Osmanli Imparatorlugunu kuran Osman Bey’ e ünlü Islam Alimi, Seyh Edeb-Ali’nin verdigi ögütleri anlatan bir yazi. Neredeyse 1700 yil önce söylenmis ama hiç mi hiç eskimemis. Tüm zamanlar için geçerli. “Ogul insanlar vardir safak vaktinde dogar, aksam ezaninda ölürler. Avun oglum avun. Güçlüsün, kuvvetlisin, akillisin, kelamlisin,ama bunlari nerede, nasil kullanacagini bilemezsen sabah rüzgarinda savrulur gidersin…
Öfken ve nefsin bir olup aklini yener. Daima sabirli, sebatli ve iradene sahip olasin. Dünya senin gözlerinin gördügü gibi büyük degildir. Bütün fethedilmemis gizemler,bilinmeyenler,görülmeyenler ancak senin fazilet erdemlerinle gün isigina
çikacaktir. Anani, atani say, bereket büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancini kaybedersen, yesilken çorak olur, çöllere dönersin. Açik sözlü ol, her sözü üstüne alma. Gördün söyleme,bildin bilme.
Sevildigin yere sik gidip gelme, kalkar muhabbetin itibar olmaz.
Üç kisiye aci: * Cahiller arasindaki alime, * Zenginken fakir düsene, * Hatirli iken itibarini kaybedene.
Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, asagidakiler kadar emniyette degildir. Hakli oldugunda mücadeleden korkma.
“Bilesin ki atin iyisine DORU,” “Yigidin iyisine DELI derler.”
Düsünce, söz ve islerimizi; Tanri’nin en büyük armagani olan aklin ve edindigimiz deneyimlerin isigi altinda gözden geçiriyoruz. Iyiyi, dogruyu ve güzeli aramakla amacimiza ulasabilecegimize inaniyoruz, :..dedigimize gore bu amacimiza ne kadar yaklasabiliyoruz…mesafenin FARKINDAMIZ.
Rivayete göre; bir gün tanrilar bir araya gelmis ve mutlulugu nasil saklasalar da insanlik ona erisemese, bulamasa diye tartisiyorlarmis… Daglarin tepesi, denizin dibi, günese veya aya derken, insanligin meraki ile tüm buralara ulasip mutlulugun bulunacagi konusunda hemfikir olmuslar ve bu arayislarina çözüm bulamazken, içlerinden bir tanri : ” Insanin içine saklayalim, oraya bakmayi akil edemezler demis… “
Bu sure içerisindede sizlere konusmalarimda sik sik dinlemeyi çok sevdigimden bahsettigim,. Zbigniwe Presiner in BLEU ve Mahleriniii. Feierlich gemessenESERLERINI DINLIYECEKSINIZ.
Çok ünlü bir yazar Tutuldugu amansiz hastaliktan, Ölümünden hemen önce sunlariyazmis..
“Hayatimi yeniden yasayabilseydim eger; Hastayken yataga girer dinlenirdim. Ben olmadigim zaman her sey kötüyegidecek diye düsünmezdim.. Gül seklindeki pembe mumu saklamaz yakardim.. Daha az konusur, ama daha çok dinlerdim.. Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadasimi aksamyemegine davet ederdim.. Oturma odasinda TV seyrederken, patlamis misir yer, sömineyi yakmak isteyenbirisi oldugunda ona engel olmazdim.. Yerler leke olacak diye korkmazdim.. Bana gençligini anlatmaya çalisan dedeme daha çok vakit ayirirdim.. Kocamin sorumluluklarini daha çok paylasirdim.. Saçim bozulmasin diye, arabanin caminin açilmasini önlemezdim.. Etegimin lekelenmesine aldirmadan çimlere otururdum.. TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok aglar ve gülerdim.. Ömür boyu garantilidir denilen hiçbir seyi satin almazdim.. Hamileligimin bir an önce sona erip, dogum yapmayi dilemek yerine, hamileoldugum her anin tadini çikarir ve içimde bir canli yaratmanin ne kadarharika oldugunu fark ederdim..
Bu o kadar nadir bir olay ki.. Mucize gibi bir sey.. Çocuklarim beni öpmek istediklerinde, asla “Önce git ellerini yüzünü yika”demezdim..
Onlara daha çok “seni seviyorum”, ondan da daha çok “özürdilerim” derdim.. Ama baska bir hayat verilseydi en çok yapacagim sey; her dakikasinidegerlendirmek olurdu.. Dikkatle bak.. Gerçekten gör.. Yasa.. Vazgeçme.. Küçük seyler için sikayet etmekten vazgeç.. Bana benzemeyenler, benden daha çok seye sahip olanlar ve kimin ne yaptigibeni ilgilendirmezdi.. Bunun yerine, iliskilerimi güçlendirmeye çalisirdim.. Sahip oldugunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her sey için Allah’asükredin..? Tek bir hayatiniz var ve bir gün sona eriyor.. Umarim her gününüzüdegerlendirirsiniz..”
BU GÜN , HAYATINIZINBUNDAN SONRAKI BÖLÜMÜNÜN ILK GÜNÜDÜR
Farkinda misiniz günler nasil da akip gidiyor ? Eminim her gün daha da hizlaniyor. Hafta basi derken bakiyoruz hafta sonu , sabah derkenaksam olmus, isler , kosusturmalar, sevinçler , üzüntüler,beklentiler, hayal kirikliklari. Yasaniyor ve bitiyor. Diger bir bakis açisiyla “ gün ,, tüketiliyor. Yasanan zaman bir daha asla geri dönmeyecek sekilde hayatimiza giriyor ve çikiyor.
Peki gidiyorsa, geçiyorsa ve biz bunu biliyorsak niye maksimumda iyi ve farkli sekilde tüketme yoluna gidemiyoruz ki ? Her yeni güne bugün sunu yapacagim , bunla ugrasacagim diye baslarken , niye “ Bugün çok mutlu olacagim ! ,, demiyoruz ?
Yasamimiz içinde yaptigimiz her sey özde mutlu olmak için. Allah saglik verdikten sonra gerisi bize kalmis. Iyi bir is , güzel iliskiler , para kazanmak ve istediklerimizi satin alabilmek , rahat konforlu yasayabilmek. Atla deve degil kiistedigimiz sadece mutlu olmak.
Mutsuz ve sinirli olabilmeyi , negatif enerji depolamayi ve yaymayi nedense çok daha kolay becerebiliyoruz.? Etrafimizabaktigimizda bunu saglayacak birçok sey var. Ama bunlar hep var. Istegimiz disi birçok olay oluyor.? Bizleri üzüyor, çogunu degistirmeye gücümüz yetmiyor…
Evimde görünür bir yerde asili çok sevdigim bir dua var. Oguz YILMAZ kardesimin Çabasi ile yaptirilmis saat altinda Nereden ve hangi kitaptan alinti oldugu konusuna daha sonra deginicem.farkli görüsler olsa da kim söylemisse iyi söylemis diye düsünüyorum ;
“ Tanrim bana yapabilecegim seyleri yapma kuvvetini , yapamayacagim seyleri kabul etme olgunlugunu ve her ikisi arasindaki farki ayirt edebilme basiretini versin . ,,
Çok güzel bir dua bu. Eger bunu yapabilirsek zaten mutsuz olmak için sebep kalmiyor. Olaylara ve basimiza gelenlere bu mantiklayaklasirsak sonucun lehimize gelismemesiiçin hiç bir sebep yok.
Degistirebileceklerimiz için maksimum güç harcayabilirsekve degistiremeyecegimiz seyler için de kendimizi kahretmez kabullenirsek her sey daha yolunda gider.
Çünkü üzülmek hiçbir seyeçözüm olusturmuyor. Üzüldügümüzle kaliyoruz. Zaman içinde bunun birikimleri vücudumuzu da etkiliyor. Rahatsizliklar basliyor. Saglik problemleri yasaniyor. Hiçbir sey sagligimiz kadar degerli ve önemli degildir.Bunun farkinda olalim kardeslerim.
Hayatimiz her zaman mücadelelerle dolu olacaktir. Bunu kabul edip , her ne olursa olsun “ mutlu“ olmaya karar vermeliyiz. Mutlulugu ertelememeli veya gelecegi günü beklememeliyiz.
Uyandigimiz her yeni günün sabahinda nefes aliyor olmaya sükrettikten sonra , gülümseyerek ve müzik dinleyerek baslarsak , kosarak hazirlansak bile daha kolay baslayacaktir günümüz. Her gün dogaya ve ondakidegisim hareketlerine bakmanin ötesinde, görmeye çalisirsak keyifde aliriz geçtigimiz yollardan. Yogun trafige bile daha alayci bir gözle yaklasip , insanlari inceleyip keyifli bir zamankaybi diye bakabiliriz.Sükürler olsunki OTOMOBIL IÇINDEYIZ.Diye düsünebiliriz öfkelenme yerine.
Kardeslerim,
“ Uzun birzamandan beri hayatin- gerçek hayatin -baslamak oldugu izlenimine kapilmistim. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel , öncelikle erisilmesigereken bir sey , bitmemis bir is , hala hizmet edilecek zaman , ödenecekbir borç oldu. Sonrahayat baslayacakti. Sonundaanladim ki, bu engeller benim hayatimdi. Bu görüs açisi , mutlulugagiden bir yol olmadigini görmemi sagladi.
Mutluluk yoldur.
Öyleyse sahip oldugunuz her anin kiymetini bilin ve ona deger verin. Unutmayin , zaman hiç kimse için beklemez. Öyleyse , okulu bitirene kadar , tekrar okula gidene kadar , para kaybedip kazananakadar, çocuklariniz olanakadar , çocuklariniz evden ayrilana kadar , ise baslayana kadar , emekli olana kadar, evlenenekadar , cuma gecesine kadar , pazar aksamina kadar , yeni bir araba veya ev alana kadar , evinizin ya da arabanizin borcu ödenenekadar, ilkbahara kadar , sonbahara ve kisakadar , birine veya onbesine kadar , sarkimiz söylenenekadar , ölene kadar…?Nereyekadar?
Mutlu olmak için ,içindebulundugunuz andan daha iyi bir zaman olduguna kararvermek için beklemeyin.
Mutluluk varis degil bir yolculuktur. Paraya ihtiyaciniz yokmus gibi çalisin. Daha önce hiç incinmemis gibisevin. ve seyreden hiç kimse yokmusgibi dansedin.
Ne güzel bir tanimlamadegil mi ? Her sey ne kadar açik.
Öyleyse ne duruyoruz?
“ Iyiki dogduk. Bizi sevenler , ancak bu sayede varligimizin ne kadardegerli oldugunu anlayabildi. Bugünekadarkimbilir kaç kisinin hayati , küçük bir dokunusumuzla birdenbire degisti. Gittigimiz her yer , bizim varligimizla biraz daha anlamkazandi. Sevdigmiz sarkilarin , filmlerin , kitaplarin degeri , bizim sevgimiz sayesinde , biraz daha çogaldi. Iyi ki dogduk. Yoksa dünya bir parça eksik kalirdi.,,
Kardeslerim, milattan 2000 yil önce HITITLERE ait kalintilar içerisindebulunan bir duvar yazisinda bakin atalarimiz, ne demis
Tanrim beni yavaslat!!!!!!
Aklimi sakinlestirerek kalbimi dinlendir
Zamanin sonsuzlugunu göstererek bu telasli hizimi dengele
Günün karmasasi içinde bana sonsuza kadar yasayacak tepelerin sükunetini ver.
Sinirlerim ve kaslarimdaki gerginligi, bellegimde yasayan akarsularin melodisiyle yika götür. Uykunun o büyüleyici ve iyilestirici gücünü duymama yardimci ol
Anlik zevkleri yasayabilme sanatini ögret
Bir çiçege bakmak için yavaslamayi, güzel bir köpek ya da kediyi oksamak için durmayi, güzel bir kitaptan bir kaç satir okumayi, balik avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi ögret..
Her gün bana kaplumbaga ve tavsanin masalini hatirlat. hatirlat ki yarisi her zaman hizli kosanin bitirmedigini, yasamda hizi arttirmaktan çok daha önemli seyler oldugunu bileyim.
Heybetli mese agacinin dallarindan yukariya dogru bakmami sagla. bakip göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olmasi yavas ve iyi büyümesine baglidir.
Beni yavaslat tanrim!!!
Ve köklerimi yasam topraginin kalici degerlerine dogru göndermeme yardim et.
Yardim et ki, kaderimin yildizlarina dogru daha olgun, daha saglikli olarak yükseleyim.
ve hepsinden önemlisi tanrim;
BANA DEGISTIREBILECEGIM SEYLERI DEGISTIRMEK IÇIN CESARET, DEGISTIREMEYECEGIM SEYLERI KABUL ETMEK IÇIN SABIR, IKISI ARASINDAKI FARKI BILMEK IÇIN AKIL VER.. Kardeslerim,
NOT: Bu yazi m.ö. 2000 yil önce Hititlere ait kalintilar içinde bulunan bir duvar yazisina aittir.
Nasil günümüzde kaleme alinmis gibi degilmi????
Bir gun Eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamis ve siddetle azarlamis. Talebesi: “Iyi ama ben cok az bir parasina oynuyordum” diye itiraz edecek olunca Eflatun cevap vermis: “Ben seni kaybettigin para icin degil, kaybettigin zaman icin azarliyorum.”
———————————————————————–
Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yasayis ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliginden baska hiçbirseyi olmayan kibirli bir adamla karsilasir. Ikisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün degildir… Magrur zengin, hor gördügü filozofa:
“Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem” der. Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin su karsiligi verir: - Ben çekilirim!!
Özel Insanlar
Kendimi ne zaman ise yaramaz ve aciz hissetsem, ayni hisleri hissettigim bir anda, eski bir dostum (aynizamanda antrenerüm.) uzun zaman önce söyledikleri gelir aklima.
Yüzümü kocaman bir gülümseme sarar.
Bana “Kendini her aciz ve ise yaramaz hissetiginde parmaginin ucuna bak,” demisti.
O sira o kadar üzgün ve duygularimin içinde o denli kaybolmustum ki kendi sesimi bile taniyamaz bir halde çok kisik bir ses tonu ile
“Neden,” demistim.
“Çünkü o parmak izlerinden bu yeryüzünde baska hiç kimsede yok,” demis ve eklemisti,
Ama beni o günden sonra digerlerinden ayiran tek ayirt edici özelligim kendimin özel oldugumun farkinda olmamdi.
Hala karamsarliga düstügümde, bazen umutsuzluklarla bogustugumda o dostumu hocami hatirlar ve parmagimin ucuna, yüzümde büyük bir gülümseme ile bakar ve kendi kendime
“Sen özelsin. Bunlarin hepsini atlatirsin,” derim. (nur içinde yatsin)
Yine ayni dostum bir karar asamasinda oldugum bir gün bana
“Önce ne istedigini iyi belirle,” demisti ve eklemisti, “Sonra o istedigine ulasmak için ne gerekiyorsa yap!
” Sonra da elini tam üç kez gözlerimin önünde çirpmis ve bana “Ne oldu simdi,” diye sormustu.
Ben de anlamsiz bakislar ile yanit vermistim.
“Ne oldu?”
“Üç saniye hayatindan uçtu gitti ve hiç birsey o üç saniyeyi geri getiremez,” demisti…
Ve eklemisti
“Hayati istediklerine ulasmak için harca, bir gün arkana dönüp baktiginda uçup giden o saniyelerin
bombos bir ömür haline geldigini görmek istemiyorsan tabii!
“Farkindasiniz degil mi?
Yasamlarimiz saniye, dakika, saat dilimlerine bölünmss, akip gidiyor. Ve biz akan bir saliseyi bile geri dönüp tekrar yasayamiyoruz. Onlari geri getiremiyoruz.
Aynaya baktigimizda her gün yeni bir beyaz saç telini ve yüzümüzde acimasizca akip giden dakikalarin izini, birer kirisiklik olarak seyrediyoruz.(kurulus daki resimlerimize bakip nasil gülüstük LACIVERTTE)
Peki biz hayattan ne bekliyoruz?
Beklentilerimiz için varimiz yogumuz ilesavasiyor muyuz, zaman denen acimasiz düsmanla?
Oysa parmaklarinizin ucuna bakin bir kez.
Sonra da parmaklarinizi üç kez siklatin.
Orada gördügünüz parmak izleri sizden baska kimsede yok ve parmaklarinizin ucundan çikan o ses hayatinizin bombos geçmis üç saniyesi oldu, geçti gitti iste…
Siz özelsiniz, siz yeryüzünde teksiniz…
O zaman hayattan beklediklerimiz de bize layik olmali, özel olmali, ulasilmasi için savasa deger olmali.
Zaman denen canavar galip gelmeden, biz hayattan beklentilerimize ulasmaliyiz ki geçip giden zamana ragmen, geriye dönüp baktigimizda kucak dolusu mutluluk ve beklentilere ulasmanin hazzi ile zaman zaman yüzümüzde kocaman bir gülümseme ile nanik yapabilelim…
Ellerinizi üç kez çrpin, hayattan üç saniyeniz silinip gitti iste…
Bugün özel bir insan olan kendiniz için ne yaptiniz ?
Beklentileriz için bir ugras, savas verdiniz mi ?
Yoksa zamanin sizi yenmesine seyirci mi kaldiniz ?
Mesela özel eski bir dostu aradiniz mi bugün ?
Bu kisa ama çok anlamli hayat derslerini veren dostumu kaç zamandir aramadigimi düsündüm tüm bunlari yazarken..
Yerimden kalktim, Internet’ten çiktim ve telefon ile o dostumu aradim.
Çok mutlu oldu…
“Ne zamandir sesini duymamistim, hangi dagda kurt öldü?” dedi.
Ben de “Özel birini aramak istedim, aklima sen geldin,” dedim ve sonra ekledim “Ve ellerimi üç kez çirptim, geçen zamani geri getiremedigimi görünce belki de seni arayacak baska bir üç saniyem olmayacak, su anda aramazsam deyip, yazdigim yaziyi yarida birakip seni aradim,” dedim.
Çok mutlu oldu. Bir dostun mutlulugu ile ben de mutlu oldum. Dostumla telefon konusmami bitirip klavyenin önüne oturdugumda yüzümde kocaman bir gülümseme vardi.
Özel birini arayip, dakikalari geri getiremeyecegim bir hayat içinde istedigim bir seyi yapmanin huzuru ile yani mutlu bir yürekle tekrar yazmaya basladim. (bu görüsmeden kisa süre sonrada vefat etti antrenöüm aniden)
ve zaman sinsi düsmana bir nanik yaptim.
Acimasizca akip gidiyorsun, ama ben seni hissediyorum ve istedigim hiç birseyi ertelemiyorum
ve istediklerimi elde etmek için hayatla savasiyorum der gibi mutlu idim.
Siz hala ne duruyorsunuz?
Kosun telefona, bir dostunuzu arayin.
Onu sevdiginizi hissettirin.
Onun mutlulugu ile mutlu olun.
Ellerinizi üç kez çirpin ve düsünün hayatinizdan üç saniye bos birsayfa gibi koptu gitti iste.
Oysa siz özelsiniz ve size layik bir hayati hak ediyorsunuz.
Size layik mutluluklari hak ettiginiz gibi.
Bana inanmazsaniz parmaklarinizin ucuna bakin.
Elimizdeki en büyük hediye, yasam!..
Hissetmek, dokunmak, nefes almak, bir bardak su içebilmek kana kana…
Sevdiklerimizin varligiyla mutlu olmak… Duygu ve düsünce alisverisinde bulunmak…
Yasamin binbir lezzetinden, ziyafet sofrasi gibi bir hayat sofrasi kurabilmek…
Yasamaktan daha pahali ve daha degerli ne var, bir düsünün…Bogaz’da bir yali mi?
Önünde bagli bir yat ile bir kotra mi? Sayilamayacak kadar çok para mi?
Uçsuz bucaksiz araziler mi?
Yoksa, binlerce insanin çalilistigi fabrikalar, bankalarda milyonlarca dolar mi?
Yasamdan daha degerli ne var?
Repo’dan elde edilmis birkaç milyar lira ile mutlu olmaya çalismak,
paha biçilmez yasamin mükemmel tablosunda yer tutabilir mi?
Hiçbir sey saglikla sürdürülen yasamin yerini dolduramaz.
Hele o yasam, degerli dostlarla, birbirini anlayan ve anlasan aile bireyleri ile zenginlesiyorsa…
Tipki o sekerleme reklaminda oldugu gibi, bir bayram günü bile kapini çalan yoksa…
Paylastigin, öfkelendigin, kizdýgin, güldügün, agladigin veya birlikte
kahkahalar savurdugun hiç kimse kalmamissa… Yalida otursan ne yazar?..
Bir degil, 5 tane yatin olsa ne yazar?.. Bitiremeyecegin kadar servetin olsa kim takar?
Saglikli bir yasam ve dostluklarla çevrelenmis insan iliskileri…
En büyük servetimiz degil mi?
Diyeceksiniz ki:
Karamsar olmak için hiç mi sebep yok? Ararsaniz çok sebep var.
Eger yasadigini unutursan… Sagligin en büyük hediye oldugunu farkedememissen…
Karamsar olmak çocuk oyuncagi… Puslu, kirli ve soguk havaya bak, dertlen…
Maasin yetmedigine bak, dertlen… Oglan, son sinavinda zayif getirdi diye dertlen…
Kiza uygun bir damat bulamadin diye dertlen… Istedigin kadar dertlen…
Bir tatile bile gidemedim diye dertlen… Ne olacak bu memleketin hali, diye dertlen…
Sanki memleketin halini sana soruyorlar… Dertlene dertlene, topladigin negatif
duygular altinda ezil…
Sonra o negatif elektrigi, yakinlarina ileterek onlari da dogduklarina pisman et!..
Ama sakin sunu atlama:
Iyice bak bakalim, hangi mesele çözülmüs? Sen iyiye gitmiyorsan, bil ki sende de kusur vardir…
Sen iyi hissetmiyorsan, bil ki sende de bir kabahat vardir…
Çünkü, ne insanlik, ne de milletler kötüye gider!.. Kusurlarinla baris!..
Iyiliklerini, güzelliklerini ve sevgiyi öne çikart! Kendini begen!..
Çevrende olan biteni, iyimser ve olumlu gözle seyret!..
Bes kurusluk bir menfaat bile elde etmesen de, paha biçilmez bir pozitiflik ve mutluluk seni kötülüklerden koruyan bir zirh gibi sarar…
Yine o içimizi perisan edip, gözlerimizi nemlendiren sekerleme reklamindan örnek verecek olursak…
Seni aramiyorlarsa, sen onlari ara!.. Sana gelmiyorlarsa, sen onlara git!
Onlar seni öpmüyorlarsa, sen onlari öp!.. Sana sarilmadiklarinda, sen onlara dokun!..
Hatta bunu yapmak için bayrami bile bekleme!..
Mutlu ve saglikli olanlara, her gün bayramdir!..
Nice mutlu bayramlara…Nice mutlu ve umutlu yarinlara…
Kardeslerim,
Adamin biri, her mehtapli gecede alir basini deniz kiyisina gidermis. Dönüsünde sorarlarmis :
- Ne gördün?
- Dünya güzeli deniz kizlari gördüm, altin saçlarini gümüs taraklarla tariyorlardi, dermis hep.
Bir gece yine tek basina deniz kiyisina vardiginda, gerçekten dünya güzeli deniz kizlari görmüs, altin saçlarini gümüs taraklarla tariyorlarmis. Döndügünde yine sormuslar :
- Ne gördün?
- Hiç demis. Hiç bir sey…
Oscar Wilde’in yukaridaki harika öyküsünü ilk okudugumda delikanli idim ne demek istedigini anlamamistim. Daha sonra unutmusum.
Yillar sonra rastladigim dostumun Agbimin bir sözü bana öyküyü hem hatirlatti hem de ne demek istedigini çok çarpici bir sekilde gösterdi. Söyleydi söz :
“Bir hayalin gerçek olmasi kadar hayal kirici bir sey yoktur.”
Daha sonralari ise bu tema pek çok edebi eserde karsima çikti. örnegin Simyaci’da. Hâlâ okumamis olan var mi bilmiyorum ama hatirlarsaniz orada bütün yasami boyunca tek hayali para biriktirip Mekke’ye hacca gitmek olan bir dükkan sahibi vardi. Adam artik gerekli parayi fazlasiyla biriktirmis oldugu halde bir türlü gitmiyordu. Bu hayalin kendisini yasama baglayan çok önemli bag oldugunu düsünüyor ve onun gerçeklesmesi halinde bu önemli bagi yitireceginden korkuyordu. Hakliydi aslinda.
Düsünüyorum da hepimizin böyle hayalleri var mutlulugumuzu bagladigimiz, gerçeklesene kadar yasami sanki erteledigimiz. Acaba hiç düsünüyor muyuz bu istedigimiz her neyse, gerçekles tiginde iyi mi olacak. Bir düsünürün hep aklimda tuttugum bir sözü vardir :
”Bütün dualarimi kabul etmedigi için Tanri’ya sükrediyorum” samimiyim..
Belki de daha az üzülmeliyiz gerçeklesmeyen hayallerimiz için. Belki de aslinda sevinmemiz, mutlu olmamiz gereken bir sey için gözyaslari döküyoruzdur. Belki de olaylara bir de bu açidan bakmayi artik ögrenmeliyiz… Yalniz hakkinizda hayirli olan hayallerinizin gerçeklesmesi dilegiyle..
Kardeslerim…. Bakin Tamer AYAN kardesim her sabahbu duayi okuyormus…
YÜCE ALLAH’IM !
BANA ÖYLE BIR GÖNÜL VER KI: Bir kurulusun tepe noktasinda yetkili olsam bile, bunu asla baska sekilde kullanmamaliyim. Günlük yasamda “ben” yerine, daha çok “sen” sözcügünü kullanabileyim…
BANA ÖYLE BIR SEVGI VER KI: Sonsuz bir hazine gibi bitmesin, çogalsin daha da sevdikçe, doldursun sarsin çevremi. Hatta düsmanlarimi da sevebileyim…
BANA ÖYLE BIR ÇALISMA GÜCÜ VER KI: Herkesten daha çok çalisabileyim, tutsak düsmeyeyim doganin kosullarina, esim ve çocuklarimi da mutlu et ki, mutlulugu baskalarina da götürebileyim…
BANA ÖYLE BIR SAGLIK VER KI: Felç etkisini yok sayip; kosabileyim, konusabileyim.
BANA ÖYLE BIR ERDEM VER KI: Ibadet edebileyim, iyilik etmeyi ve sevinçten bugulanmis gözlerle, tesekkür edenlere; bir sey yapmadim, animsamiyorum diyebileyim.
BANA ÖYLE BIR YETENEK VER KI: Iyi es, baba, anne, iyi komsu, iyi arkadas, iyi vatandas olabileyim.
BANA ÖYLE BIR UMUT VER KI: Bugüne kadar yapmis oldugum hatalar için karamsarliga düsmeyeyim, her seyden aklanmis olarak yasama yeniden baslamak üzere bagislanabilecegimi bileyim.
BANA ÖYLE BIR ANLAYIS VER KI: Düsünebildigim, yargilayabildigim, inandigim, kahroldugum, varoldugum su anda bu sözleri söyleyebildigim için sükredebileyim.
BANA ÖYLE BIR TALIH VER KI: Yillar sonra beni hatirlayanlar “herkese iyilik eden, tüm insanlari seven, o düzeyde de sevilen bir kisiydi ” diye konussunlar ve ben de huzur içinde olabileyim.
BANA ÖYLE BIR IRADE VER KI: Bir gün yenilip, içimdeki seytanin kurallarina dogru yönelirsem; bu bir düsünce ise düsüncemi, bu bir adim ise ayagimi, bu bir uzanma ise elimi durdurabileyim.
BANA ÖYLE BIR SABIR VER KI: Sükûneti bulayim, durabileyim, düsünebileyim
Tamer Ayan kardesim duasinidilrimkiYücelerin Yücesi, kabul eder…..
Kardeslerim,
Sular yükselince, baliklar karincalari yer.. Sular çekilince de karincalar baliklari yer… Kimse bugünkü üstünlügüne ve gücüne güvenmemelidir… Çünkü kimin kimi yiyecegine.. “Suyun akisi” karar verir…
Bir Afrika Atasözü DÜSÜN Gidene kal demeyeceksin… Gidene kal demek zavallilara, Kalana git demek terbiyesizlere, Dönmeyene dön demek acizlere, Hak edene git demek asillere yakisir. Kimseye hak ettiginden fazla deger verme, yoksa degersiz olan hep sen lursun…
Düsün… Kim üzebilir seni senden baska? Kim doldurabilir içindeki boslugu sen istemezsen? Kim mutlu edebilir seni, sen hazir degilsen? Kim yikar, yipratir seni sen izin vermezsen? Kim sever seni, sen kendini sevmezsen? Hersey sende baslar, sende biter… Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yasama sevgisini… Hep hatirla: “Çaresiz seniz, Çare “SIZSINIZ”…
ÇIN ATASÖZÜ VE SON SÖZ……
Bir saatligine mutlu olacaksaniz, sekerleme yapin
Bir günlügüne mutlu olacaksaniz, balik avlamaya gidin
Bir ayligina mutlu olacaksaniz, asik olun
Bir yilligina mutlu olacaksaniz, bir servete konun
Tüm yasam boyunca mutlu olacaksaniz, isinizi sevin…
BEN, BENLIK, BIZ ve SIZ
Damlalar bilgilerin tümü ve evrenin temelidir.
Neden böbürlenir durur su insanoglu? Okyanustan kopup yine okyanusa dönecek bir su damlasi degil midir oysa… O su damlasi simsiki sarilsa benligine, örtse kat kat billurlugunu ne çikar, okyanusta nerede bulur kendini? O sonsuz deryayi olusturan bir su damlasi degil, su damlalaridir zira… Sen; senden kopup size vardiginda, seni de göreceksin sizi de… Siz; sizden kopup bize vardiginizda, sizi de göreceksiniz, bizi de…Biz, bizden kopup O’na vardigimizda, bizi de görecegiz, O’nu da… O zaman hem görecek hem de anlayacaksiniz ki; okyanustaki su damlalarinin birbirinden farki yoktur. O zaman hem görecek hem de anlayacaksiniz ki; sizin bizden, bizim O’ndan bir farkimiz yok. Iste bu derece anlamsiz, bu derece manasizdir benlik…
“Ben” demek, benlikdeki “ben”e sahip çikmak, bizdeki “bizi” bulmaktan farklimidir? Ben’likden Sen’lige geçisteki zor nedendir? Hala bilmez insanoglu…O bizi “biz” diye beklerken, “ben” demenin faydasizligini… Insanoglu ilk “sen” demeyi sevgi ile ögreniyor. Severse “sen” diyor, sevmezse “ben”… Sevdigine veriyor, sevmediginden sakiniyor… Almasini seviyor, vermesini bilmiyor…
Ey Yüce Allah! Sen ne büyüksün ki; söyledigin hep “sen” olmus… Biz ne kadar aciziz ki, söyledigimiz hep “ben” olmus… Sen vermissin, biz almisiz, bitip tükenmek, bikip usanmak bilmeden… Sen sevmissin, biz sevilmisiz, idrakine bile varmadan… Sen söylemissin, biz anlamamisiz, körlükten sagirliktan… Sen beklersin, biz gelmeyiz, korkudan cahillikten… Allah’im! Bizleri önce “sen” diyenlerden, sevenlerden, verenlerden eyle…
Eyle ki ÖZ’e varalim, eyle ki “biz”e varalim, eyle ki sanavaralim…
Beyaz sacli, yasli adam gölün basinda oturmaktadir. Aklinda fikrinde kardeslerine yazip birakacagi kitaplari vardir. O sirada bir köpek yavrusu görür. Susuzluktan kirilan bir köpek yavrusunun devamli olarak göle kadar gelip, tam su içecekken kaçmasi dikkatini çeker. Yasli adam dikkatle izler olayi. Köpek yavrusu susamistir ama göle geldiginde su da ki yansimasini görüp korkmaktadir. Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadir. Sonunda köpek yavrusu susuzluga dayanamayip kendini göle atar ve kendi yansimasini görmedigi için suyu içer. Aklinda olan kitaplar gitmis, yerini susayan köpek yavrusunun su içmesi almistir. Yasli adam, bir “Oh…” çeker; kendi kendine!…
O anda yasli adam düsünür:”Benim bundan ögrendigim su oldu” der.“Bir insanin istekleri ile arasindaki engel, çogu zaman kendi içinde büyüttügü korkulardir. Kendi içinde büyüttügü engellerdir. Insan bunu asarsa, istediklerini elde edebilir.”
Ama biraz daha düsününce aslinda gerçek ögrendigi seyin bundan farkli oldugunu görür. Asil ögrendigi sey, “insanin yasli adam bile olsa köpek yavrusundan ögrenebilecegi bilginin var oldugudur.”
Bu yüzden ne varsa sen de paylas, senden de ögrenilecek bir seyler vardir diger insanlar için…
Her insanin bir hikayesi ve söyleyecek bir sözü mutlaka vardir.
Tipki, kardesiniz gibi…
BASARI
Basari deyince aklimiza farkli seyler gelir.
Toplumun gözünde basari;
iyi maddi gelir getiren bir kariyer, büyük bir ev, lüks bir arabadir.
Aslinda bunlar basarili olmanin tanimi degildir.
Asagida Ralph Waldo Emerson ‘in basari tanimina kulak verelim:
BASARI ; Sik sik gülmek ve çok sevmektir;
Akilli insanlarin saygisini ve çocuklarin sevgisini kazanmaktir;
Dürüst elestirmenlerin onayini almak;
sahte dostlarin arkadan vurmalarina dayanmaktir;
Güzeli sevmektir;
Herkesteki en iyiyi bulmaktir; Karsilik beklemeyi hiç düsünmeden
kendiliginden vermektir; Geride ister saglikli bir çocuk, ister
kurtarilmis bir ruh, ister bir parça yesil bahce, ister iyilestirilen
bir sosyal durum birakarak dünyanin iyilesmesine
katkida bulunmaktir;
Gönlünce eglenmek ve gülmek; Kendinden geçerek sarki söylemektir;
Tek bir kisi bile olsa, birinin sizin varliginizdan
Bir tek şeyi bir daha öğrendim. Daha hiçbir şey öğrenememişim. Bu dizide tek tek uğraştığım bilim zıpırlarının hepsini tanırdım ben. Ancak birbirleri ile korrelasyonları eksikmiş bilgi dağarcığımda..
SS son bölümünde, bilim tarihi yazmanın açmazlarını anlatmağa calışıyor.
Önceki bölümlerde yaptığım can sıkıcı derlemelerde elleştiğim şey bence ne felsefe ne de bilim. Ben ‘’Tarih'’ ile oynaşmaya çalıştım çokca bu yazılarda.
Tarihin Res gestae ve de historia rerum gestarum’dan ibaret olduğuna inanmıyorum da ondan. Yani “Yapılan işler ve de yapılan işlerin tarihi.” Tarih bunların dışında bir de etkilenmeler kompozisyonudur. Yani yapılan işler sizden yıllar hatta asırlar sonra yapılacak işlere dahi bağımlıdır tarihi manada.
Günü için geçerli ve doğru olan bir şey, tarihin yeniden yazımı sırasında, yapıldığı çağdan öncesi ve sonrası ele alınarak ve tarihin yazıldığı çağdaki bilgiler doğrultusunda işlenerek geçersiz ve yanlış olarak ilan edilebilir kolayca.
Bunu zaman zaman, hatta çoğu zaman, ben de yaptım. Kâh Platon’u yerlere vurdum Aristoteles’i göklere çıkardım, kâh tersini yapıp talebeyi eleştirip hocayı övdüm.
Onlar dünyayı şekillediler ben hâlâ kendimi bile şekilleyemedim.
Paul Valery tarihi ‘’Zavallı küçük tahmin bilimi'’ diye adlandırır.
Tarihçi zorunlu olarak seçim yapar. Az ondan az şundan. Bunu yaparken ya kendi kafasının ya çağının bağnazlığına da yenik düşmekten kurtulamaz.
Örneğin Resmi Türk Tarihinde;
Biz hep şanlı zaferler kazanırız. Yenilgilerimiz ise düşmanın kalleşliğinden ötürüdür. 300 yıl sürmüş ve yüzbinlerce Türkün vahşice öldürüldükleri Arap-Türk savaşlarının sonucu Müslümanlığı kabul edişimizin tarih kitaplarındaki yeri tek satırdır.
Çağ değişimleri yüzyıllar sürer. ”Aynı” ile ‘”Başka”nın macerasındaki değişime benzer bu iş. Başkalaşırsınız ama farkında bile olmazsınız. Bir gün birdenbire herhangi bir önemli ya da önemsiz olayın sonucunda başkalaştığınızın farkına varıverirsiniz. Çağ değişimi de böyledir işte. Zaten değişmiş çağın sadece farkında olunmasıdır noktasal darbe.
Bunu bilmenin hiç kimseye yararı yoksa bile inanın size vardır.
Dönelim Bilim Tarihi’ne. Her türlü tarihi yazmak zordur ancak bilim tarihinin bir de kırılgan noktası vardır. Tarihi oluşturan insanların hepsi güçlü keskin köşeli zatlar iken bilimi oluşturan insanlar genelde kıskanç, içine kapanık ve bilimsel kimlikleri dışında oldukça niteliksiz insanlardır.
Koskoca Leonardo da Vinci’nin kendi uygarlığını ve kendi milletini bırakıp Fransızlara hizmet eden ve ülkesinin dışında sessiz sedasız ölen bir dev olduğunu unutmayalım.
Tarih düzenlerken ise tarihi yaratan kimliği bir kenara bırakıp “Res gestae” ile uğraşamazsınız sadece. O zaman da “idealist” bakış açısı somut ve gerçek tarihin yerini alıverir. “Bilim tarihi kendisini doğuran, gelişmesini besleyen -ya da köstekleyen-, toplumlara bağlı olan ama aynı zamanda toplumları etkileyen, bilimsel etkinliğin gerçek birliğini yeniden kavramalıdır” diyor Alexandre Koyre.
Bunu yapabilecek “Tarih Yazarı”nın vasıflarının ne mertebede olması gerektiğini düşündükçe de dudaklarım uçukluyor benim. Bu kapasite ve kaliteye sahip insanın kendini tarih yazmak yerine tarih yapmaya yöneltmesi beklenmez mi?
Bir başka büyük bela ise aşırı uzmanlaşma. Bilim tarihini çağlara ayırır, konulara ayırır, bölük pörçük eder bu uzmanlaşma. Yapacak hiçbir şey de yoktur bunun karşısında. Bilginin zenginleşmesinin yeteneklerimizi çok aşmasının bedelidir uzmanlaşma.
Allah konsantrasyonu icat edeni…..
Neyse bozmayayım klavyemi şimdi. (yakısmazda zaten bize) dimi
Ne olmuş sonunda? Biri tutmuş matematik tarihi demiş, öbürü fizik tarihi, beriki matematiği bile parçalayıp geometri tarihinin peşine düşmüş.
E böyle Bilim Tarihi mi olur be!!!
Sanırım artık bırakın Bilim Tarihini, İnsanlık Tarihinin yazılması bile hayal. Bu bolluk, bu bilgi bolluğu cılkını çıkartacak tarih yazmanın.
Allah vere Tarih Yapma‘nın cılkı çıkmaya.
Itinerarium mentis in veritatem - Aklın hakikate yolculuğu.
Her deneme bu yolculuğun bir parçasıdır. Sorun bu yolculuğun ne zamanı, ne yaşı, ne de hangi şartlar altında yapıldığı değildir. Sorun bu yolculuğun nesnelliğidir. Yolculuk kriterleriniz gerçekçi mi, değil mi? Bakış açılarınız objektif mi, değil mi?..
Hata veya doğruyu bu nesnellik belirler.
İnsanın kendisine de aklına da tarafsız olması ne kadar zordur.
Ne farkı var diyeceksiniz aklınız ile kendinizin. Eğer hep aklınız ile şekillenebilseydiniz hakikaten haklı olurdunuz. Ne yazık ki ya da şükür ki kendimizi hep aklımız yoğurmaz.
Ben de yaptığım bu ufak ama bana göre anlamlı yazı yolculuğunda hakikati tarihle damgalamaya çalıştım. Ancak bu insanlık için küçük ama benim için büyük adımda bir tek şeyi bir daha öğrendim. Daha hiçbirşey öğrenememişim.
Tek tek yukarıda uğraştığım bilim zıpırlarının hepsini tanımağa çalıştım. Ancak birbirleri ile korrelasyonları eksikmiş bilgi dağarcığımda.
(İnşallah kardeşlerimin de gayretleri ile yerlerine koyabilirim.)
Neyse…
Pascal “İnsanlık hep yaşayan, hep öğrenen tek bir insan olarak düşünülürse onu incelerken kendi tarihimizle, dahası, kendi düşünsel yaşam öykümüzle uğraşıyoruz demektir” demiş. Yani;
İnsanlığımı merak ediyorsam varım. Tabii korkmadan aynaya bakabiliyorsam Üstelik sıkıcı da değildir bu öykü. Gerçi bir felsefecinin eline ne verirsen ver, sıkıcı hale getirmeyi becerir ya.
Bir tek şey biliyorum; Itinerarium mentis in veritatem dümdüz bir yol değildir. Hakikate giden yol tuzaklarla, engellerle, yanlışlarla kaplıdır.
(Yaşadık ve gördük dimi kardeşlerim… hele benim son gunlerde yaşadıklarım ???)
Süreklilik anahtar kelime. Hiçbirşeyde algılanamaz değişmeler olamaz. Tohumdan ağaca sıçrama diye birşey yoktur. Evreler mutlaka yaşanacaktır. Gerek salt düşünce akımları gerekse uygulamalı bilim evreleri yüzyıllar boyunca birbirlerini izler, birbirlerini itekler, birbirleriyle kesişir, birbirlerine karışır ve hatta birbirlerini köstekler.
Tabii bu olgu bizi olayları evrelere ayırarak zaman dizinleri oluşturmamızı engelleyemez. Bu bizim için bir kolaylıktır. Az da olsa çağdaşlar arasında benzerlikler yakalayacağız ve onları gruplaştıracağız. Oyunun kuralı bu. En azından farklılıkları yanında üslup olarak önemli benzerliklerini yakalayacağız çağdaş insanların.
Birşeyi daha unutmayalım. Dönemsel benzerlikler illa birbirini takip edecek diye de bir olgu yoktur. İlkçağın deneyden uzak tutumuna karşı Ortaçağ deneye yönelmiş, Yeniçağ deneyin esiri olmuş zamanımızın çağcıl-modern bilimi ise deneyden nerdeyse tamamen uzaklaşmıştır. Bizim dönemimizin bilimi neredeyse tamamen matematikselleşmiş olup masa başında ispatlanıvermektedir.
Big-bang’in nesini deneyleyeceksiniz ki…
Beni şu yaptığım kısa yolculukta en mutlu eden şey sonuca varırken insan aklının genleşmesi ve aynen boşluk gibi bilgiyi nereden va nasıl bulursa bulsun içine sıkıştırabilmesinden çok İlkçağın tanrı hakimiyetinden kaygısız bakış açısının Ortaçağın tanrımerkezci ahlaksızlığına yenik düşmesini alteden sırası ile humanist, metafizik, eylemci bakışlara yönelmesidir.
Yani kısaca gökten (kimileri buna ahret de diyebilir) yere indirilerek herşeye hakim kılınmış Tanrı yanında taşıdığı ahret mutluluğu vaadine rağmen akılcı insan için tekrar ait olduğu yere, yani göklere iade edilmiştir.
Bir kez ve son kez daha Aristoteles haklı çıkmıştır.
Tanrı bilimsel olamaz. Doğa sürekli düzeltmeler ile idare edilesi bir mekanizma değildir.
Kendini bu yazıları okumak zorunda hisseden herkesten verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim.
Babil’dir bilimin anavatanı. Babası geleceği bilmek isteyen ve savaşlara kahininden aldığı bilgilerle katılan hükümdarlar, anaları da bu kehaneti yıldızlardan alma umudundaki müneccimlerdir. Ama Babilliler esas gereken bilimsel adımı Yunanlılara kaptırmışlardır.
Roger Bacon’a bir sürü deneysel yaklaşım borçluyuz borçlu olmasına da, yaptığı deneyler en az bunlar kadar uyduruk Ancak bir hayırları var. Metodolojinin oturmasını sağlamışlar. Deneyin başı kıçı, deney yapmanın adabı belli olmuş en azından. Dediklerine göre XIII. yüzyılda Petrus Peregrinus nam efendi böyle değilmiş. Bu çağın tek gerçek deneycisi de oymuş zaten.
Toprağı bol olsun….
Burada metodolojinin gereklerine az da olsa değinmek gerek. Neydi deneyin doğru olup kuramla ilişkisinin tam ve sağlam olarak bağlanabilmesinin şartı? Bir tek cümle açıklamaya yetiyordu her şeyi.
”Bilimsel bir kuram ile deneyin verileri arasında doğru, tam ve pratik bağlar kurulduğunda kendisinden beklenebilecek bütün açıklamayı yapmış olmalıydı. Bu noktadan sonra sorulabilecek başka her soru bilimsel dille sorulamayacak bir soru olmalıydı.”
Burayı atlamayınız. Bilimsel dilin alternatifi o zamanki Hıristiyanlık dünyası için büyük önem taşır. Tüm bilimsel sorular sorulduktan sonra sıra dinsel sorulara gelecekti. Eğer bilimsel bir ispat dinsel sorulara cevap veremiyorsa, vay haline o ispatın.
Deney deney derken kuramın öncelliğini de bedavaya getirmeyelim. Bilim mantığı tarihi yıldızları pırıl pırıl parlayan kuramcı amcalarla süslenmiştir. Kuram genelde hep deneyden önce gelmiş kafanın, en azından çağ bilimine adanmış kafanın, içine yerleşmiş ve kuşku tohumlarını döllemiştir.
Sistemli kuşkulanmanın babasıdır Rene Descartes. Ona daha epey dokunuruz kısmetse. Onun da toprağı bol olsun.
* * *
Bilimin babası anası ve anavatanı bana göre kimdir nedir neresidir bilir misiniz?
Yunan’dan önce Babil’dir bilimin anavatanı. Babası geleceği bilmek isteyen ve savaşlara kahininden aldığı bilgilerle katılan hükümdarlar, anaları da bu kehaneti yıldızlardan alma umudundaki müneccimlerdir tabii ki. Her yıl yıldızların hangi konumda olacaklarını önceden görebilmek adına yılın her günü için kataloglar hazırlanmıştır. Babilli müneccimler bunları yapmış ama esas atmaları gereken bilimsel adımı Yunanlılara kaptırmışlardır;
Olguları kurtarmak… Yani gözlenebilir veriye ilişkin açıklayıcı bir kuram oluşturmak. Bu da Yunanlı filozoflara nasip olmuştur. Deneyle ispatlamak… Eh o da Ortaçağı sollamış bilim adamlarının işi.
Eh ilk ispatlanası kuramlarda dolayısı ile gök devinimleri.
O yıldız nereye gitti. Bu gezegen nereden geldi. İlk olarak dairesel devinim keşfedilir. Bunun ispatı kolaydır. Koyarsınız katalogları üstüste daire çıkıverir ortaya. Az daha geliştirilen kuram bunları bir de içiçe geçmiş dairesel devinimler haline getirir elbet. Bunun da tek nedeni vardır.
Sonsuza kadar devinim. Çare ne? Dairesel devinim. Yani boyuna yeniden başlangıç. Ne zaman başladı? İşte zurnanın zort dediği yer…
Yunanlı zora gelince çok güzel kıvırtmış. Başlangıç noktaları hep efsanedir Yunan’da. Zeus hazretlerini kızdırır biri tutar Neptünü koyar oraya. Sonra Hera bilmem nereyi parçalar Ay oluşuverir falan filan. Doğru efsaneyi yazıyorum sanmayın, uyduruyorum.
Tek sorun neydi bu bilimde? Bu hareketleri bir noktada toparlayabilmek. Neden sorundu peki bu? Zira herşey dünyanın etrafında dönüyor kuramının üzerine kuruluydu. Üzerinde yaşadığınız ve de dönmediğini gördüğünüz dünyayı dönüyor kabul etmek kolay iş mi? Zaten yuvarlak olduğu bile belli değil. Tepsinin üstünde duruyorsunuz neticede.
İşbu bilimsel tartışmalar Copernicus - Galileo - Kepler üçlüsüne kadar ilerler.
Araya adam gibi bilimsel değer taşıyan bir tek Leonardo da Vinci girer. Girer girmesine de onun da felsefeye faydası olmaz. O bir bilim adamı değil, o bir mühendislik ustasıdır. O bir filozof değil o bir sanat dehasıdır. Çağını aşan evrensel bir dahidir o. Yaptıklarının yarısı kalsaydı günümüze, herhalde çağımız çok daha değişik olurdu. Ancak bu pratiğe çok yakın usta bilimsel yapıtlarında hiç deneysel olmamıştır. Sezgisel olarak bulduğu ivme kavramını dile getiremez bir türlü.
İvme deyip geçmeyin. Leonardo’da ivme hafiften kendini ortaya çıkarmış ama kararsız kalmıştır. Bir sefer cisimlerin katettiği yola, bir başka sefer ise düşme sırasında geçen zamana bağlamıştır bu kavramı büyük usta.
Kolay iş değildir ivme. Uzaya göre ivme ile zaman göre ivme kavramlarını karıştırmak çok kolaydır. Zaten Leonardo neyle suçlanmıştır bilir misiniz?
Uomo senza lettere… Kültürsüz adam. Cahil adam.
Bilimin dönüm noktası eylemsizlik ilkesinin keşfedilmesidir.
Burada Leonardo ustanın hakkını yememek lazım. Bu ilkeyi bilmese dahi eylemsizlik ilkesini apaçık bir biçimde içeren bir sürü olguyu dile getirmiştir Büyük Usta.
Leonardo usta tüm kararsızlıkları ve hatta çelişkilerine rağmen fizik ile matematiğin geleneksel düşmanlıklarına bir nebze son vererek fiziği dinamik ve matematiksel hale getirmede çok önemli rol oynamıştır. Cismin ağırlığının devinimdeki rolü ve bu ağırlığın statikten dinamiğe geçerken değişen enerji biçimindeki etkisini de biraraya getirebilmek için yoğun çabası da yazılarında ayan beyan ortadadır.
Alexandre Koyre burada ince bir noktaya daha temas eder. Özellikle anatomik çalışmalarında Leonardo bilginin kaynağını işitmekten görmeye taşıyan ilk ciddi atılımcıdır. Visus auditus’un önüne geçmiştir. Bu ne demektir, bilir misiniz? Resim ve heykel müzik ile tiyatroyu solladı demektir. Peki bunun bilime tesiri nedir? Felsefeye tesiri nedir?
Galileo’ya kadar olan geçiş döneminde, ki buna bilimin de felsefenin de dine esir düştüğü dönem rahatlıkla diyebiliriz, adından bahsetmeye değer tek adam olan Leonardo ustayı burada bırakalım.