'MaviDalga'yi Buyutenlerle' Kategorisi arsiv yazilari

MaviDalga'yi Buyutenlerle

FARKINDA OLALIM ISTEDIM…

Hani biz FARKINDA olmağa sözveripde farkında olmuyoruz ya, bundan sonra belki farkında oluruz düşüncesi ile yolladım…
Ankara VADİSİNDEN bir Kardeşimden… Turgan VARGIDAN GELEN mail…

ARADA BiR ÇOK BUNALDIĞINIZDA,,,,

Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı…

Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod
vardı içinde..
Deniyordu ki; “arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün”…
Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım…
Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum…
Ama ” kendi ölümümüzü ve cenazemizi ” düşünmemiz tavsiye ediliyordu…
Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an…
Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim…
Diyordu ki; ” bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terkettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız… özellikle insanların
sizin için neler söyleyeceklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın…
O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınız olmadığını düşünün ….

Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin…
Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bu acının ve geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın…
Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz…
Orada, o musalla taşında düşünün kendinizi.. .
Seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini…
Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin…
**************
Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım… Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine… birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini…
hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı… görüyordum işte “babaaaa…” diye ağlayan biricik oğlumu…
Eşim kucağında “ağlayan emanetimle” ayakta durmaya çalışıyordu perperişan…
Koca çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu, o gözümden hala gitmeyen vakur duruşuyla… Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu gözyaşlarını…
Kardeşlerim, akrabalarım “çok erken gitti, doyamadı oğluna..”diyordu acıyan ses tonlarıyla… Ve dostlarım… Onlar da şaşkındı… Bazısı “daha dün birlikteydik, nasıl olur..” diyordu… Bunları seyredip onlara “hayır ölmedim, burdayım..” demek istedim hayal olduğunu unutup… Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını okumadan kitabın…
*************
Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide…
Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar…
Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim…
Almam gereken dersi ve mesajı almıştım… Şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum… Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum… Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik… Biraz kendime geldikten sonra devam ettim hayatımın en zor hayaline… Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde neler söyleyecekleri
vardı… Usulen ve nezaketensöylenenlerin dışında… Onlarda bıraktığım izleri, yaşananları ve yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde…
İçlerini okuyacaktım, senaryo bana ait olarak…
Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım…
Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısının etkisiyle girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem gereken metin…
Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu…
Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti.. ağlayacaktı aklına geldikçe… Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları…
Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim 2 saniyede oğlumu… “hayal - meyal hatırlıyorum be baba seni… Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle… Bak mezuniyet törenimde de babasızdım… Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine…” diyecek canı yanarak bir köşede…
Sevgili eşim… Benim muhteşem hatunum… Nasıl dayanır bensizliğe ?…
O ki, benim için herşeyini feda edip koşmuştu bana… Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı… Bir daha ” Seni seviyorum “
diyemeyecekti… Bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı… Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne… Her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün…
Tek cümlesi takıldı o an içime; ” Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik ?…”
Babam-annem, o bugüne kadar evlat olarak mutlu edecek hiçbir şey yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel insanlar…
Helaldi şüphesiz hakları…
Bilerek hiç kırmamıştım onları… Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım….
Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evladının cenazesinde bulunmak… Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek…
*************
Diğerlerine geçmiyorum… Bu yazıyı şu an yazıp sizlerle paylaştığıma göre “diğerlerine” artık sizler de dahilsiniz…
Düşünün, birgün bir mail ulaşıyor mail-boxınıza “ölmüş” diye…
Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız…
Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi…
Oysa ki yazarın amacı ” Yaşamanın ve hala nefes alıyor almanın kıymetini ” göstermekti…Benim de öyle…Lafı çok uzattım farkındayım…Ama hayat dediğimiz çözümü zor süreç 2 satırla özetlenemeyecek kadar girintili çıkıntılı…
Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına rağmen YENİDEN DOĞDUM…
Bilgisayar diliyle “format attım hayatıma”…
Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim…
Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş, oyun perde demişti…
Peki ya hayal değil de,gerçek olsaydı ve perde bir daha açılmamak üzere kapansaydı…
İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş olmalı…
Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını getirirseniz buna değer bence…
Ben bu akşam melankoliğim ve biraz abartmışolabilirim…
Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki…
Bence bu yazıyı sadece okuyarak bırakmayın…
LÜTFEN ARADA BİR, BURADAN ALDIKLARINIZI TARTIN, DÜŞÜNÜN VE HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN…
Ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah’ tan başka bilen yok…
İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken yapabileceklerinizi yapın, ertelemeyin…
Bilerek - bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin…
Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın…
Biraz Hıncal abi tarzı olacak ama,sevginizi ve verdiğiniz değeri haykırın onlara iş işten geçmeden…
Ve en önemlisi;
VERDİĞİ -VERMEDİĞİ, ALDIĞI - ALMADIĞI HERŞEY İÇİN,
TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN’A…
C. D……

MaviDalga'yi Buyutenlerle

MIMAR SINAN Omer HULAGU’den

 

 
GERÇEK BİR DAHİNİN ÇÖZÜMLERİ
 

Mimar Sinan’in mektubu:
Birkaç yil once, Suleymaniye Camii’nin yikilma tehlikesiyle karsi karsiya kaldigi anlasilmis.  E?er cozum bulunamazsa, koca cami kisa bir zaman içinde yikilacakmis.  Caminin tum tasiyici yuku kemerlerindeymis.
Bu kemerlerin ortalar?nda bulunan kilit taslari zamanla asinmis.
Ama elde yazili bir proje olmadigi için nasil degistirilece?i bilinmiyormus.
Hemen Turkiye’nin en yetkin muhendis ve mimarlarindan olusan bir heyet olusturulmus.  Ortaya bir sürü fikir atilmis.  Her kafadan bir ses çikmis ama sonuç alinamamis.  Tartismalar surerken caminin içinde büyük bir karmasa suruyormus.  Ulkenin çesitli bilim kuruluslarindan bir sürü mimar, muhendis kemerleri inceliyormus.  Bu adamlardan biri ortalarda dolanirken, kazara, gizli bir bolme bulmus.  Bolmede, uzerinde eski yazi olan bir not varmis.
Uzmanlara inceletilen kagidin orijinal oldu?u belgelenmis.
Bu kagit parcasi bizzat Mimar Sinan’in imzasini tasiyan bir mektupmus.
Mektupta yazilanlar tercüme ettirilince ortaya söyle bir metin cikmis.
 
 
 
“Bu notu buldu?unuza göre kemerlerden birinin kilit tasi asindi ve nasil degistirilecegini bilmiyorsunuz.” Koca Sinan, kademe kademe, kilit tasinin nasil degistirilece?ini anlatiyormus.  Bu oyuk içinde yer alan bir sise ve sise içindeki notta soyle bir sey yaziyormus: “Her kim bu tas eskidi?inde yenisiyle degistirmek isterse; eski tasin yerine takilacak yeni kilit tasinin iki tarafindan yagli iple tasi bir taraftan sokup oteki taraftan ceksin ve sonra ipin disarida kalan kisimlarini kessin”.
Heyet Sinan’in söylediklerini aynen yapmis.  Suleymaniye camisi boylelikle kurtarilmis.  Bu mektup su an Topkapi Sarayi’nda saklaniyormus.
————– Mimar Sinan 2
1950-60 arasi bir tarihte insaat muhendisi, mimar ve jeofizikçilerden olusan bir Japon heyeti Turkiye’ye gelmis.  Heyet Imar ve Iskan Bakanligi’ndan izin alarak ulkemizdeki tarihi yapilari incelemeye baslamis.
Ayasofyayi, Yerebatan Sarnicini filan gezdikten sonra sira Sinanin kalfalik eseri Suleymaniye Camisi’yle Sinan’in ogrencisi Mimar Davut Aga’nin eseri Sultanahmet Camisi’ne gelmis.
Japonlar bu camiler uzerinde gunlerce inceleme yapmislar.
Her geçen gun saskinliklari daha da artiyormus.  Cunkü Japonlar daha ilk incelemede camilerin gevsek bir zemin uzerine insa edildi?ini anlamislar.
Ama bunca yil, bu camilerde bir catlak dahi olmamasina akil sir erdirememisler.
Bunun uzerine Tuürkiye programinin gerisini tamamen iptal edip, bu iki cami üzerine yogunlasmislar.
Arastirmalarinin sonucunda herhangi bir sarsinti sirasinda bu iki caminin sabitlenmedi?ini aksine yerinde oynayarak yikilmaktan kurtulabildi?i ortaya çikmis.  Minareleri incelediklerinde ise dumurlari ikiye katlanmis.  Minarelerin cok daha gelismis bir rayli sistem mekanizmasi uzerine oturtuldu?unu ve her yone yaklasik 5 derece yatabildi?ini gormusler.
 
 
 
Daha derin arastirma yapmak için Edirne’ye, Sinan’in ustalik eseri Selimiye Camisi’ne gitmisler.  Ordaki olaganustu sistemleri gorunce iyice dumur olmuslar.  Selimiye’nin tüm sirlarini aylarini harcayarak cozmüsler.
Japonya’ya donduklerinde ise Sinan’in sirlarini uygulamaya sokarak sehirlerini Sinan’in kullandigi sistemlerle kurup muazzam gokdelenler dikmisler.  Yani su an gelismis ulkelerin gokdelen yapiminda kullanildiklari cogu sistem, yuzyillar önce Sinan’in gelistirdigi mekanizmalarmis.
————- Bir gun Selimiye Camii’ne girenler, kubbenin alti?nda bir Japon’un ayaklarini kibleye do?ru uzatmis sirtustu yattigini gormusler Tabii hemen Japon’u, “Burasi kutsal bir yer.  Bu sekilde yatmak bizim inanclarimiza gore saygisizliktir.  Lutfen oturun veya ayakta durun”
diyerek uyarmislar.
Ancak, Japon trans vaziyetteymis, gozlerini kubbeden ayirmadan soyle sayikliyormus: “Bu imkansiz.  Ben yillarin muhendisiyim.  Bu kubbe var olamaz.  Hayal goruyorum.  Bu kubbenin orada o sekilde durmasi fizik ve matematik kurallarina aykiri.  Bu imkansiz, orada hicbir sey yok,orada hicbir sey yok…”
————- Selimiye camisisinin zemini gevsek toprakmis.  Bu nedenle minarelerinin yakin zamanda yikilacagi farkedilimis.  Uluslararasi bir grup bilimadami toplanmislar.  Nasil kurtaririz bu tarihi minareleri diye kafa kafaya vermisler.  Sonucta en son teknoloji olan metal kelepcelerle minarelerin temellerini sabitlemenin en iyi cozum oldu?una karar vermi?ler.
Minarelerin temellerini acinca, koymayi dusundukleri kelepcelerin aynisiyla karsilasmislar.  Mimar Sinan bilmem kaç yüzyil once ayni seyi dusunmus megerse
—————– Mimar Sinan’in Selimiye Camii’nin kubbesini o genisli?e oturtmak için 13 bilinmeyenli bir denklemi matemati?in bilinen 4 ana isleminden farkli besinci bir islem yaratarak cozdugu soylenir.  Ayrica minarelerin serefelerine cikanlarin yolda birbirlerini gormemeleri ise buyuk bir bir dehanin urunudur.  Almanlar ayni sistemi meclislerinin onundeki dev kurede kullanmislar.  Mimar Sinan bu sistemi 2 metre capindaki minarelere yuzyillar once monte edebilecek bir dehadir.  Almanlarin dehasi ise, o cirkin metal yiginina Selimiye’den fazla turist cekebilmelerindedir..

MaviDalga'yi Buyutenlerle

DOST’LARIMIZ UZERINE ALI CANDAN BUYUKCELEN’ den

 

Dost

 

Sokrates bir ev yaptırmış nasılsa;

Eş dost başlamış kusur bulmaya:

Kimi içini beğenmemiş:
Kızmayın ama demiş;
Şanınıza layık değil odaları.
Kimi cephesine çatmış:
Karşıdan görünüş berbatmış.
Hepsine göre de cok darmış bu ev.
Kim sığarmış bu kulübeye?
Koca Filozof:

Ah, demiş, keşke bu evin alabileceği kadar
Gerçek dostum olsa !
Sokrates’in sözü yerinde.
Bir ev dolusu gerçek dost nerede?
Sözde herkes dost, ama gel de inan.
Dosttan bol şey de yok dünyada,
Dosttan az şey de.                                                                                            La Fontaine

 

 

Geri gelmediyse üzülmene degmez. Zamana bırak.

 

Hayatta pek çok insanla karşılaşırsın.

Ama sadece gerçek dostlar senin kalbinde bir iz bırakır. 

Kendinle barışık olmak için, kafanı kullan;

Başkaları ile barışık olmak için, kalbini kullan.. 

İstenmeyen şeyler bir tehlikeyle ilgilidir.

Eğer birisi seni aldatmışsa bu onun suçudur.

Eğer o kişi seni pek çok kere aldatmışsa bu senin suçundur.

Akıllı insanlar yeni fikirleri tartışırlar.

Normal insanlar sonuçları tartışırlar.

Küçük insanlarsa baska insanları tartışırlar.

Kim para kaybederse çok şey kaybetmiştir.

Kim bir dost kaybetmişse daha fazlasını kaybetmiştir ve  kim inancını kaybetmişse her şeyini kaybetmistir.

Başkalarının hatalarından öğren,  kendi hatalarından öğrenemeyecek kadar kısa bir ömrün var.

Dostum, sen ve ben, eğer yeni birisini getirirsen üç kişiyiz demektir.

O zaman bir grubu oluştururuz.

Ve bir arkadaş çevresi.

Hiç bir zaman bir başlangıç ya da son yoktur

Dün geçmisti

Yarın bir bilmece

Bugün ise bir hediye 

 

 

DOSTLUK

Merhaba’nın insandaki etkilerini her fırsatta dile getiren bir dostum’dan esinlenerek diyorum ki:
Merhaba gelişigüzel olmamalı.
Dosttan da gelmeli, dost olmayandan da.
Ferah olmalı merhaba, ferahlık vermeli.
Merhaba delip geçmeli yalnızlıkları,
Kapıları ardına kadar açmalı, dost kapılarını, hoşgörü kapılarını, sevgi kapılarını, tıpkı Mevlâna gibi.
Eski bir Yunan atasözü: “Birbirine benzer kimseler bir araya kolayca gelirler. ”diyor. Bu  “benzer” den kasıt; bilgi, görgü ve mizaçtır.
“Bazı kişiler”  birlikteliklerini duygulu, bazıları da duygusuz yaşarlar.
Oysa birlikteliği arkadaşlığa, dostluğa götüren duygudur. Duygu, ilişkilere ruh verir. Ruhsuz ve duygusuz ilişkiler dostluğa dönüşemez. Duygusuz ilişki yavan olur heyecan yaratamaz. Yaptıklarından heyecan duymayan kişilerin, inancı da olamaz dostluğu da. Duygulu ilişkiler sevgi, saygı ve takdir görür. Bu nedenle de birlikteliklerinden haz ve huzur duyar insanlar. Bir araya gelmenin bir amacı olmalıdır. Amaçsız hiçbir şey bir değer taşımaz.
Bizim birlikteliğimizin önemi “dostluk” ifadesi ile vurgulanmıştır. Bana göre kardeşlik ile dostluluğu birbirinden ayıran yalnızca “kan bağı”dır.
(Kardeşlik, kan bağı olan dostluktur) veya (dostluk, kan bağı olmayan kardeşliktir.)in birbirinden farkı yoktur.

Sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü gerektiren dostluk, ile kardeşliği, cinselliği olmayan aşk diye tanımlayabiliriz. “Aşk, insana aşık olmaktır. Her zaman cinselliği gerektirmez. Karşınızdaki sizi dinliyor, dinlerken sizin yaşadıklarınızı yaşıyorsa, sizinle düşünce birliği kuruyor ve size inanıyorsa ve bu nedenle birlikteliğiniz sürüyorsa bu da bir aşktır.”diyen Peride Celâl bunu çok güzel ifade etmiştir.
Montaigne’nin ”iyilik nedir bilir ama  yapamaz” dediği bencil kişiler vardır. Bu kişiler kurak toprakta yetişmiş cılız ağaçlar gibidirler. Bunlar mutlu olamazlar kendilerini zorlasalar bile duygu denen o güzelliği hissedemezler. İyilik bile yapsalar bunun hazzını ve huzurunu duyamazlar. Bu nedenle de ruhları kuru ve  cılızdır.
Ben diyorum ki, kazanmak istediğimiz dostların bu yönünü iyi değerlendirmek gerekir. Kişi, bizler gibi kendini geliştirmeyi amaç olarak görebilecek, eğitilmeyi kabullenecek ve bundan bir haz ve heyecan duyabilecek ise; o bizdendir. Hele eğitimini dilden gönüle indirebiliyorsa…
Ciçero diyor ki: “Aralarında uyum olan insanların birlikteliklerinden dostluk doğar. Dostluk ise iyi ve erdemli kişiler arasında oluşabilir.”.  Kaynaşabilen insanları bir araya getirip kendini geliştirmeye yönlendirme hepimizin görevi olduğunu biliyoruz.
Daha önce de söylediğim gibi bizim “dostluğumuz”, kan bağı olmayan kardeşlik. Belki de “dostluk” sözcüğünün biraz daha ilerisi.
Ama bakınız büyük düşünür Montaigne ne diyor: “Dostluğun kolları, birbirimizi dünyanın bir ucundan diğer ucuna kucaklayacak kadar uzun. Başka başka yerlerdeki dostlarla aynı amaç için mutluluğu yaşamak, insanlar arasındaki gönül birliğini kat kat artırıyor, zenginleştiriyor.”
 Yukarıda tanımladığım merhaba, dostluğumuzun dildeki ifadesi.
Dostluk için düşünürler çok şeyler söylemiş. İşte bir kaçı:
“Dostluk, birçok iyiliği bir araya toplar.
“Dostluk gönül zenginliğidir.”
“Dostluk kucak açmaktır.”
“Dostluk, solgun bir yüze öpücük koymaktır.”

“Dostluk, almadan vermektir.”
“Dostlugun temeli, erdeme duyulan saygıdır. Erdem olmaz ise dostluk da olmaz.”

 

GERÇEK DOSTLARA / Can DÜNDAR

Hani, diyorum da, insanın gerçekten mükemmel bir dostu olsa…
“Ona”, şöyle, içine sindire-sindire, kocaman bir sarılsa…
Yüreklilikle söylediğiniz… “Canım benim!.. dediğiniz… Telefonda bile saatlerce konuştuğunuz, sıcacık biri…
Özlediğinizde, hayal kurduğunuzda yanınızda o var mı?
Sizi hiç yalnız bırakmayan biri… Cesur, sempatik, azimli, kararlı,..
Arayan, soran, “Seni özlüyorum” diyen biri.
Böyle bir canlı ile her şeyi konuşabilir, paylaşabilirsiniz.
Yanıltmaz! Anlayışla karşılar her şeyi…
Hataları, günahları-sevapları, her bir şeyi konuşabilirsiniz onunla…


Bir arayış içinde olmanıza gerek yoktur.
O kendiliğinden çıka gelir zaten. Bir gün bir bakarsınız, karşınızda…
Bir de bakmışsınız sımsıcak sohbetler, derin konular, sırlar, paylaşımlar…
Kimseye söyleyemediğinizi, en yakınınıza anlatamadığınızı, geçmişteki izleri, geleceğe dairlerinizi, sadece ona anlatır olursunuz.
Kadın, erkek fark etmez.
Bir dost bulun! Ama gerçek olsun.
Aradığınızda işinizi değil, sizi soran…
Kötü gününüzde ev sahibi, iyi gününüzde kiracınız olsun.
Anlatsın, konuşsun, açık-seçik, korkmadan yaşasın. Güvensin!
Cinsiyeti olmasın! Bir kartal kadar haşin, bir maymun kadar şaklaban, bir ceylan kadar narin olsun.
Doğruları söylesin. Gözleriyle ve kalpten konuşsun.
Yaşasın! Doya doya yaşasın, doya doya yaşatsın.
Beyninden değil, yüreğinden versin. “Olsun varsın! Paylaşırım.” desin.
Bir dostunuz olsun.
Sizi ve benliğinizdekileri paylaşsın… Dost olsun! Ama… Gerçek bir dost..


 


 


DOSTLARI OLMALI İNSANIN


Dostları olmalı insanın, aynen gemilerin limanları gibi zaman zaman ugradığın yükünü boşalttığın dalgalar dininceye kadar beklediğin koynunda.
Sonra açık denizlere uğurlamalı seni, geri döneceğin günü bekleme umuduyla bazen rüzgara o açmalı yelkenini yanağına konan bir öpücüğün coşkusuyla halatlarını çözmeli seni çok ama çok özlemeli
Dostları olmalı insanın, ermisş, bilge, hayati ezbere okuyabilen düşünmediklerini düşündüren seni bir cambaz ipinde güvenle tutabilen gerektiğinde senin için ateşi yutabilen yolunu ısıtan ustan olmalı,
şekillendirmeyi öğretmeli hayatın çömleğini sana vermeli soğuk bir kış gününde üzerindeki tek gömleğini.


 


 


Dostluk
… Dostluk konusunda düşündüğüm zaman, hep şu noktayı gözönünde tutmalı diye düşünürüm: Acaba dostluğu arattıran sebep güçsüzlük veya ihtiyaç mıdır? Acaba karşılıklı yardımlaşmaya girişirken insanların amacı tek başlarına pek başaramayacakları şeyi bir başkasının yardımıyla elde etmek, sırası gelince karşılığını yapmak mıdır? Yoksa bu yardımlaşma dostluğun özelliğidir de, dostluğun daha derin, daha asil, sırf doğanın (tabiatın) yarattığı başka bir neden mi vardır?
Dostluğa adını veren sevgi, insanların yakınlık duygularıyla birbirine bağlanmasında başlıca nedendir. Çünkü çıkarlar çok kez kendine dost süsü veren ve durum gerektirdiği için saygı, ilgi gösteren insanlardan bile elde edilebilir, oysaki dostlukta hiçbir şey yalan ve yapmacık değildir, her şey gerçektir ve içten gelir. Bu yüzden, sanırım, dostluğu gereksinme (ihtiyaç) değil, doğa yaratır. Dostluğun doğuşunda, ondan ne çıkarlar elde edileceği düşüncesinden çok, ruhların sevgi ve bağlanması var…
Birçokları kendilerinin yapamayacakları şeyleri dostlarında aramaktan -haydi sıkılmıyorlar demeyeyim de- hataya düşüyorlar diyeyim. Dostlarına vermedikleri şeyleri onlardan istiyorlar. Halbuki önce iyi insan olmak, sonra kendine benzeyeni aramak doğru olur. Deminden beri söylediğim sürekli bir dostluk ancak şu kimseler arasında sağlamca kurulur: Yakınlık duygularıyla birbirine bağlanmış insanlar, önce başkalarının esiri olduğu ihtirasları yenecekler, sonra doğruluk ve adaleti sevecekler, birbirleri için herşeyi yapacaklar, ama birbirlerinden şerefli ve doğru olmayan hiçbir şeyi istemeyecekler, aralarında yalnız sevgi ve beğenme değil, saygı da bulunacak. Çünkü dostluktan saygıyı kaldıran onun en büyük süsünü kaldırmış olur. Bunu sananlar, tehlikeli şekilde yanılırlar. Doğa, dostluğu erdemin yardımcısı olsun diye vermiştir, hataların yardakçısı olsun diye değil, onun amacı şudur: erdem tek başına en yüksek katına erişemediğine göre, ortaya başkasıyla birleşip ortak olarak erişsin. Bu türlü bir birlik bazı insanlar arasında, var olmuş veya olacak ise, bu, onları katıksız iyiliğe götürecek en iyi ve en mutlu birlik sayılmalı. İşte, bence, insanların peşinde koşmaya değer sandıkları her şeyi, şerefi, ünü, ruhun sükunet ve sevincini içine alan birlik, bu birliktir. Bütün bunlar var olunca, hayat mutluluk doludur.
                                                                                                                                             Cicero

MaviDalga'yi Buyutenlerle

DERSIMIZI UNUTMAYALIM Serhat SAYIN’DAN

 Belki biraz eski ama -bilenler icin- hatirlamak faydadan ari degil.

 

Birinci ve de en onemli ders

Okuldaki ikinci ayimda, hocamiz test sorularini dagitti. Ben okulun en iyi ogrencilerinden biriydim.  Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada cakildim kaldim. Son soru soyleydi: “Her gun okulu temizleyen hademe kadinin adi nedir?..”

Bu herhalde bir cesit saka olmaliydi. Kadini yerleri silerken hemen her gun goruyordum. Uzun boylu, siyah sacli bir kadindi. 50’lerinde falan olmaliydi. Ama adini nereden bilecektim ki!. Son soruyu yanitsiz birakip kagidi teslim ettim. Sure biterken bir ogrenci, son sorunun test sonuclarina dahil olup olmadigini sordu. “Tabii dahil” dedi, hocamiz..  “İs yasaminiz boyunca insanlarla karsilasacaksiniz.  Hepsi birbirinden farkli insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar.Onlara sadece gulumsemeniz ve ‘Merhaba’ demeniz gerekse bile..”

Bu dersi hayatim boyunca unutmadim. O hademenin adi da Dorothy idi.

 

Ikinci onemli ders

Yagmurda otostop!..

Bir gece vakti gece yarisina dogru, Alabama otoyolunun kenarinda duran bir zenci kadin gordum. Bardaktan bosanircasina yagan yagmura ragmen, bozulan arabasinin disinda duruyor ve dikkati cekmeye calisiyordu. Gecen her arabaya el salliyordu. Yaninda durdum. 60’li yillarda bir beyazin bir zenciye, hem de Alabama’da yardima kalkismasi pek olagan seylerden degildi. Onu kente kadar goturdum. Bir taksi duragina biraktim.  Ayrilirken ille de adresimi istedi Verdim. Bir hafta sonra kapim calindi.

Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armaganda..

“Gecen gece otoyolda bana yardiminiza tesekkur ederim.

O korkunc yagmur sadece elbiselerimi degil, ruhumu da sirilsiklam etmisti. Kendime guvenimi yitirmek uzereydim, siz cikageldiniz Sizin sayenizde olmekte olan kocamin yataginin bas ucuna zamaninda ulasmayi basardim. Biraz sonra son nefesini verdi.

Tanri bana yardim eden sizi ve baskalarina karsilik beklemeksizin yardim eden herkesi kutsasin!..

En iyi dileklerimle,

Bayan Nat King Cole

 

Ucuncu onemli ders

Size hizmet edenleri hep hatirlayin..

Bir pastanin uc-otuz paraya satildigi gunlerde 10 yasinda bir cocuk pastaneye girdi.Garson kiz hemen koţtu.

Cocuk sordu: Cukulatali pasta kac para?..”

50 cent!..”

Cocuk cebinden cikardigi bozuklari saydi. Bir daha sordu: Peki dondurma ne kadar..” 35 cent” dedi garson kiz sabirsizlikla..Dukkanda yiginla musteri vardi ve kiz hepsine tek basina kosusturuyordu.Bu cocukla daha ne kadar vakit gecirebilirdi ki. Cocuk parasini bir daha saydi,”Bir dondurma alabilir miyim lutfen” dedi.  Kiz dondurmayi getirdi. Fisi tabagin kenarina koydu ve oteki masaya koţtu.

Cocuk dondurmasini bitirdi. Fisi kasaya odedi. Garson kiz masayi temizlemek uzere geldiginde,gozleri doldu birden. Masayi sanki akan yaslar temizleyecekti.  Bos dondurma tabaginin yaninda cocugun biraktigi 15 cent’lik bahsis duruyordu…..

 

Dorduncu onemli ders

Yolumuzdaki engeller..

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun uzerine kocaman bir kaya koydurmus, kendisi de pencereye oturmustu. Bakalim neler olacakti?.  Ulkenin en zengin tuccarlari, en guclu kervancilari, saray gorevlileri etrafindan dolasip saraya girdiler.  Pek cogu krali yuksek sesle elestirdi. Halkindan bu kadar vergi aliyor, ama yollari temiz tutamiyordu.   

Sonunda bir koylu cikageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.Sirtindaki kufeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarildi ve ikina sikina itmeye basladi.Sonunda kan ter icinde kaldi ama, kayayi da yolun kenarina cekti. Tam kufesini yeniden sirtina almak uzereydi ki, kayanin eski yerinde bir kesenin durdugunu gordu.  Acti.. Kese altin doluydu.

Bir de kralin notu vardi icinde.. “Bu altinlar kayayi yoldan ceken kisiye aittir” diyordu kral.

Koylu, bugun dahi pek cogumuzun farkinda olmadigi bir ders almis, Her engel, yasam kosullarinizi daha iyilestirecek bir firsattir.”.

 

Besinci onemli ders

Onemli olan vermektir.. 

Yillar once hastanede calisirken, agir hasta bir kiz getirdiler. Tek yasam sansi bes yasindaki kardesinden acil kan nakli idi. Kucuk oglan ayni hastaliktan mucizevi sekilde kurtulmus ve kaninda o hastaligin mikroplarini yok eden bagisiklik olusmustu. Doktor durumu bes yasindaki oglana anlatti ve ablasina kan verip vermeyecegini sordu.

Kucuk cocuk bir an duraksadi. Sonra derin bir nefes aldi ve “Eger kurtulacaksa, veririm kanimi” dedi.  Kan nakli ilerlerken sordu: Peki, ben ne zaman olecegim?

Ablasini yasatirken, kendisinin olecegini zannetmis, buna ragmen kanini vermeyi kabul etmisti.

« Prev - Next »