Örnegin artik özne ve nesne, biçim ve madde, ideal ve gerçek birdirler, birliktedirler ve ayrilmazdirlar. Bir çoktur ve de çok birdir.

Bunlar bana iki ayri seyin yani iki karsit seyin son derece masumane bir araya geldigini söylüyor. Yani materyalizm ile romantizm birbirlerini bu durumda reddetmemelidirler.

 

Her iki Kant ardili filozofumuz, yani Fichte ve Schelling, romantik egilimlerine karsin mantiksal yöntemi kullanarak deneyim dünyasini ve bunlarin olmazsa olmazlarini açiklamaya çalistilar. Ikisi de dinamik realite görüsünü kabul ettiler ve ikisi içinde ideal ilke etkin ve canli bir süreç oldu.

 

Ve Hegel bayragi devralir…

 

Schelling idealizmi dogaya dogru çekistirmis, doga ve anligi mutlak bir ilkenin evriminde bireysel ve toplumsal yasamda, tarih, bilim ve sanatta kendilerini anlatan evreler olarak tasarlamistir. Elestirel bilgi kuraminin sonuçlarini biyolojiye uygulamis sonunda da zorunlu düsünce biçimlerini zorunlu varlik biçimleri ile özdeslestirmisdir.

 

Iste George Wilhelm Hegel bu noktadan sonra bayragi eline alir ve felsefik yapiyi bu iki filozofun görüsleri üzerinde gelistirmeye baslar. Mantiksal bir yöntem kullanacagi konusunda Fichte ile görüs birligindedir, sonra bu mantigi biyoloji ya da metafizik ile özdeslestirmede de Schelling ile anlasir. Ayrica realiteyi canli gelisen bir süreç olarak tasarlamada ikisiyle de anlasir. Ancak burada Hegel ilk yumrugu vurur. Tamam akil ve tüm varlik özdestir ancak doga akla altgüdümlüdür. Buna da su açinimi getirir;

 

Realist olan akilcidir, akilci olan da realist.

 

Öyleyse tarihte oldugu gibi dogada da bir mantik vardir ve evren aslinda bir mantiksal sistemdir. Tüm devinim ve eylem yani tüm yasam bilinçsiz bir düsünmeden baska bir sey degildir. Bütün bu sürecin anlami en yüksek gelisiminde yatar. Yani mükemmellige erismekte. Bu da gerçeklik ve iyiligin olusmasidir.

 

Mükemmellik, mükemmellik diye tepinen bu büyük filozofun koleradan ölmesi ne çeliskidir degil mi?

 

Peki bu ideale giden yol ne olarak adlandirilacak? Tabii ki evrim. Dünya statik degildir, devinir, dinamiktir; böylece düsüncedir, akildir; gerçek kavram etkin, devinen bir süreç, bir evrim sürecidir. Evrim sürecindeki yüksek evre asagi olanin realize olmasidir, aslinda asagi olanin olmayi amaçladigi seydir; bu anlamda, asagi olanin gerçekligidir, asagi olanin amacidir, asagi olanin anlamidir. Asagi biçimde gizli olan yüksek olanda belirli hale gelir ya da açik kilinir. Süreçteki her evre kendinden önceki tüm evreleri de kapsar ve bundan sonra olacaklari da gösterir; her evrede dünya hem bir ürün hem de bir kehanettir.

 

Su yukaridaki paragrafta herkes kendine ait olani bulacaktir. Bulamayanin da zaten bulmak hedefidir. O da bunu anlayacak hale gelmeyi hedefleyecektir.

 

Anlayamayanlar üzülmesin zira asagi biçim yüksek olanda olumsuzlanir, yok olur. Yani ileride geçmisteki anlamsizlik ortadan kalktigi gibi gizlenecek ve insan asagi biçimini unutacaktir. Biz buna kisaca diyalektik süreç diyoruz.

 

Hegel diyor ki; “Tohum kendisinde baska birsey amaçlar, tohum olmak tohumun kendi gerçekligi degildir, bir baskasi olmak, bir baska sey olmak dürtüsü onun yasam sürecinin tek hedefidir.”
Yani kendisi ile çelisir ve kendini asma dürtüsünü tasir.

 

Birey farkli midir? Dünü bugün ile ayni olan kayipta degil midir? Diyalektik materyalizm benden disari midir ki ben çeliskiyi maddi açidan düsünmeyeyim?

 

Çeliski olmasaydi hersey ölü, hersey dislanmis olurdu ancak çeliski de tüm öykü degildir. Iste bu nokta sabah diyalektik materyalizm ile kalkip aksam diyalektik materyalizm ile yatanlarin çeliskisidir. Bazi ideolojik kitaplar kutsal kitaplar ile yarisma gafletine düsmüslerdir. Çeliskinin babaannesi de zaten burada yakayi eleverir. Sirtini metafizige yaslayan kitabi “replace” eden sirtini materyalizme dayayan kitap olmustur. Olmustur da sanki basi göge mi ermistir? Dünya durdukça silüeti basimizin üstünde durasi Marx hazretleri emege kutsallik kazandirdigi ideolojisi ile en çok emegi ezmis, emege hakaret etmis, emegi horlamis insanin insan olma vasiflarini piç etmis, ideolojisini din aymazliginin kötü bir kopyasi haline getirip koskoca bir dönem insanligini laboratuarlarinda kobay olarak kullanmistir.

 

Günümüzde halen insana yapilan zulümü az bulan ve biraz daha deney yapmadan bu projeden vazgeçilmemesi gerektigini söyleyen saskinlar elbet çikacaktir.

 

Image002
Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831)

Ne yazik ki Hegel bu ideolojinin kapisini açanlardan bir tanesidir. Gerçi o rüyasinda bile görmemistir düsündüklerinin bir gün dünyanin basina çorap olacagini, ancak örümcek aglarini örmektedir.

 

Her neyse; evrimde önemli olan sadece baslangiçta neyin varoldugu degildir. Sonda neyin oldugu ya da tahmin edilebilecek son da önemlidir. Gerçeklik bütünde yatar. Evrim baslangiçtan bitise bir bütünlük tasir. Sey amacinda degil, ama yerine getirilisinde tüketilir. Iste bu son cümleyi alin ve diyalektik materyalizmin kiskirttigi ve olusturdugu ideolojiyi Hegel’in bu son cümlesinde otopsileyin.

Sonunda Hoca’nin dedigine geleceksiniz;

 

“Ben yaptim ama ben de begenmedim.”

 

Bu yazi dizinin baslarinda bir yerde demistim galiba. Bir felsefe sistemi yikilir ve o yikintilarin üzerine bir baska felsefe sistemi insa edilir. Insaat sirasinda da eski sistemin yapi taslarindan ekonomi geregi elbet yararlanilir. Sey amacinda degil, ama yerine getirilisinde tükeniyor ise felsefe de elbette sonuçlar ile ilgilenir. Bir sonuç bir baska sonuçtan nasil dogar, hatta bir sonuç bir baskasinindan nasil zorunlu dogar bunlar felsefede gösterilmediyse o felsefe sade suya tirit çorbadan ileri gidemez. Düsünürün buradaki görevi bu sebep–sonuç ve hatta sonuç–sonuç iliskisindeki bilinçsizce islemenin farkina varmak ve kavramlarin diyalektik evrimini dünyanin nesnel evrimi ile çakistirmaktir.

 

Bu ikisi bir kere çakisti mi gelsin diyalektik materyalizm, gitsin diyalektik materyalizm.

 

Tüm felsefe sistemleri iflas edecek ve insan düsüncesi sebeb–sonuç iliskisinde emek–kapital çeliskisinin belirledigi dar bantta seyretmeye baslayacaktir. Bundan öte felsefe lümpen olmak ile cezalandirilmak üzeredir.

 

Sonraki: Hegel’e devam…

FELSEFE SS – 38

< ?xml:namespace prefix ="" o /> 

 

 

Ne diyorduk Fichte ve çagdaslarinin idealizmi için? Öyle bir sistem yaratmaliydilar ki artik söylenecek tek bir söz bile kalmamaliydi. Yani en yetkini bulmaliydilar. Bunu yaparken Kant’in elestirel bakis açisini kullanamazsiniz. Kullanirsaniz diyalektik sizi bogar

 

Kant bu idealizmi mekanikselciligi, kaderciligi, ateizmi, bencilligi, hazciligi ve benzeri ögeleri ile dogalci görüsü yadsiyarak ve insansal degerlere yönelerek hizlandiran insandir. Ama Kant kesin olan tanrisal emir tarafindan ima edilen pratik olanaklarla is görürken hiç te idealizmin cesaretine kaptirmadi kendini. Is deneyim sinirlarini asmaya gelince duraksadi ve izleyicilerini vaadedilmis topraklara götürmeyi reddetti. Kisacasi idealizmi teoriye hapsedip pratigin olanaklarina razi oldu.

 

Kulaginiza hos gelecekse bu cümlenin tercümesini pragmatizmin de ayak sesleri olarak yapayim.

 

For we cannot live together and we cannot live apart

It’s the classical dilemma between the head and the heart

 

demez mi sarkisinda Chris de Burgh….

 

Kant’in çözümü de kafa ile gönül arasindaki çekismeye dayali idi ve bu çözüm sonunda Fichte, Schelling ve Hegel tarafindan bayrgi tasinilan Kant-sonrasi Idealizm denilen akimi olusturdu.

 

Kant kendi durdugu noktadan bakinca altinda kendine temel olarak bilimsel, ahlaksal ve metafizik bilgiye yönelik ve biktirici bir yogunlukta elestirel bir yaklasim görmekteydi. Yeniler daha kolayi tercih ettiler. Baslangiç noktalarini ahlaksal yasanin isaret ettigi dünya ve/veya özgürlük olarak seçtiler. Akil dünyayi ancak kendini anlayabildigi zaman anlar dediler. Olgulara iliskin salt görsel bilgi gerçek bilgi degildir gene gözlemsel dünya ve tarih bilimleri de gerçek bilimler degildirler.  Kendini uzaysal, zamansal ve nedensel bir dizideki fenomenler ile sinirlayan bir yöntem bilgi olamaz. Iste bu üç hazret bu noktada çok iyi anlasirlar. Sonuçta gayet güzel anlasan bu üçlü ayni anlasmayi realitenin bir bilgisine erisme konusundaki yöntemde ise kesinlikle anlasamazlar.

 

Ayni dinler gibi. Hepsi ‘’Allah’’ da birlesirler ancak ona nasil varacaklarinda tepisirler.

 

Johann Gottlieb (Allahin sevgili kulu) Fichte’nin derdi gücü bilgi incelemesinin felsefi sorusturmanin en önemli konusu oldugudur.

 

‘’Eger idealizmin sekillendirmek zorunda oldugu uzun zincirde tek bir halka bile sonradan gelen halkayla kendini kesin olarak baglantilandirmazsa, bilimimiz hiçbir biçimde herhangi bir sey tanitlamis oldugunu ileri süremez.’’ (biz ne diyoruz.zincirimizin saglamligi en curuk halkamiza esittir … degilmi)

 

Eger bir bütünün amacini, yapisini, geometrisini ve bu gibi seyleri biliyorsak parçalarinin neler olmasi gerektigini söyleyebilecegimiz gibi gelismis özbilinci anlayabiliyorsak parçalarini da anlayabiliriz.

 

Bir filozof akilsal düsüncenin yaratilisini incelemek için kendi düsüncesini bir iradi faaliyet yolu ile devinime baslatmalidir. Demek ki felsefe olgu ile degil faaliyet ile baslar. Yani bilgi edinimi pasif degil aktif bir edinimdir. Ve hepsinden önemlisi de bu bilgi ancak ve ancak özgürce elde edilebilir. Bilgi bir iyelik yani bir kazanim ve sahibiyet degil bir basaridir.

 

Düsüncede özgürce yaratabildiginizi anlar, yaratamadiginizi anlamaz ancak kabullenebilirsiniz. Su basit cümlenin altinda koskoca bir din imparatorlugu yatar.

 

Ve din kabullenisin öyküsüdür.

 

Ne diyorduk Fichte ve çagdaslarinin idealizmi için? Öyle bir sistem yaratmaliydilar ki artik söylenecek tek bir söz bile kalmamaliydi. Yani en yetkini bulmaliydilar. Bunu yaparken ise Kant’in elestirel bakis açisini kullanamazsiniz. Kullanirsaniz diyalektik sizi bogar. Doktriner olacaksiniz. Böyleyken böyle diyeceksiniz. Yani agzi olan konusmayacak. Fichte konusacak. Ne diyecek peki?

 

‘’Ben ne diyorsam o’’ diyecek elbet.

 

Güzel de bu adam özgürlük kavramini kilit tasi seçmemis miydi kendine? Buyrun iste gene kafami karistirdi bu yakin çag filozoflari. Az daha derinine inelim su adamin.

 

Anlik nasil etkin hale geçer? Anligi faaliyete geçiren hangi güçtür? Bu soruyu kestirmeden ‘’ben – ego’’ olarak yanitlar Fichte. Hatirlayalim anlik intellect yani anlama gücümüzdü. Akil ise anligin bir üstü. Aslinda Locke anlik ve akili es anlamli olarak ele almisti ama Kant ikisini dogru yere yerlestirdi. Önce akliniz olacak ki onu kullanarak anlamayi becerebilesiniz. Iste aklin kullanilarak anlamanin yaratilmasinin motorunu da ego yani ben olarak belirlemisti Fichte.

 

Birilerinin kulagi çinlasin.

 

Iste burada ben in ayrilmaz parçasi olan özgürlük devreye giriyordu. Hiç kimse birini düsünmeye zorlayamaz. Ancak ve ancak ben insanin düsünmesini etkin hale getirir. Bu noktadan sonra ise düsünmenin yasalarina uymak zorunlulugu vardir. Burada kilit nokta tabii ki ben. Ben in etkin rolünden ötürü de hiçbir zaman ben’i nesneler zincirin bir halkasi olarak tanimlayamazsiniz. O en tepede olmak zorunda. Aksi takdirde arabayi atin önüne kosmus olursunuz.

 

Demek ki geldik ben’in bilgisine. Bu ben’in ilkesine nasil ulasacagiz ki? Iste bu nokta anligi çalistirma gücünü nerden aldigini açikliyor egonun. Ben teorik ve pratik aklin birligi olarak tanimlanir Fichte tarafindan. Yani bilen de ben uygulayan da ben. Bilmeden uygulamaya geçebilmek için yapilan proses de düsünme.

 

Peki anlik yeterli midir? Kant bu soruya hayir der. Fichte de bu görüse katilir. Günümüzde bunu beynimizin ancak yüzde onunu kullanabiliyoruz filan gibi yorumlarla açikliyorlar. Canli realiteyi – her ne demekse – biz salt anligin üç boyutlu, zamansal ve nedensel bilmesi ile kavrayamayiz. Yani gördüklerimiz ve bize ögretilenler yetersizdir. Ancak bu yetersizligi bilirsek, yüzeyselligi birakabilir, göreliligi (yani herseyin bakis açisina ya da bakana göre degisebilecegini) anlar ve özgürlügümüzü kullanarak ahlaksal dünya düzeni ve Tanriyi kavrayabiliriz. Bu özgürlügün kabulü ve anligin zorunlu olarak bu özgürlük kanali ile olusturdu ödev yasalarinin bizde olusmasi ile yasamimiza deger ve anlam katilacaktir. O zamanda dünyanin bir amaç için varoldugunu anlayacak ve körü körüne bu amacin araçlarindan biri olmak yerine gönüllü yardimcilarina dönüsecegiz.

 

Iste bu düsünceler Fichte’nin felsefesinin törel idealizm adini almasina neden olmustur. Fichte’yi kendi anlatimi ile bitireyim;

 

< ?xml:namespace prefix ="" v />
Johann Gottlieb Fichte (1762-1814)

‘’Tam belirlenimimi ben de anlayamiyorum. Olmam gereken sey ve olacagim sey tüm düsünüsümü asiyor. Aslinda yasamimin her aninda yapmam gerekeni saglikli olarak bilirim: ödevimin alanini genisletmek için aklimi gelistirmem ve bilgi kazanmam gerekir. Kendimi, bedenimi ve ruhumu yalnizca ödev amaci için bir araç olarak görmem gerekir. Özen gösterebilecegim tek sey ussal varliklar kralliginda us ve ahlaki gelistirmek, ilerleme ugruna ilerlemektir. Evrensel tasarimi kavrayan ve onu yanlissiz yürüten en yüksek bilgelik ve iyiligin dünyasindayim ve bu inançta huzura ulasir ve kutsanirim.’’

 

Bundan daha iyi bu felsefenin neden ‘’Ahlaki Idealizm’’ diye nitelendigini açiklayacak bir betimleme yapilamazdi.

 

Ancak ideal tanrisal bir kavramdir. Insan ise sinirlilik özürlülügü ile dogar, yuvarlatilatilarak büyütülür ve dogru yaptigini iddia edenlerce topluma itilir. Ideal olmadigini anladiginda ise çok geçtir. Yasami hatalarinin zaman zaman dogrusal zaman zaman logaritmik artislari ile sekillenecektir. Ben ahlaktan güçlüdür. Içinizdeki özgürlük ise aslinda sizin en acimasiz diktatörünüzdür.

 

Size hata yaptirmadikça rahat etmez.

 

Ben ilk önce sana hakim olacak sonra sen’i mahvedecektir.

 

Kendimden biliyorum……

 

Fichte dünyayi akilci bir biçimde açiklamaya çalisiyordu. Bunu yaparken çagdas düsünce akimlarini da hesaba katip ortak bir sentez olusturmaya çalisir. Insan ile duygudas bir evren özlemi içerisinde gerçeklik ile hülya arasinda gider gelir. Bu özelligi onun hem realistler hem de romantikler arasinda taraftarlarinin olmasini saglar. Bir sürü sair onun bu yanlarinin islerine gelen taraflarindan beslenir ve üretirler. Mesela Schlegel, mesela Goethe, mesela Novalis. Ancak Fichte’nin görünürdeki öznelciligi, tarihsel bakis açisi ve Alman ulusçuluguna ilk romantik adimlari kisa sürede abartilmaya baslanir. Akil duygunun ve duygusalligin arkasinda kalir, siirsel dehanin sinir tanimazligi Fichte’nin hayal bile etmedigi sulara yelken açar, akilci ve töreci olmak ile yükümlü ‘’ben’’ derhal romantik, gizemli, dürtüsel ve daha da beteri kaprisli bireyci ‘’ben’’ e dönüsür. Güzelim idealist yani erkeksi felsefe romantik ve kadinsi berbat bir senfoniye dönüsür. Iste bu dönemimin sorumlularindan bir tanesi de Friedrich Wilhelm Schelling hazretleridir. Onu digerlerinde ayirip basedilmeye deger kilan ise hiç olmazsa Fichte’nin felsefesine bir doga felsefesi katarak düsünce dizgisinin genislemesini saglamasidir.

Sonraki: Doga Felsefesi.

AKLI YUK GIBI TASIYANLAR..

 

 

Kentlesememis insan, kent sahipligi, insana saygi,fiziksel çevreye ilgi ve itina, düzen, disiplin,estetik türünden duyarliklari törpülenmemis insan demek.Bu kesimin dogru-yanlis ölçütleri,hatta yalan ölçütleri farklidir. Kadina, söz rüsveti verseler de esit bir toplumsal statü tanimazlar

 

Türkiye’nin egemen kültürü kirsal kültürüdür. Konuyu bastan saptirmamak için, bunun  köylü  kültürü anlamina gelmedigini yineleyeyim. Bu öncelikle, kentlerde otursa da henüz kentlesememis adamin kültürüdür. Bundan elli yil önce, gecekondularina   karsi   kendilerine apartman dairesi verilen bazi köylüler balkonlarina keçilerini de çikarmislardi. O zaman bu olay kirsal kültürü simgeleyen bir alay konusu olmustu. Bugün keçili balkonlardan degil, kentlere yerlesmis Türk toplumunun yarisindan söz ediyoruz. Kimisi  köyden, kasabadan  yeni gelmis,kimisi birkaç kusak önce yerlesmis,kim okuma yazma bilmez,kimisi profesör olmus ülke çogunlugu. Bunlar politik yelpazenin her diliminde aynidir. Ortak tavirlariyla kirsal kültür olgusunu tanimliyorlar.

 

Kentlilesememis insan,kent sahipligi,insana saygi,fiziksel çevreye ilgi ve itina,düzen,disiplin,estetik türünden duyarliklari törpülenmemis insan demek. Bu kesimin dogru yanlis ölçütleri,hatta yalan ölçütleri farklidir. Kadina, söz rüsveti verseler de esit bir toplumsal statü tanimazlar. Uygar tavirlar olarak ya da kentli tavirlari olarak kabul edilen bazi davranislara sahip degillerdir. Örnegin özür dilemezler. Ayaginiza basanin gözünde kabadayilik isiltilari çakar. Utanç duyduklarini görmek zordur. Baskalarinin haklarini kolayca yiyebilirler. Siraya girmezler. Kirmizi isikta geçerler. Özür dilememek, utanmamak, hak yemek hepsi insana saygisizliklarindan kaynaklanir. Bunlar köyü degildir. Ama kentli de degildir.

 

Kentlilesememe özellikleri içinde kuskusuz okumamislik yada az okumusluk da var. Ne var ki kentli olamamanin isaretleri okumus ve okumamis arasinda çok degismiyor. Temel tavir okumaya ve okumusa karsi olmaktir. Bu gazete okumayanda da aynidir; kitap okumayan üniversite ögrencisi yada ögretim üyesinde de aynidir. Bunlarin tümü tarimsal toplum artçilari olarak yasiyorlar.

 

Çaga iliskin bilgileri yüzeyseldir. Teknolojiyi verimli kullanamazlar. Ne dogru dürüst yapabilirler,nede yilda on bin kisiyi trafige kurban etmekten uzak durabilirler. At arabasi soförleriyle birlikte yasiyoruz. Bunlar trafigin hiçbir kuralini dogru dürüst uygulamazlar. Teknolojinin her dalinda ayni sorun vardir: örnegin modern bir fotograf makinesi,telefon,bilgisayar ne tür islev yapabiliyorsa, bizim toplum bunun yarisini bile ögrenmez ve kullanmaz. Tarim öncesi düsüncesiyle donatilmis insanlar olarak bilimsel bilgiden uzak dururlar. Düsünceye ve düsünene karsida ikirciklidirler. Düsünsel yasamlarinda soru sorma mekanizmasi gelismemistir. Kendi kendini elestiri ise söz konusu degildir. Eger kan davasi degilse, bir suçu uzun müddet kovalamalari söz konusu degildir.’ Bizim toplum unutuyor’ dememiz hiçbir olguyu rasyonel bir analize tabi tutmalarindan, yani özümseyecek kadar sahip çikmamalarindan kaynaklanir. Tanri’nin bu sevgili kullari akli kullanmaz, sadece bir yük gibi tasirlar. Soru sorma özürlüdürler. Süphe etme bir yöntem olarak düsünsel yasamlarina ulasamamistir. Süphe sadece birbirinden ‘ kuskulanma’ ya indirgenmistir. Bunda da haklidirlar.

 

Bu kadar az düsünen,bagnaz olmak zorundadir. Çünkü bagnazlik ve cehalet aklin elestirel melekelerini gelistirmez. Kirsal kültür temsilcileri uzun zaman boyutunda düsünmezler. Uzun zaman onlar için,sadece tutulmayan sözler,ödenmeyen borçlar baglaminda söz konusu olur. Tarimsal toplum kültürü, ya da bilim öncesi kültürü geriye birakmaz. Tarihle ilgili degildir.

Gelecegi de basit, pratik amaçlar için merak eder. Ne kendi toplumlarinin geçmisi, ne de baska toplumlarin ki onlari ilgilendirir. Dünyanin gelecegi de onlar için, bir sorun statüsüne erismemistir. Degisme, tarihi bir sorun olarak onlari ilgilendirmez.

 

Kirsal kültür tasiyicilarini bir  tarih perspektifi içinde degerlendirirsek

süreklilikleri sasirticidir. Bunlar Cumhuriyetin basinda okuma yazma bilmeyen, çogu topraksiz köylülerdi. Onlarin babalari da Osmanli döneminin ayni nitelikteki köylüleriydi. Baska bir deyisle bilgi ve teknoloji toplumuna dönüsemeyen Osmanli devleti battigi zaman bize cehaleti miras birakmistir. Cehalet bir mal degildir. Insanlarin kafasindadir.

 

200 yillik Osmanli aydinlanma savasinin tek ürünü Cumhuriyettir. Ilginç olan, bilim ve teknolojiye sahip olma çabasinin orduda yogunlasmis olmasidir. Dili uzunlar ‘ vay!‘ diyebilirler ama, yetismis üniversitemizin ortalama egitim düzeyinin hala Harbiyelerden daha düsük olmasi,yanit aranacak bir sorundur.

 

Genç Osmanli baskentinde bir kent kültürü vardi. Bunun temsilcileri ise ne yazik ki Müslüman Türkler degil, Hiristiyanlar ve yabancilardi. Biraz da monbey’ler  denilen toplumun üst siniflari. O temsilciler yok oldular. Simdilerde kentlilesmis insanlar, maglup bir ordunun artçi savasi veren birlikleri durumuna düsmüstür.

 

Türkiye’nin gelecegine iliskin bütün kararlari, agirlikli olarak kirsal kültür temsilcileri veriyor. Kent çogunlugu onlardadir. Kentlerde köylü gibi yasayanlar onlardir. Kentli sözleri kullanmaya savasarak irrasyonel kasaba söylemleri onlarin agizlarindan dökülüyor. Bu mekanizmanin kurbanlarinin çogu da yine onlardir. Kolay inandiklari için en kolay sömürülenler onlardir.

 

Ülkenin fakirlerinin çogunu da onlar temsil ediyor. Hani su bes kilo yag ve sekere bir oy verenler gibi. TIR altinda, demiryolunda , denizde sürat motoru altinda can verenlerin çogu da onlardan çikiyor. Fakat kör cehaletin verdigi cesaretle her riski göze aldiklarindan en zenginlerde onlardir.

 

Egitim bu büyük cehalet gurubunu kurtaracak tek çare gibi

gözüküyor. Ne var ki egitime iliskin kararlari alanlar da onlardir. Onlari da Cumhuriyet yetistirdi. Ortaokul seviyesinde üniversiteli,mastir ögrencisi seviyesinde profesörü de ayni Cumhuriyet yetistirdi. Onlar demokratik çogunluktur. Yirmi birinci yüzyilin esaret damgasini da bu topluma vuracak olan bu çogunluktur.

 

Ne var ki umutsuz bir duruma savas, gerçegi görerek olabilir. Yalan söyleyerek, ya da bu gerçekle ilgisiz aptal tartismalarla vakit geçirerek degil!

Peki bu ‘onarin’ disinda kalanlar kim? 70 milyonluk ülkede onlar da o kadar az degil. Firtinadan kaçip bir köseye siginmaya çalisiyorlar… Bazen mütebbessim yüzlerlere anlasilmaz seyler söylüyorlar, televizyon ekranlarinda.

 

 

 

 

Dogan KUBAN ’dan  Süleyman SAVAS’A

13/Agustos/2004

 

 

Karadeniz

 

Karadeniz2

 
 
 

Hirçin dalgalar serin yaylalar  

 

Bolaman’dan sonra bütün yolu, bir kamyonun arkasina takilip, sikinti içinde sollamaya ve bir an önce Ordu’ya varmaya çalisarak geçirmeyi bir kenara birakin. Engin denizde yol alan yunuslari görmek, dalgalarin dövdügü sari yosun tutmus kayaliklarin üzerinde yürümek, Medreseönü’nde Uzun Saçli’nin efsanevi çayini içmek, Çaka Tüneli’nde Vonali Celal’in yüz küsur tursusu arasindan seçim yapmak ya da meshur Karadeniz pidesinin alasini tatmak için, bu 42 kilometrelik yolu yavastan almak gerekiyor.

Bolaman’dan doguya dogru, tarihi ve atmosferiyle, Karadeniz kiyilarinin en gizemli koylarindan Yason Burnu var. Hemen bitisiginde, Yalanci Yason denilen bir baska koy. Burada yüzmek mümkün. 30 kilometre sonra Ordu…

Ordu’nun hayali 2040’ta eski haline dönmek

Elinde, Ordu’nun 1950’lerde çekilmis bir fotografi var. Belli ki her görenin ilk anda vurulacagi kadar güzel bir kentmis. Birbirinin manzarasini kesmeden, teraslar halinde yamaca dizilmis, denize egilen konaklar ve genis bir kumsal… Bugün Karadeniz kiyilarini ve bakir dogasini katleden sahil otoyoluna direnerek, bir ölçüde karakterini korumaya çalisan Ordu’nun bu fotografina bakip, bir beton yigini haline gelmekten kendini kurtaramamis oldugunu kabullenmek zorunda kaliyor insan. Fotografin ortasinda, genç Enis var. O zamanlar, bugünkü hayallerinden birinin bile pesinde degil.

Enis Ayar, bugün 60’larinda bir delikanli. Ordulular, biraz uzun beyaz saçlarina, kalin beyaz kaslarina, biraz da hayalleriyle birlikte yasattigi bilgeligine dayanarak, ona Enis Dede diyor. Baskalarinin ‘’çilgin’’, ‘’hayalci’’ ya da ‘’aykiri adam’’ yakistirmalariysa hep ayni kapiya çikiyor. O, bir tutku adami. Gerçeklestirecegine inanarak hayal kuruyor. Fiyakali bir yer olmasi beklenirken, sekiz yil boyunca Ordu’nun yaylalarinda Vosvos Senligi düzenledi, 1600 metre yükseklikteki kayalara nefesli çalgilar orkestrasini yerlestirdi, Ayisigi adli bir restoran- bar açip, Ordululari hiç alisik

 
 
 


 

olmadiklari türde bir eglence hayatiyla tanistirdi, restoranin altina 60
kisilik bir sinema salonu yapti, dalgalar restoranini götürünce de, önce
yenisini yapti sonra da deniz tarafindaki camlarina ‘’Deniz giremez’’
yazdi.

ORDU 2040

Enis Ayar, günün birinde dogdugu yere dönmeye karar verip, bu
hayallerine ulasmadan önce, uzun bir Istanbul macerasi yasamis. Toplum
polisligi yapmis. Silah tasimadigi için öyle çok defalar uyarilmis ki
sonunda isi birakmis. Gündüz IETT’de, gece Parisien’de kasiyermis.
Etiler’de iki yil isportacilik yapmis. Ilk defa bu isten kazandigi parayla
kizlarini okutmus. Bir de kendine bir Volkswagen almis. Sonra 70’lerde,
Istanbul’un gece hayatina girmis, Etiler Samdan ve Ortaköy Memo’s gibi
gece kulüplerinin genel koordinatörü olmus. Bugün, yalniz bir deniz feneri
ve bir kiliseyle paylastigi, Yason Burnu’ndaki kir kafesinde baska bir
büyük hayal pesinde. Hayalinin adi, ‘’Ordu 2040’’. Ordu’nun sahil
seridindeki bütün yüksek apartmanlari imece usulüyle, gerçek degerinden
satin alip yikmak, tarihi evleri restore etmek ya da yeniden insa etmek
istiyor. 1950’lerdeki o fotografta, objektife bakarken, arkasini döndügü
ve bir gün kaybedecegini tahmin edemedigi o Ordu’yu, yeniden görmek
istiyor.

100 yasinda olsa bile…

DAGI TIRASLAMA PROJESI

Fatsa’dan kiyi boyunca ilerlerken, Bolaman’da karsima çikan siradisi
yapi; Haznedaroglu Konagi. Bir kalenin üzerine oturtulmus, 18. yüzyildan
kalma metruk konagin hemen bitisigindeki Abdullah Bey Konagi’nda Rafet
Hanim yasiyor. Haznedaroglu Konagi, büyük dedesinin eviymis. Rafet Hanim,
yazlari, Bolaman plajina bakan konaginda yasiyor, kisa dogru toparlanip
Istanbul’a dönüyor. ‘’Dedem Haznedaroglu Mehmet bey, ikinci evliligini
yapmisti. Kadin öyle açgözlüydü ki bütün aileyi batirdi. Kizdim ona, bu
yüzden konaga dedemin yerine babam Abdullah beyin ismini verdim’’ diye
anlatiyor hikayesini. Konak, bir pasta gibi ikiye bölünmüs, harap haldeki
kismi, diger mirasçinin. Rafet Hanim, Haznedaroglu Konagi’nin eski
fotograflarini çikariyor ortaya ve hatirliyor; ‘’Dalgalar vururdu
duvarlarina… Ekmek almaya gitmek için, denizin çekilmesini beklerdik…’’.

Bolaman’dan itibaren meshur virajlar basliyor. Ve Karadeniz’in en güzel
koylari, ilginç karakterleri, kendine özgü tatlari… Küçük balikçi köyü
Yaliköy’ün halki, kafayi bir seye takmasiyla ünlü. Günese… Bundan birkaç
yil önce, vadiye kurulu olan köyün günesini engelleyen 175 metre
yüksekligindeki Deli’nin Dagi’nin seviyesi 30 metre tiraslanarak, halkin
günesten bir saat daha fazla yararlanmasi saglanmis. Sonra bir 10 metre
daha… Yaliköylüler, romatizmal hastaliklardan yakindiklarindan, ‘’dagi
tiraslama projesi’’ni baslatan belediye baskaninin ardindan göreve gelen
bir sonraki baskan da bu misyondan vazgeçmemis.

UZUN SAÇLI EFSANESI

Karadeniz insani, sinirli olur… Ama Uzun Saçli’nin umurunda degil.
Onun çayini içecekseniz, sabretmeyi bileceksiniz. Medreseönü’nde Uzun
Saçli’nin Yeri’ndeki çayi hak etmek için, sadece çaydan zevk almak degil,
her seyden önce onun sanatina kattigi inceliklere saygi duymak gerekir.
Uzun Saçli, bir nevi efsanedir buralarda, bilen müsterinin dizleri titrer,
kasini gözünü gereksiz yere oynatmadan, ne kadar zaman alirsa alsin, önüne
konulacak çayi bekler. Bilmeyenin vay haline, ‘’abi bizim çaylar nerede
kaldi?’’ sözlerinden sonra, muhtemelen, çayin tadini uzun bir süre daha
merak etmek zorunda kalacaktir. 35 yilin ardindan, Nusret Dogan, araya
kimseyi sokmadan, her müsterisine taze çay demler ve kendisi servis yapar.
‘’Gerçek çay, közde olan çaydir. Bakir kazan, kül ocak, dag suyu, mese-
gürgen odunu, findik kabugu… Çaykur’un çayini elekte elerim, dagdan
sular getirtirim, dogru tat için ince hesaplar yaparim, sadece sert kesme,
Erzurum sekeri veririm, çay bardaklarini külle yikarim… Tek istedigim,
15- 20 dakika sabir… Ayrica, buraya gelen kisi espriye dayanikli olmali.
Bu arada, yüzü gülmeyene de çay yok…’’

Bir zamanlar hamsi o kadar bolmus ki, findik bahçelerinde gübre olarak
kullanilirmis. Simdi balik da yok, bu yil findik da ‘’yanik’’ çikmis.
‘’Yine yesillendi findik dallari…’’ türküsünü söyleyene de pek
rastlanmiyor. Öyle ya da böyle, yine de findik zamani. Findiklar,
bahçelere, sahil boyunca kaldirimlara, balkonlara, günes gören her yere
yayilmis. Ünye’nin Güzelkale köyünde Durdane hanim bir taraftan kötü
findiklari ayiklarken, bir taraftan da, ‘’Findik olmasa açiz’’ diye
konusuyor. Persembe’nin sahilinde, kaldirimda bir kadin kocasiyla birlikte
findik ayikliyor. Bir yandan da, bir atma türkü tutturmus: ‘’Findik dalda
tekleme/ Kiz saçlarin ekleme/ Gidiyorum Ordu’dan/ Gelir diye bekleme…’

DENIZ GIREMEZ!

Enis Ayar, bir tutku adami. Ordu’nun yaylalarinda Vosvos Senligi
düzenledi, 1600 metre yükseklikteki kayalara nefesli çalgilar orkestrasini
yerlestirdi, Ordululari hiç alisik olmadiklari türde bir eglence hayatiyla
tanistirdi. Dalgalar restoranini götürünce de yenisini yapti ve camlarina
‘’Deniz giremez’’ yazdi.

BEN OLSAYDIM BUNLARI YAPARDIM

Yason burnunda, klasik müzik dinlerken günbatimini seyretmek

Mersin köyü balikçi barinagi kiraathanesinde Aznif ögrenmek

Findikla ve findik yagiyla yapilan yemekleri tatmak

Ünye Çarsamba pazarindaki kadinlardan, hiç duymadiginiz ot yemeklerinin
tarifini almak

Yalanci Yason’daki balik havuzlarinin üzerinde yüzmek

Kizilirmak Deltasi’ndaki dogal yasami gözlemek


Findik bahçeleri arasinda gezinti, yunuslarla yolculuk dalgalarin dövdügü
kayaliklarda yürüyüs

Bir zamanlar bu bölgede, uzun sari saçli Amazonlar yasarmis.
Savastiklarinda, düsmanlari bu cesur kadinlari saçlarindan çekip
atlarindan düsürdügü için, saçlarini kesip topraga gömmüsler. Zamanla, bu
topraktan tütün filizlenmis… Bafra’ya yaklastikça, yol
boyunca, evlerin önünde çarsaf çarsaf, tütünler kurutuluyor. Kadinlar
iplere geçiriyor, erkekler asiyor. Çetinkaya Köprüsü’nün yanindan,
Kizilirmak Deltasi boyunca devam eden 13 kilometrelik toprak bir
yol uzaniyor. Kizilirmak, Türkiye’de dogup Türkiye’de denize dökülen, en
uzun nehir. 1182 kilometre boyunca akiyor ve 56 bin hektar genisliginde
bir delta ovasi olusturarak, burada denize ulasiyor. 60 kilometrelik bir
sahil seridi var. Sulak alanlari, sazliklari, gölleri, batakliklari,
ormanlari ve kiyi kumullari, dogal yasam kayniyor. Türkiye’de toplam 420
kus türü oldugu biliniyor, deltada ise bugüne dek 316 kus türü belirlenmis.
Deltanin her iki yakasinda, deniz kiyisina paralel uzanan sulak alanlar
içinde doguda olani Bafra Balik Gölleri. Hiçbir tabela olmadigindan,
bu sayisi oldukça fazla gölleri gezmek kolay degil. Bafra’dan yedi
kilometre mesafede Ikiztepe kazi alani var, buradan çikarilanlar,
Samsun Arkeoloji Müzesi’nde.

Bafra’ya 50 kilometre mesafedeki kent, Samsun… Önce sayfiyeler,
ardindan da kiyida siralanmis, kentin denizle bütün iliskisini kesen büyük
resmi binalar var. Deniz kiyisinda bir kent oldugunu söyleyebilmek zor.
Arka sokaklardaki camiler ve tek tük Rum evleri disinda, fazla eski yapi
görmeyi beklememek gerekiyor. Samsun, kalabalik ve canli bir kent.
Atatürk’ün 19 Mayis 1919’da buraya gelisinin anisina isimlendirilen bazi
sokak ve binalardan baska, kentin önemli geçmisinden pek iz yok. Birçok
komsusu gibi, Samsun da, M.Ö. 7. yüzyilda, Miletlilerin bir kolonisi
olarak kuruluyor. Stratejik konumundan dolayi, Pontos krallari,
Bizanslilar ve çesitli Türk boylari arasinda el degistiriyor. 1425’te,
burada önemli bir ticaret üssü kurmus olan Cenevizliler, Osmanlilara
teslim olmaktansa, kenti atese veriyorlar. Demiryolunun gelismesiyle,
tütün artik Ankara ve daha da uzaklara gönderilmeye baslaniyor. 1910
yilinda, Samsun gelisiyor ve önem kazaniyor. Cumhuriyet Caddesi’ndeki
parkin ortasindaki Atatürk heykeli, 1932’de Avusturyali Heinrich
Krippel tarafindan yapilmis. Kentte, arabayla gezmek zor. Merkezdeki,
birbirine yakin müzelere yürünebilir. Atatürk’ün Samsun’a geldiginde
ugradigi ilk otel olan Mintika Palas, bugün Gazi Müzesi (Pazartesi
hariç, her gün 08:00- 12:00 ve 13:00- 17:00 arasi açik, merkezden tabelasi
var, 0362 435 35 75). Atatürk Müzesi’ne (Pazartesi hariç, her gün,
08:30- 12:00 ve 13:00- 17:00 arasi açik, 0362 431 68 28) merkezden Müzeler
tabelasi izlenerek variliyor. Hemen yanindaki Arkeoloji Müzesi’nde
(Pazartesi hariç, her gün, 08:30- 12:00 ve 13:00- 17:00 arasi açik, 0362
431 68 28), ilk dikkat çeken Amisos Hazinesi. Samsun’un antik adi
Amisos. Kentin merkezinde yapilan bir yol genisletme çalismasi sirasinda,
ortaya çikarilan bes mezarli bir mezar odasinda, som altin bir hazine
bulundu.

ÇARSAMBA’YI SEL ALMIYOR

Samsun’un batisinda Bafra yani Kizilirmak Deltasi, dogusunda ise
Çarsamba
yani Yesilirmak Deltasi var. 35 kilometre doguda,
ortasindan Yesilirmak’in geçtigi Çarsamba’nin, ‘’Çarsamba’yi sel
aldi, bir yar sevdim el aldi’’ türküsü tarih olmus artik. Hasan Ugurlu ve
Suat Ugurlu barajlari yapildigindan beri, Çarsamba’yi sel almiyor.
Yesilirmak’in tasidigi alüvyonlarla olusan, sazliklarin, batakliklarin ve
kanallarin bulundugu Çarsamba Ovasi, bereketli topraklara sahip. Bu delta,
Kizilirmak Deltasi kadar kolay gezilemiyor. Yesilirmak’in denize döküldügü
yere gitmek için, Hürriyet mahallesine dogru, köylerden geçmek gerekiyor.
Ya da kuzeye dogru, Yesilirmak izlenerek, baraj göllerini görmek mümkün.
Delta, bir tekne ve hatta kanoyla daha iyi gezilebilir. En dogrusu
balikçilara danismak. Çarsamba’nin, tek bir çivi kullanilmadan, birbirine
geçmeli olarak yapilmis, ahsap 800 yillik, görmeye deger bir camisi var.
Yesilirmak’in altindan aktigi köprünün üzerinden geçerek Gögçeli
Mezarligi’na variliyor. Disi yeterince etkileyici olan Gögçeli
Mezarlikiçi Camii
’nin içini görmek isterseniz, Imam Hatip Hüseyin Bey
(0362 833 56 37) yardimci olacaktir. Caminin etrafindaki mezarlik üç
asirlik. Pelit, karaagaç, mese, gürgenden yapilan caminin içi kalem
isleriyle süslü. Disinda bir tur atmak sizi daha da sasirtacaktir. Caminin
ahsap minaresi, 85’e kadar duruyormus, yikilmis. Yesilirmak’in deltasinda
olusturdugu Simenlik Gölü, 20 kilometre mesafedeki Terme’deki
Gölyazi köyünde. Merkezden 10 kilometre mesafedeki göle gitmek için, yol
tarifini Emek Firin’dan alabilir ya da yanindan sapip, köprüden geçerek,
soldan devam edebilirsiniz. Sazliklar içindeki göl, çok etkileyici olmasa
da yol üzerinde yesillikler içinde köyler var.

ÜNYE TURIZMDE IDDIALI

Terme’yle birlikte, Ordu siniri basliyor. 33 kilometre
mesafedeki Ünye, güzel plajlariyla turizmde iddiali. Uzunkum
en gözde olani. Batidan yaklasirken, oteller ve pansiyonlar siralaniyor.
19. yüzyilda, Ünye Sancak Beyi Süleyman Pasa’nin yaptirmis oldugu, yanmis
sarayin denize bakan surlarinin dibinden Çakirtepe iki kilometre
mesafede. Dolmus da çikiyor. Ünye manzarasi ve çam agaçlarinin altinda,
Karadeniz’in en iyilerinden oldugu söylenen Ünye pidesini denemek için
buradaki Çakirtepe Sami Soysal Parki (0452 323 25 68, geceyarisina
kadar açik) kir lokantasinda mola verebilirsiniz. Ünye’nin, Bizans
döneminden ve bölgenin limani oldugu 18. yüzyildan kalma eski yapilari
arasinda, bugün hamam olarak kullanilan Bizans kilisesini, hemen hamamin
arkasindan yukariya dogru, Kadilar Yokusu’nda ise, Ünye’nin en
güzel evlerini görmek mümkün. Ünye’nin, Osmanli döneminde çok kadi
yetistirdigi ve kadilarin buradan bütün Osmanli Imparatorlugu’na dagildigi
biliniyor. 1830’da bir yangin geçiren Haznedaroglu Süleyman Pasa’nin
görkemli konagindan bugün eser yok. Merkezden yedi kilometre mesafede,
belli belirsiz tabelalandirilmis, Ünye Kalesi’ne (Çaleoglu Kalesi),
findik bahçeleri arasindan geçerek variliyor. Oldukça yikik haldeki
kalenin girisinde, M.Ö. 3. yüzyil ile 1. yüzyil arasinda hüküm süren
Pontos Kralligi’na ait bir kaya mezari var. Tepede, bir tarafta Ünye
kiyilari, bir tarafta olaganüstü bereketli bir vadi göreceksiniz. Merkezin
alti kilometre dogusundaki Asarkaya Milli Parki yürüyüs için uygun.
Ünye, en canli haline, Çarsamba pazariyla bürünüyor. Sur
dibine tezgah kuran kadinlar, sattiklari, belki de daha önce hiç
duymadiginiz otlarin, nasil pisirilecegini uzun uzun anlatiyorlar. Hemen
Ünye çikisinda, Fatsa yönünde, iki kilometre içeride, özel bir findik
bahçesinde bulunan Tozkoparan Kaya Mezari’nin kendisi çok
etkileyici olmasa da meraklilari ilgilendirebilir. Bu bölgede çadircilar
için hos yerler var.

YOLU YAVASTAN ALMALI

Alevi nüfusun yogunlukta oldugu Fatsa, 20 kilometre mesafede.
Adinin, Pontos Krali Farnakes’in kizi Fadisanen’den geldigi tahmin
ediliyor. Bu sakin kasaba, 1979’da, solun bagimsiz adayi olarak Terzi
Fikri Sönmez’i belediye baskani seçmis ve 1980’deki ordu müdahalesinin
ardindan, zor günler yasanmisti. Baskan Terzi Fikri, tutuklu oldugu askeri
hapishanede öldü. Fatsa’dan 10 kilometre devam edince, 19. yüzyila ait
tas, Gölbasi Yenipazar Camii ve bahçeli pembe ev dikkatinizi
çekecektir. Yol üzerinde, Bolaman Deresi’nde serpme agla balik avlayanlar
var. Burada durmak için en geçerli neden, Bolaman’daki 18.
yüzyildan kalma ahsap Haznedaroglu Konagi. Aslinda Bolaman,
Fatsa’nin eski adi. Burada bulunan, Bizans ya da Cenevizliler’den kalma
kale kalintisi üzerine kurulan konak, Bolaman Kalesi olarak
anilirmis. Kentin ismi degismis ancak kalenin etrafindaki küçük yerlesim,
Bolaman olarak kalmis. Bolaman Balikçi Barinagi’na dogru sapinca,
önce Haznedaroglu Konagi, denize dogru devam edince de içinde oturulan,
restorasyon görmüs konaklar var. Bunlar da eskiden buralarin beyi olan
Haznedaroglu’nun ailesine ait. Konaklarin hemen önünde, Bolaman plaji ve
deniz kenarinda, her zaman balikçilardan aldigi taze baligi pisiren,
salas, sevimli Rihtim Piknik (0452 441 32 62) var. Bolaman adinin
kaynagi, Denizli yakinindaki Laodikea kentinde yasamis olan Polemon
adli bir aristokrat. M.Ö. 30 yilinda, Roma Imparatoru Augustus’un,
Polemon’u, Pontos Krali olarak atamasiyla, bölgeye Pontus Polemoniacus
yani Polemon Pontosu adi verilmis.

Bolaman’dan sonra bölgenin pek sevilmeyen virajlari basliyor. Bütün yolu,
bir kamyonun arkasina takilip, sikinti içinde sollamaya ve bir an önce
Ordu’ya varmaya çalisarak geçirmeyi bir kenara birakin. Engin denizde yol
alan yunuslari görmek, dalgalarin dövdügü sari yosun tutmus kayaliklarin
üzerinde yürümek, Medreseönü’nde Uzun Saçli’nin efsanevi çayini
içmek, Çaka Tüneli’nde Vonali Celal’in yüz küsur tursusu arasindan
seçim yapmak ya da meshur Karadeniz pidesinin alasini tatmak için,
bu 42 kilometrelik yolu yavastan almak gerekiyor. Bolaman’dan itibaren,
sahil koy ve yerlesimleri, Yaliköy- Belicesu- Medreseönü- Çaka Tüneli-
Yason Burnu- Mersin köyü- Çam Burnu- Persembe- Ordu olarak devam ediyor.

GIZEMLI YASON BURNU

Bolaman’dan doguya 12 kilometre mesafede, kaçirilmamasi gereken
Yason Burnu
var. Tarihi ve atmosferiyle, Karadeniz kiyilarinin en
gizemli koylarindan. Burun adini, antik mitolojide, Altin Post’un
pesine düsmek için, Argo adli gemiyle Karadeniz’e açilan kahramanlarin
efsanevi lideri Iason’dan aliyor. Xenophon da, ‘’Anabasis’’te (Onbinlerin
Dönüsü) burayi, Iason Burnu olarak adlandiriyor. Iason’a adanan ve
denizcilerin denize çikmadan önce adak adadiklari tapinaktan geriye hiçbir
kalinti yok. Yerindeki ortaçag kilisesi, Karadeniz kiyilarinda kalmis tek
tük kiliselerden biri. 1924’e kadar çevrede oldugu söylenen 11 kiliseden
tek ayakta kalabilmis olani. Hatta tam burundaki fenerin önündeki
kalintilarin, halk arasinda Korsan kilisesi olarak bilinen 1358’den kalma
bir kilisenin temelleri oldugu söyleniyor. Yillardir çatisiz ve harap
halde duran Yason kilisesinin restorasyonu, Ordu Valisi Kemal
Yazicioglu’nun girisimiyle, bes ay gibi kisa bir sürede gerçeklestirildi.
Yazin, haftada en az iki otobüs dolusu Yunanli turist kiliseyi ziyarete
geliyor. Yason Burnu’nun tepeden görüntüsü, Çaytepe köyünden. Denize
uzanan burun burada oldukça belirgin. Ayrica hemen bitisiginde batida,
Yalanci Yason
denilen bir baska koy var. Burada yüzmek mümkün. 30
kilometre sonra Ordu…

KAÇIN

Bolaman- Persembe arasindaki virajlari mola vermeden, bir an önce geçmeye
çalismak

Uzun Saçli’nin Yeri’nde, çay içmek için sabirsiz davranmak

YAKALAYIN

Samsun Arkeoloji Müzesi’ndeki Amisos hazinesini görmek

Yayladan deri peyniri ve havuç almak

Enis Ayar’in Ordu yaylalarinda düzenledigi bir konseri dinlemek

ORDU

Otoyolu kabul etmeyen kent

1994 yilinin 25 Eylül günü, Karadeniz sahil otoyolunu protesto etmek için,
10 bin Ordulu, kentin sahilinde yürüyüs yapmisti. Ordulular, otoyolu
kentlerinin içinden geçirmediler, Karadeniz’de bunu sadece onlar
basarabildi. 1950’lerde doldurulan bu yol daha yokken, konaklar deniz
kiyisindaydi. Simdi bu konaklardan tek tük kaldi, bazi restorasyon
çalismalari da var ama eski Ordu’yu hayal edebilmek için yeterli degil.
Geriye kalan konaklarin içinde, en görkemli olanlarindan biri, bugün
Etnografya Müzesi
olarak kullanilan Pasaoglu Konagi. (Pazartesi
hariç, her gün 09:00- 12:00 ve 13:30- 17:00 arasi açik, 0452 23 25 96)
Selimiye Mahallesi’ndeki konak, 1896 yilinda Pasaoglu Hüseyin Efendi
tarafindan yaptirilmis. Taslari Ünye’den, ahsap malzemesi Romanya’dan
getirilmis ve Istanbullu bir usta tarafindan yapilmis. Içeride
sergilenenlerden çok, binanin balkonu, merdivenleri, tas süslemeleri,
sütunlari ve bahçesi dikkat çekici. Bahçede fiskiyeli bir havuz ve
orijinal bir tas ocak var. Ordu’nun merkezinde sivrilen bir baska yapi da
1853’ten kalma bir Rum kilisesi. 1960’larda bir süreligine
hapishane olarak kullanilmis olan kilise, kentte hiç Rum kalmayinca, kendi
haline birakilmis. Daha sonralari restore edilen kilise, bugün Tasbasi
Kültür Merkezi
(09:00- 17:00 arasi açik) olarak kullaniliyor. Ancak
içeride pek bir canlilik yok.

Kenti kusbakisi seyredebilmek için, 485 metre yükseklikteki Boztepe’ye
çikmak gerekiyor. Minibüsler de tepeye çikiyorlar. Boztepe’den inerken,
Tasbasi
, Zaferi Milli ve Düz Mahalle’deki eski konaklari
görmek mümkün. 1883 yilinda büyük bir yangin geçiren kentte, Rumlar,
Ermeniler ve Türkler, birarada yasiyorlardi.

Kotyora, kentin antik çagdaki ilk yerlesim yeri. Bugünkü adi
Eskipazar
. Ordu’ya alti kilometre mesafede. Bilge Umar’a göre, burada
Asduadz Orti adli bir Ermeni kilisesi varmis. Umar, Ordu isminin,
Ermenice Tanrinin oglu anlamina gelen bu kelimeden türedigini öne sürüyor.
Kent, 19. yüzyilda bugün bulundugu yere tasinmis.

Kurul Kalesi ya da Kurul Kayalari olarak bilinen antik yerlesim,
merkeze 10 kilometre mesafede. Ordu çikisindan Ulubey- Sivas tabelasindan
saptiktan dört kilometre sonra Eskipazar’a dönülüyor. Bu asfalt yol,
direkt Kurul Kalesi’ne çikiyor. Tepede, granit kayaya oyulmus, asagiya
inen 420 dogal basamagin bulundugu içkalenin girisi var. Burasi,
Karadeniz’de Pontos krallarindan Mithridates döneminden kalma, ortaya
çikarilmamis 75 içkaleden biri. Pontos Kralligi’nin tehlike aninda
korunmak için yeralti sehirleri ve tüneller yaptiklari biliniyor. Bunlarin
arasinda, Kurul, bugün gün isigina çikarilmak için çalismalarin yapildigi
tek kale. Basamaklarin sonunda düzlük bir alana ve havalandirma
bosluklarina rastlandi. Piknik masalarinin bulundugu tepeden yayla ve Ordu
görülüyor.

Kurul’dan Ordu’nun yaylalarina gitmek mümkün. Buradan dönüste, ilk camiden
sola sapip, Kusgedigi’ne inilir. Tekrar sola dönülür ve Melet çayi
geçilir. Köprünün üzerinden, yukaridaki Kurul Kalesi’ni görebilirsiniz. 35
kilometre sonra, Kabadüz’desiniz. Biraz sonra, buz gibi suyu olan
Çekiçoglu Çesmesi ve gözleme yapan hanimlarin çardagi var. Yokusdibi
Beldesi’nin ardindan, 50. kilometrede Turnalik’a varilir. Artik manzara ve
temiz hava, yaylada oldugunuzu dogrular. Aracinizi burada birakip, orman
içinden, 4-5 saatlik bir trekking yapabilirsiniz. Turnalik’a gelince,
Turna Dagevi Pansiyon
’da (0536 325 44 87) Turgay beyi bulun.
Zamaniniza göre, size yürüyüs parkurlariyla ilgili bilgi verir. Ablak
Tasi, Geçilmez ve Vosvos kampindan geçebilirsiniz. Yol üzerinde, alabalik
yiyebileceginiz, Geçilmez Alabalik Çiftligi (0452 846 21 22) var.
Yine ayni güzergah üzerinde, 10 kilometre sonra, 1850 metre yükseklikteki
Çambasi Yaylasi’na varilir. Burasi, görüntüsüyle bir yayladan çok
bir kasabayi andiriyor. Tüm ihtiyaçlarin giderilebilecegi bir alisveris
noktasi. Ayrica konaklama yapmak isteyenler için, temiz ahsap bungalovlari
ve restorani olan Sener Dinlenme ve Konaklama Tesisleri (0452 844
23 53) var. Yaylaya özgü deri peyniri, firindan alinan pideyle leziz. Bu
yayla, yolu asfalt oldugundan ve minibüslerle çikilabildiginden, özellikle
haftasonlari kalabaliklasiyor. Çambasi’ndan, 3107 metre yükseklikteki
krater gölü Karagöl istikametinde, Altas Balik Çiftligi’ni gezip,
kamp kurabilir ve Semen’deki kiliseyi görebilirsiniz.

Yaprakbasi’ndan sonra Bozattasi yaylasi var. Buradan, aracinizin
performansi elverdigi ölçüde, Karagöl’ün etegine gidebilir ve 45 dakikada
da göle tirmanabilirsiniz. 2700 metreden de yüksege tirmanmak için, daha
donanimli ve profesyonel olmak gerekiyor. Yolculugunuz boyunca
rastlayacaginiz yayla insanlarinin kurdugu tezgahlardan, taptaze ürünler
alin ve mutlaka seker gibi, küçük yayla havucunu deneyin.


Konak atmosferi yüzme havuzu, Karadeniz

Nerede kalinir

Karlibel Ikizevler Hotel Kentin ancak bu noktasinda, eski Ordu’dan
bazi tadlar bulabilmek mümkün. Görkemli bir kilise, birkaç eski konak ve
Karadeniz… Kentin en güzel sokaginda, yikilip aslina uygun olarak
yeniden insa edilen bu iki konagin, deniz gören odalari, suitleri, gül
dolu bir bahçesi, harika manzarali bir teras restorani, içtenlikle
profesyonellik arasindaki dengeyi iyi koruyan bir personeli var. Arka
odalar biraz gürültülü oldugundan, deniz tarafinda kalmak için önceden
rezervasyon yaptirin. Ordu, 0452 225 00 81

Belde Otel *** Deniz kiyisinda çarpici bir konum, içten personel,
deniz manzarali klimali odalar, yari olimpik yüzme havuzu, yöresel
yemekler, yayla turlari ve Yason Burnu’na tekne turlari… Kirazlimani
Mevkii, Ordu, 0452 214 39 87

Hotel Baliktasi *** Deniz kiyisinda, plaji olan, sik bir tesis.
Ordu, 0452 223 06 11

Otel Royal 52 ** Genis, konforlu odalar ve canayakin personel. Iki
klimali, suit odasi var. Ordu, 0452 234 72 81, www.otelroyal52.com

Hotel Turist ** Sahilde, deniz gören odalar ve teras restoran.
Ordu, 0452 225 31 40

Ordu Ögretmen Evi Anadolu’daki en iyi ögretmen evlerinden. Ordu,
0452 225 43 58, www.orduogretmenevi.com

Aterina Otel Bir yarimada üzerinde, deniz gören, klimali, ofisli
dokuz oda… Balik lokantasi, toplanti salonlari, plaj ve bar… Ekim
sonunda açiliyor. Ordu, 0452 223 17 15

Yalçin Hotel & Resort Karadeniz’in, 20 dönüm bahçe içinde, yari
olimpik yüzme havuzlu, tek resort oteli. Isletme profesyonel ve turizm
konusunda bilinçli. Kumru- Korgan yolu üzeri 1. km, Fatsa, 0452 423 14 78,
www.hotelyalcin.com.tr

Dolunay Otel Restaurant Fatsa’nin 2 km. batisinda, 21 yillik,
denize sifir, sempatik bir isletme. Ünlü restoraninda, taze balik ve
yöresel yemekler bulabilirsiniz. Dolunay Mah. No: 6, Fatsa, 0452 433 72 00

Kumsal Otel Güzel bahçesi, kumsali, deniz gören balkonlu odalari ve
herseyin ötesindesizi rahat ettirmek için çirpinan personeliyle, Ünye’deki
ilk seçeneginiz olabilir. Restorani disariya açik. Gölevi Mah., Ünye, 0452
323 16 02

Ada Piknik Cafe & Restaurant Belicesu köyünde, deniz kiyisinda,
sevimli ve mütevazi bir kamping. Ahsap platformlar üzerinde, silteli
çadirlar ve yöresel yemek… Belice Sahil Yolu, Yaliköy, 0452 445 27 69

Nasil gidilir?

Istanbul- Kocaeli- Sakarya- Düzce- Bolu- Gerede- Çerkez- Ilgaz- Tosya-
Osmancik- Merzifon- Samsun 737 km, Bafra 787 km, Çarsamba 770 km, Terme
790 km, Ünye 820 km, Fatsa 840 km, Persembe 878 km, Ordu 893 km.
Ankara- Kirikkale- Çorum- Merzifon- Samsun 420 km, Bafra 470 km, Çarsamba
453 km, Terme 473 km, Ünye 506 km, Fatsa 526 km, Persembe 564 km, Ordu 580
km.
Izmir- Usak- Afyon- Ankara- Kirikkale- Çorum- Merzifon- Samsun
1000 km, Bafra 1050 km, Çarsamba 1033 km, Terme 1053 km, Ünye 1086 km,
Fatsa 1106 km, Persembe 1144 km, Ordu 1160 km

Uçak; Ordu’ya en yakin havalimani, 185 km mesafedeki Samsun
Havalimani (0362 844 88 30). Samsun merkeze 20 km uzaklikta. THY 444 0
849, Atlas Jet 444 0 387, Onur Air 0362 435 72 85 (Samsun)

Otobüs; Metro Turizm (0452 233 16 87), Ulusoy Seyahat (0452 233 25
10), Findikkale Turizm (0452 233 16 82), Genç Turizm (0452 233 22 23),
Sema Turizm (0452 233 17 81),

Tren; Samsun ile Amasya, Sivas, Ankara, Elazig, Erzurum, Erzincan,
Konya, Malatya, Zonguldak, Denizli ve Diyarbakir arasindan karsilikli tren
seferleri var. Demiryollari (Samsun, 0362 233 22 93)

Minibüs; Ordu yaylalarina merkezden, Sarkiye mahallesinden
dolmuslar kalkiyor. Güzergahta, Kabadüz, Bakacak, Yokusdibi, Turnalik ve
Çambasi yaylasi var. Buradan yine araçlar, isteyenleri obalara ve
yaylalara götürüyor. Karagöl, Ertas Balik Çiftligi, Turnalik’ta Ikidere
Balik Çiftligi ve yaylalara gitmek mümkün. Durak, 0452 214 49 42. Otogar,
0452 233 17 98

Feribot; Bazi yillar, yaz aylarinda, Istanbul- Sinop, Samsun- Rize-
Trabzon feribot seferleri (Samsun denizyollari, 0362 445 16 05) yapiliyor.

Araba kiralama

Hilal Rent A Car Ordu, 0452 212 45 65 Özgür Rent A Car Ordu,
0452 225 36 22 Avis Samsun, 0362 231 67 50 Budget Samsun,
0362 231 53 00, 0542 892 07 12 Mert Rent A Car Samsun, 0362 234 31
83, 0532 401 09 08

Gerekli telefonlar

Ordu Belediyesi 0452 225 01 04

Ordu Emniyet Müdürlügü 0452 234 15 20

Ordu Il Turizm Müdürlügü 0452 223 16 07

Ordu 2040 Projesi www.ordu-2040.org

Ordu Devlet Hastanesi 0452 234 32 32

Samsun Il Kültür ve Turizm Müdürlügü 0362 431 00 14

Aktivite

Eda Yacht Tours Sahildeki iskelede bulunan tekne, Çesmeönü plaji,
Hoynat Kalesi, Çaka plaji ve Yason Burnu’na ugruyor. Tur yemekli ve olta
avciligi yapmak mümkün. Aksamsa Kordon boyu turlari var. Hos bir sürpriz;
teknenin adi Eda oldugundan, Eda ismindekilere gezi bedava. 0533 514 03 52

Burada bütün otlar soganla kavrulur, misir ununa bulanir

Nerede yenir

Karadeniz’de bütün dogal otlar, çig ya da tursu olarak soganla kavrulur ya
da misir ununa bulanarak tavada kaygana yapilir. Kaldirik, hosgüren,
yöresel matar (tirimit), sakarca, dikenucu (melocan), kazayagi, fasulye,
yesil domates sik kullanilan ot ve sebzeler. Pancar çorbasi ve yogurtlu
misir ekmegi ise sofralardan hiç eksik olmaz.

Ayisigi Restaurant Cafe- Bar Kolay kolay rastlamayacaginiz tadlar,
deniz kiyisinda, çakiltaslarinin üzerindeki masalarda servis ediliyor.
Findik çorbasi, sebze mihlamasi, vejetaryen çig köfte, soya soslu findikli
tavuk… Restoran da bari da, kentin en gözde yeri. Sahil Cad., Ordu, 0452
223 28 70

Çotanak Restaurant Bölgenin bastaci findiktan elde edilen her türlü
ürünün ve yemegin bulundugu bir restoran/ satis yeri. Findik yagi, findik
ezmesi, Sagra ürünleri… Deniz manzarali restoranda, findikli çorba,
vejetaryen çig köfte, findik köfte denemeye deger. Kumbasi Mah. Sahil Cad.
No: 2, Ordu, 0452 212 00 65

Yason Kir Kafesi Muhtesem bir koyda, bir deniz feneri, bir kilise,
bir de Enis Ayar. 30 km mesafede belki ama, burasi Ordu’nun turizm danisma
bürosu. Enis, herkese Ordu ve yaylalari hakkinda yön tarifi ve bilgi
vermeye hazir. Özellikle günbatiminda olaganüstü bir atmosferi olan
burundaki bu kir kafesinde, Enis’in denizde yaktigi ‘’sömine’’nin
yanibasinda klasik müzik dinleyip, Karadeniz’e özgü tadlari
deneyebilirsiniz. Limonatasi ve findikli tatlisi ünlü. Kamp yeri var.
Yason Burnu, 0535 413 53 30

Grand Midi Balikta ve yöresel yemeklerde iddiali. Daima pancar
çorbasi var. Sahil Cad. Iskele üstü No:55, Ordu, 0452 214 03 40

Sohbet Bar Kentin en popüler bulusma mekanlarindan. Tasbasi Mah.,
Atatürk Bulv. No: 28, Ordu, 0452 255 65 95

Öykü Çay ve Kahve Evi Ekmegi, Ordu firinlarinda çikan, özel,
kocaman bir tost, filtre kahveler, çaylar ve ev yapimi kurabiyeler… Düz
Mah. Becelgen Sok. No:8, Fidangör, Ordu, 0536 469 20 07

Denizciler Dondurma Salonu Tamamiyla dogal, leziz, sütlü dondurma.
S. Felek Cad., No:9, Ordu, 0452 214 68 08

Çaytepe Aile Bahçesi Muhtemelen, Anadolu’nun en güzel manzarali
pidecisi. Harika bir bahçe içinde, denize karsi, yöresel otlar, kavrulmus
tursular… Mantari, et lezzetinde. Sarayburnu Mevkii, Çaytepe, 0452 527
53 15

Çamburnu Restaurant Denize inen sarp kayaliklarin tepesinde, Rabia
Hanim ile oglu Ibrahim Kurt’un, 27 yil önce açtigi gerçek bir Karadeniz
lokantasi. Otlar, reçeller, tursular ve her zaman taze balik. Mersin köyü,
0452 517 04 97

Serende Kafe Hiç ummadiginiz bir yerde, deniz kenarinda, bahçe
içinde, dünya sirini bir kafe. Sandal kiralaniyor. Ayrica, cumbali, ahsap
bir ev/ pansiyonu var. Çesmeönü Mevkii, Persembe, 0452 517 04 25

Vonali Celal Tursunun binbir çesidi ve deniz manzarali, kaliteli
bir balik lokantasi. Çaka Tünel Mevkii, Persembe, 0452 587 21 37

Uzun Saçli’nin Yeri Hirçin dalgalarla oynasan yunuslari seyrederek
sabredin. Medreseönü, 0452 537 60 29

6. Durak Restaurant & Cafe Ünyeli hanimlardan, pancar çorbasi,
gürcü kavurmasi ve birçok yöresel tad. Döner Çesme Meydani Kat:2, Ünye,
0452 324 50 13

DUA ULU TANRIM

 

İste Ataol Behramoglu’nun ‘Ulu Tanrim’diye baslayan duasi…

Yorumlamak serbest….ULU TANRIM,* HER ZAMAN, HER YERDE VE HER KONUDA BENIM DE KONUSMAM GEREKTIGI DUSUNCESINDEN BENI ARINDIR.* CEVREMDEKI INSANLARIN HAYATLARINI YONLENDIRME VE HATALARINI DUZELTME ARZUSUNDAN BENI KURTAR.* KONUSURKEN GEREKSIZ DETAYLARI ANLATMAMAM ICIN BEYNIMI SERBEST BIRAK VE BIR AN ONCE KONUSMANIN SONUNA VARMAMI SAGLA.* BASKALARININ AGRI VE ACILARINI DINLEYEBILME NEZAKET VE SABRINI VER VE BU ARADA KENDI AGRI VE SIZILARIMI ONLARA ANLATMAMAM ICIN DUDAKLARIMI
MUHURLE (CUNKU YILLAR GECIP YASLANDIGIMDA, AGRI VE SIZILAR ARTIYOR VE BUNLARDAN HERKESE BAHSETMEK BANA AYRI BIR ZEVK VERIYOR).* LUTFEN TANRIM BANA ARADA SIRADA BENIM DE YANILABILECEGIM GERCEGINI OGRET; BENI OLABILDIGINCE IYI INSAN YAP. BENI MELEK YAP DA DEMIYORUM, ZIRA BU TIP INSANLARLA YASAMAK ZORDUR. * TANRIM UMMADIGIMIZ YERLERDE GUZEL SEYLER, BEKLEMEDIGIMIZ INSANLARIN GUZEL ISLER YAPABILDIKLERINI GOREBILMEMI SAGLA VE BANA BUNU ONLARA SOYLEYEBILME INCELIGINI VER.* BENI MANTIKLI BIR INSAN YAP, KOTUMSER YAPMA, BENIM INSANLARA YARDIMCI OLABILMEME YARDIMCI OL, FAKAT ONLARA HIC BIR ZAMAN
PATRONLUK YAPMA HEVESI VERME BANA.*HER NE KADAR BENIM COK DERIN BIR AKIL STOGUM OLDUGUNA VE BU STOKTAN BASKALARININ DA FAYDALANMAMASININ COK BUYUK KAYIP OLDUGUNA INANIYORSAM DA ULU TANRIM, BIRAKIN BUNU GOSTERMEYEYIM. BOYLECE HAYATIMIN SON DONEMINDE ETRAFIMDA BIRKAC ARKADASIM OLSUN ISTIYORUM.

FELSEFE SS – 16

 

Muasir Medeniyet Çaginin bin yildan fazla ilerisinde olan, tek filozoftur Aristoteles. Kral II. Phillippos ona “Oglum (Büyük) Iskender’in senin zamaninda dogmasina izin verdikleri için tanrilara sükürler olsun” diye yazar. Sokrates’in can alici “Neyim ben?” sorusuna can alici cevabi bulur: Animale rationale mortale – Mantikli düsünen ölümlü hayvan. Sonra Aristoteles geldi Tarihin en çok kiskanilan filozofuna geldi sira. Hem de en çok begenilen.Bakin biri ne diyor;Aristoteles’in bir sayfasinda bütün Cicero’dakinden daha çok felsefi düsünce vardir. Dante onun için color che sanna’nin sultani diyor.

Bilenlerin, özellikle de ögretenlerin sultani. Aristoteles ögrenir ve ögretir, tartisir ve kendini elestirir. O zaman ne olur? Bilgi ürer. Platon’un bilgi üremez ne varsa o ögretilir üstelik de kötü ögretilir okulundan Aristoteles’in bilgi üretilir okuluna geçis yapiyoruz.Aristoteles varsa Aristoteles ögretilir. Yüzyillar sürer onun egemenligi okullarda. Descartes’e kadar. Çünkü Descartes’e kadar ögrenenlere verilebilecek baska hiçbir sey yoktur.Krallarin hekimi ünlü Nikhamakos oglu Aristoteles birakin Makedonya’yi, dünyanin yetistirdigi, çaginda çaginin bin yildan fazla ilerisinde olan tek filozofudur. I.Ö. 384 yilinda dogan filozofumuz siyasal, dini ve bilimsel özgürlügüne I.S. 1210 yilinda Kilise tarafindan yasak getirilmistir. Her zaman oldugu gibi yasak onun daha da yaygin ögretilmesine neden olacaktir elbet.Öyle bir hocadir ki Aristoteles, Büyük Iskender’in babasi Kral II. Phillippos ona yazdigi mektupta ogluna ders vermesi için davet ederken söyle der:

Oglum Iskender’in senin zamaninda dogmasina izin verdikleri için tanrilara sükürler olsun.

Peri Patos adini takmistir halk Aristo ve talebelerine. Yürüyerek ders yaparlarmis, ondan. Okulun esas adi Lykeion – Lise’dir. Diogenes Laertios (Bizim Sinoplu degil bu) onun için her gün sakal trasi olur, düzgün giyinir, az kekeme, zeytinyagi ile yikanip sonra da bu zeytinyaglarini satar gibilerinden dedikodular yapmis.Bu adama ellesmek öbürlerine benzemiyor. Hataya düsme olasiligi çok yüksek. Onun için sindire sindire devam etmek istiyorum.Önce geneline bakalim.Aristoteles’in derdi ‘dogru bilgi’, ‘bilimsel bilgi’. Onun bilgi kurami da hocasi Platon’unki gibi relativist bilgi görüsleri ile hesaplasma üzerine ama Platon ile yöntem farkliligi var.

Platon mythos’lardan hareket ederken Aristoteles ayagini saglam basacagi yer arar. Platon idealarini aksiomatik olarak yani gökten vahiy yolu ile inmis gibi kabul eder ve tartismaz, ancak Aristoteles bilim üzerine insa etmek istemektedir felsefesini. Platon ne kadar ruh kavramina odaklanirsa Aristoteles de o kadar doga kavramina odaklanir. Beden ve ruh bir bütündür, ruh bedenden yoksun oldu mu, insan insan olamaz artik. Yalnizca ruha indirgenen insan güdük ve eksiktir diye düsünür Aristoteles.Halbuki Platon için beden ruhun hapishanesidir.Platon kendi içine dönük filozoftur. Orada gördügü hakikatlerden yola çikar. Onun için de iyilik ve kötülük, erdem, adalet, cesaret ve benzeri içsel olgular ile ugrasip durur. Aristoteles canlidir. Dikkati dogal seyler üzerine çevrilmistir. Aristotelesci en çok seylerin varligindan ve çesitliliginden emindir ve bu ona bir sevinç verir.Sokrates’in can alici “Neyim ben?” sorusuna Aristoteles can alici cevabi bulur: Animale rationale mortale – Mantikli düsünen ölümlü hayvan

Nihil est intellectu quod non prius fuerit in sensu Akilda hiçbir sey yoktur ki daha önce duyularda olmasin.

Aristoteles için duyularin alani insan bilgisinin alanidir. Duyum yoksa bilim de yoktur. Ona göre insanin bilim yapmasini saglayan onu hayvanlardan ayiran soyut düsünebilme yetenegidir.Bu ayni zamanda Aristoteles’e tanri düsüncesinin kapsamini da olusturan yaklasimdir. Hiçbir kutsal varlik insan düsüncesine dogrudan dogruya giremez ve bu insan ruhu için de geçerlidir. Bir baskasinin düsüncesine ancak akil yürütme ile ulasabilirsiniz. Dolayisi ile Allahin varligini da ancak akil yürütme ile kanitlayabilirsiniz. Yani nedensellersiniz. Nasil mi? Varliklarin varolusunun nedenini sorgulayinca varedicinin amacinda bulabilirsiniz bu nedeni.Aristoteles’te devinim çok önemlidir. Hersey hareket eder ama hiçbir sey kendi kendine hareket etmez. Mutlaka bir devindirici gerekir. Buradan hareketle de sonunda bir yüce devindiriciye yani tanriya ulasirsiniz. Son olarak da varliklarin olumsal (yani olmasi kadar olmamasi da mümkün olan) özelliklerinden yola çikar ve olumsal varliklar dizisinin sonsuza kadar uzanamayacagi ve bir yerde önünün zorunlu bir varliga baglanarak kesilmesi gerekliligine varilir.Aristotelesci düsünceye, ama dogru düsünceye derin bir saygi duyar.Iste burasi dinlerin ona düsman olmasina yeter de artar bile. Dogru olsa dahi kitaba uymayan düsünceye saygi duyulmaz dinlerde, meger ki o düsünce ispatlaninca kitaba bir kilif uydurulup aslinda kitap da bu düsüncededir iddiasi ortaya konmasin. Halbuki Aristoteles ne masumdur. Düsünce Tanri’nin özüdür. Baska hiçbir yerde düsünülmeye deger bir nesne bulamadigi için kendi kendine düsünen düsünce.Dikkat ediyor musunuz bilmem, arada bir Aristoteles arada bir de Aristotelesciler diyorum.Uzun soluklu felsefe onunki. Egemen olmus dünyaya bin yildan fazla. Düsünce ve akil. Aklin islemesi yani. Buna bir de o akli isletecek lazim. Dedik ya; devinim tek basina olmaz mutlaka devindiren de gerekir. O zaman isleyen akil ile islenen akil var olmali. Bilgi de isleyen akildan islenen akila dogru akmali.

Zaten ögrenci olmak, bilimlerin ve metafizigin hakikatini ögrenmek oldukça zor istir. Bir de bu hakikatleri kesfetmeyi düsünün. Bu insan yapisindan beklenemeyecek kadar zor bir is. O halde dersin bize disaridan gelmesi gerekir. Iste bu Aristoteles’in kocaman bir yanlisi. Aristoteles’in hiç kastetmemesine ragmen Farabi, Ibn-i Sina, Ibn-i Rüsd bu disaridan gelecek dersi dogru ‘Kutsal Kitaba’ yükleyiverirler.Dedik ya; dogru bilgi çok önemli Aristoteles için. Dogru bilgi de akil yürütme ile elde edilebiliyor. Peki yöntem nasil olacak? Bilimsel olacak. Yani parçalari bütün ile açiklayip kanitlayacaksiniz. Bilim tümele (Universalis) ise tekilden (Singularis) kalkarak yükselir.

Tümel zaten ortada açik olarak durmaktadir, yani yasalar ve ilkelerdir evrensel olan. Bilimin amaci bütünü olusturan parçalari kavramak ve açiklamak olmalidir.Bilginin yapisi ise kavramlar ve önermelerden ibarettir. Burada kavramlar nesnenin bir ya da daha fazla sözcük ile bilnçte yansimasi, önerme ise birden fazla terim ile olusan ve dogru ya da yanlis bir bilgiyi dile getiren cümlelerdir. Peki bilgi üretme nasil olacaktir?Bir önermeden bir baska önerme çikararak.Iste nihayet Aristoteles’i Aristoteles yapacak olguya vardik. Onun taptigi seyden yola çikarak. Dogru bilgi edinme çabasindan yola çikarak.Yapilacak is ne o zaman? Bilincin bilgi üretme yöntemlerinden biri olan tümdengelim (deductio) ile akil yürütmenin biçimlerinden birini inceleyecegiz. Yani kiyas (tasim – syllogisma) olgusunu çalistiracagiz. Haftaya: “Buyrun Aristo Mantigina”