Felsefe

SS FELSEFE 52

Bilim tarihine SS ’ ile seyreltik bakış   52

 

 

 DSC04152

 

Bir tek şeyi bir daha öğrendim. Daha hiçbir şey öğrenememişim. Bu dizide tek tek uğraştığım bilim zıpırlarının hepsini tanırdım ben. Ancak birbirleri ile korrelasyonları eksikmiş bilgi dağarcığımda..

SS  son bölümünde, bilim tarihi yazmanın açmazlarını anlatmağa calışıyor.

 

Önceki bölümlerde yaptığım can sıkıcı derlemelerde elleştiğim şey bence ne felsefe ne de bilim. Ben ‘’Tarih'’ ile oynaşmaya çalıştım çokca bu yazılarda.

Tarihin Res gestae ve de historia rerum gestarum’dan ibaret olduğuna inanmıyorum da ondan. Yani “Yapılan işler ve de yapılan işlerin tarihi.” Tarih bunların dışında bir de etkilenmeler kompozisyonudur. Yani yapılan işler sizden yıllar hatta asırlar sonra yapılacak işlere dahi bağımlıdır tarihi manada.

Günü için geçerli ve doğru olan bir şey, tarihin yeniden yazımı sırasında, yapıldığı çağdan öncesi ve sonrası ele alınarak ve tarihin yazıldığı çağdaki bilgiler doğrultusunda işlenerek geçersiz ve yanlış olarak ilan edilebilir kolayca.

Bunu zaman zaman, hatta çoğu zaman, ben de yaptım. Kâh Platon’u yerlere vurdum Aristoteles’i göklere çıkardım, kâh tersini yapıp talebeyi eleştirip hocayı övdüm.

(AKEDEMİ NURU-ZİYADA&fulltext=Ara">AKEDEMİ NURU-ZİYADA) alabildiğim eğitim oranında

Onlar dünyayı şekillediler ben hâlâ kendimi bile şekilleyemedim.

Paul Valery tarihi ‘’Zavallı küçük tahmin bilimi'’ diye adlandırır.

Tarihçi zorunlu olarak seçim yapar. Az ondan az şundan. Bunu yaparken ya kendi kafasının ya çağının bağnazlığına da yenik düşmekten kurtulamaz.

Örneğin Resmi Türk Tarihinde;

Biz hep şanlı zaferler kazanırız. Yenilgilerimiz ise düşmanın kalleşliğinden ötürüdür. 300 yıl sürmüş ve yüzbinlerce Türkün vahşice öldürüldükleri Arap-Türk savaşlarının sonucu Müslümanlığı kabul edişimizin tarih kitaplarındaki yeri tek satırdır.

Türkler Müslümanlığı kabul ettiler.

Tarih ile ilgili bir diğer yanılgı noktasal darbelerdir.

1453 yılında İstanbul düştü ve çağ değişti.

Hadi oradan.

Çağ değişimleri yüzyıllar sürer. ”Aynı” ile ‘”Başka”nın macerasındaki değişime benzer bu iş. Başkalaşırsınız ama farkında bile olmazsınız. Bir gün birdenbire herhangi bir önemli ya da önemsiz olayın sonucunda başkalaştığınızın farkına varıverirsiniz. Çağ değişimi de böyledir işte. Zaten değişmiş çağın sadece farkında olunmasıdır noktasal darbe.

Bunu bilmenin hiç kimseye yararı yoksa bile inanın size vardır.

Dönelim Bilim Tarihi’ne. Her türlü tarihi yazmak zordur ancak bilim tarihinin bir de kırılgan noktası vardır. Tarihi oluşturan insanların hepsi güçlü keskin köşeli zatlar iken bilimi oluşturan insanlar genelde kıskanç, içine kapanık ve bilimsel kimlikleri dışında oldukça niteliksiz insanlardır.

Koskoca Leonardo da Vinci’nin kendi uygarlığını ve kendi milletini bırakıp Fransızlara hizmet eden ve ülkesinin dışında sessiz sedasız ölen bir dev olduğunu unutmayalım.

Tarih düzenlerken ise tarihi yaratan kimliği bir kenara bırakıp “Res gestae” ile uğraşamazsınız sadece. O zaman da “idealist” bakış açısı somut ve gerçek tarihin yerini alıverir. “Bilim tarihi kendisini doğuran, gelişmesini besleyen -ya da köstekleyen-, toplumlara bağlı olan ama aynı zamanda toplumları etkileyen, bilimsel etkinliğin gerçek birliğini yeniden kavramalıdır” diyor Alexandre Koyre.

Bunu yapabilecek “Tarih Yazarı”nın vasıflarının ne mertebede olması gerektiğini düşündükçe de dudaklarım uçukluyor benim. Bu kapasite ve kaliteye sahip insanın kendini tarih yazmak yerine tarih yapmaya yöneltmesi beklenmez mi?

Bir başka büyük bela ise aşırı uzmanlaşma. Bilim tarihini çağlara ayırır, konulara ayırır, bölük pörçük eder bu uzmanlaşma. Yapacak hiçbir şey de yoktur bunun karşısında. Bilginin zenginleşmesinin yeteneklerimizi çok aşmasının bedelidir uzmanlaşma.

Allah konsantrasyonu icat edeni…..

Neyse bozmayayım klavyemi şimdi. (yakısmazda zaten bize) dimi

Ne olmuş sonunda? Biri tutmuş matematik tarihi demiş, öbürü fizik tarihi, beriki matematiği bile parçalayıp geometri tarihinin peşine düşmüş.

E böyle Bilim Tarihi mi olur be!!!

Sanırım artık bırakın Bilim Tarihini, İnsanlık Tarihinin yazılması bile hayal. Bu bolluk, bu bilgi bolluğu cılkını çıkartacak tarih yazmanın.

Allah vere Tarih Yapma‘nın cılkı çıkmaya.


Itinerarium mentis in veritatem - Aklın hakikate yolculuğu.

Her deneme bu yolculuğun bir parçasıdır. Sorun bu yolculuğun ne zamanı, ne yaşı, ne de hangi şartlar altında yapıldığı değildir. Sorun bu yolculuğun nesnelliğidir. Yolculuk kriterleriniz gerçekçi mi, değil mi? Bakış açılarınız objektif mi, değil mi?..

Hata veya doğruyu bu nesnellik belirler.

İnsanın kendisine de aklına da tarafsız olması ne kadar zordur.

Ne farkı var diyeceksiniz aklınız ile kendinizin. Eğer hep aklınız ile şekillenebilseydiniz hakikaten haklı olurdunuz. Ne yazık ki ya da şükür ki kendimizi hep aklımız yoğurmaz.

Ben de yaptığım bu ufak ama bana göre anlamlı yazı yolculuğunda hakikati tarihle damgalamaya çalıştım. Ancak bu insanlık için küçük ama benim için büyük adımda bir tek şeyi bir daha öğrendim.
Daha hiçbirşey öğrenememişim.

Tek tek yukarıda uğraştığım bilim zıpırlarının hepsini tanımağa çalıştım. Ancak birbirleri ile korrelasyonları eksikmiş bilgi dağarcığımda.

(İnşallah kardeşlerimin de gayretleri ile yerlerine koyabilirim.)

Neyse…

Pascal “İnsanlık hep yaşayan, hep öğrenen tek bir insan olarak düşünülürse onu incelerken kendi tarihimizle, dahası, kendi düşünsel yaşam öykümüzle uğraşıyoruz demektir” demiş. Yani;

İnsanlığımı merak ediyorsam varım. Tabii korkmadan aynaya bakabiliyorsam

Üstelik sıkıcı da değildir bu öykü. Gerçi bir felsefecinin eline ne verirsen ver, sıkıcı hale getirmeyi becerir ya.

Bir tek şey biliyorum; Itinerarium mentis in veritatem dümdüz bir yol değildir. Hakikate giden yol tuzaklarla, engellerle, yanlışlarla kaplıdır.

(Yaşadık ve gördük dimi kardeşlerim… hele benim son gunlerde yaşadıklarım ???)

Süreklilik anahtar kelime. Hiçbirşeyde algılanamaz değişmeler olamaz. Tohumdan ağaca sıçrama diye birşey yoktur. Evreler mutlaka yaşanacaktır. Gerek salt düşünce akımları gerekse uygulamalı bilim evreleri yüzyıllar boyunca birbirlerini izler, birbirlerini itekler, birbirleriyle kesişir, birbirlerine karışır ve hatta birbirlerini köstekler.

Tabii bu olgu bizi olayları evrelere ayırarak zaman dizinleri oluşturmamızı engelleyemez. Bu bizim için bir kolaylıktır. Az da olsa çağdaşlar arasında benzerlikler yakalayacağız ve onları gruplaştıracağız. Oyunun kuralı bu. En azından farklılıkları yanında üslup olarak önemli benzerliklerini yakalayacağız çağdaş insanların.

Birşeyi daha unutmayalım. Dönemsel benzerlikler illa birbirini takip edecek diye de bir olgu yoktur. İlkçağın deneyden uzak tutumuna karşı Ortaçağ deneye yönelmiş, Yeniçağ deneyin esiri olmuş zamanımızın çağcıl-modern bilimi ise deneyden nerdeyse tamamen uzaklaşmıştır. Bizim dönemimizin bilimi neredeyse tamamen matematikselleşmiş olup masa başında ispatlanıvermektedir.

Big-bang’in nesini deneyleyeceksiniz ki…

Beni şu yaptığım kısa yolculukta en mutlu eden şey sonuca varırken insan aklının genleşmesi ve aynen boşluk gibi bilgiyi nereden va nasıl bulursa bulsun içine sıkıştırabilmesinden çok İlkçağın tanrı hakimiyetinden kaygısız bakış açısının Ortaçağın tanrımerkezci ahlaksızlığına yenik düşmesini alteden sırası ile humanist, metafizik, eylemci bakışlara yönelmesidir.

Yani kısaca gökten (kimileri buna ahret de diyebilir) yere indirilerek herşeye hakim kılınmış Tanrı yanında taşıdığı ahret mutluluğu vaadine rağmen akılcı insan için tekrar ait olduğu yere, yani göklere iade edilmiştir.

Bir kez ve son kez daha Aristoteles haklı çıkmıştır.

Tanrı bilimsel olamaz. Doğa sürekli düzeltmeler ile idare edilesi bir mekanizma değildir.


Kendini bu yazıları okumak zorunda hisseden herkesten verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim.

 

Saygılarımla,

 

Hoşça kalın,

 

HERŞEY GÖNLÜNÜZCE OLSUN

 

SS

SS ile Gezi

SS MEDENIYETIN BESIGI URGUP

Seyahat

1996685

 

 

 

 

 

4 ODA CAVE OTEL

Mağaradaki şıklık

4 Oda Cave Otel, Ürgüp'te, binlerce yıllık mağara evlerin mekanı Esbelli Mahallesi'nde. 20 yıl boyunca turist rehberliği yapan ve dünyanın her bir köşesini gezen evsahibesi Nurcan Gürler, aşık olduğu Kapadokya'daki mağara evlerin dokusuna zarar vermeden, her birini özenle dekore etmiş. Mağaraların odalara dönüştürülmesi üç yıl sürmüş. 2005'te İstanbul'dan Kapadokya'ya göç eden Nurcan Hanım, sanat ve mimarlık alanlarındaki birikimiyle odalara son görüntülerini verdikten sonra bu yıl içinde işletmeye açmış. Yalnızca dört odası bulunan otelin her odasının girişinde özel yaşam alanı bulunuyor. Yani, odalar bağımsız girişleri ve önlerindeki eyvana benzer açık mekanlarıyla size özel alanlar sunuyor. Otelin, içinde piyano ve gitar bulunan bir müzik odası ve 2000 kitaplık bir kütüphanesi de var. Oda kahvaltı hizmet verilen otelde zengin köy kahvaltısı servis ediliyor. Kablosuz internet ve kuru temizleme hizmetleri de mevcut. Zengin kitap ve müzik köşesinde huzur dolu saatler geçirebilir, yıldızlara dokunacakmış hissi veren terasta şarabınızı yudumlayabilirsiniz. Nevşehir Havaalanı'na 45, Kayseri Havaalanı'na
70 kilometre mesafede. 0 384 341 60 80 www.4oda.com

 

 Otelde degil sanki kendi evindeymis, dibi hissettiginiz bir mekan. guler yuz ve sinirsiz imkanlar sunan Nurcan hn. gercek bir evsahibi,bilincli bir TUKIYE rehberi.


 

 DSC03938  DSC04144

DSC04243DSC03858

Mizah

TEBESSUM ETTIREN ISIMLER

TEBESSUM EDELIM  MI  ???

Hiçbir şeyden çekmedi, adından çektiği kadar

Erzurum’da yerel olarak yayınlanan Erzurum Gazetesi yazarlarından Zekiye Çomaklı, ilginç ve bir o kadar da komik, bin kadar isim ve soyadı bir araya getirdi:

Muhlis Dünyadagülmez, İnsaf Yıldırım, Şeref Nasılbilirsin, Ocak Bucak, Karabey Mavibaş, Reha Menekşedalı, Köşe Bucak, Altındal Altınoğlu, Lelistan Pakol, Ümit Sayınkişiler, Atıl Sürgit, Birgül Temtek, Demir Zırzakıran, Hadi Zil, Mazlum Zorba, Kibar Zorba, Hanım Çeneli, Fidan Çınar, Demir Değenek, Düzgün Uçak, İpek Sert, Karabey Karaca, Seçkin Kaytaran, Neşe Kaygısız, Kıvılcım Kılıç, Sevda Korkunç, Durdemir Bilirdönmez, Bahar Özbahar, Portakal Gülver, Limona Kaçar, Zeytin Sarıklı, Ördek Sarıklı, Şifa Var, Ümit Var, Ali Dıbız, Aydın Tavasapı, Hayat Mantar, Güzel Felek, Karabey Abanoz, Işık Işıkoğlu, Düğmeli Bayrak, Mevlüt Beyit, Güllü Bülbül, Yosma Alver, Dünya Malıdüzdür, Jandarma Kızkaçıran, Hayati Kopya, Fikri Faiz, Satılmış Dönekoğlu, Edenbulur Yılmaz, Hayırlı Çivili, Cebrail Görür, Olgun Portakal, Abdulhalil Pırasa, Sakin Zeti, Aynur Kaçar, Mücella Kovalar, Hamdi Kapar, Kadir Memur, Habibe İşçi, İsa Kasap, Haydar Manav, Osman Bakkal, Satılmış Çavuş, Mustafa Onbaşı, Reviye Çatlak, Mehmet Patlak, Metin Tabak, Harun Kaşık, Abdullah Çatal, Zeki Centilmen, Hakkı Kibar, Dudu Pat, Mehmet Küt, Mustafa Ham, Yadigar Olgun, Neşet Bulunmaz, Fehmi Çıplak, Cemal Yaya, Perihan Sürücü, Sündüz Verir, Nurten Birinci, Aysel İkinci, Bekir Üçüncü, Hüseyin Bakgeldi, Muhittin Tek, Kamil Çift, İlhan Civciv, Hayriye Cin,

Felsefe

SS FELSEFE 51

Bilim tarihine SS `ile seyreltik bakış 51

 

Babil’dir bilimin anavatanı. Babası geleceği bilmek isteyen ve savaşlara kahininden aldığı bilgilerle katılan hükümdarlar, anaları da bu kehaneti yıldızlardan alma umudundaki müneccimlerdir. Ama Babilliler esas gereken bilimsel adımı Yunanlılara kaptırmışlardır.

 

Roger Bacon’a bir sürü deneysel yaklaşım borçluyuz borçlu olmasına da, yaptığı deneyler en az bunlar kadar uyduruk  Ancak bir hayırları var. Metodolojinin oturmasını sağlamışlar. Deneyin başı kıçı, deney yapmanın adabı belli olmuş en azından. Dediklerine göre XIII. yüzyılda Petrus Peregrinus nam efendi böyle değilmiş. Bu çağın tek gerçek deneycisi de oymuş zaten.

Toprağı bol olsun….

Burada metodolojinin gereklerine az da olsa değinmek gerek. Neydi deneyin doğru olup kuramla ilişkisinin tam ve sağlam olarak bağlanabilmesinin şartı? Bir tek cümle açıklamaya yetiyordu her şeyi.

”Bilimsel bir kuram ile deneyin verileri arasında doğru, tam ve pratik bağlar kurulduğunda kendisinden beklenebilecek bütün açıklamayı yapmış olmalıydı. Bu noktadan sonra sorulabilecek başka her soru bilimsel dille sorulamayacak bir soru olmalıydı.”

Burayı atlamayınız. Bilimsel dilin alternatifi o zamanki Hıristiyanlık dünyası için büyük önem taşır. Tüm bilimsel sorular sorulduktan sonra sıra dinsel sorulara gelecekti. Eğer bilimsel bir ispat dinsel sorulara cevap veremiyorsa, vay haline o ispatın.

Az mı çekti Galileo Galilei.

Deney deney derken kuramın öncelliğini de bedavaya getirmeyelim. Bilim mantığı tarihi yıldızları pırıl pırıl parlayan kuramcı amcalarla süslenmiştir. Kuram genelde hep deneyden önce gelmiş kafanın, en azından çağ bilimine adanmış kafanın, içine yerleşmiş ve kuşku tohumlarını döllemiştir.

Ne demiş Descartes? Nasıl demiş? Hah hatırladım..

Cogito ergo sum…. Düşünüyorum öyleyse varım..&fulltext=Ara">Düşünüyorum öyleyse varım..

Sistemli kuşkulanmanın babasıdır Rene Descartes. Ona daha epey dokunuruz kısmetse. Onun da toprağı bol olsun.

 

 

* * *

 

 


Bilimin babası anası ve anavatanı bana göre kimdir nedir neresidir bilir misiniz?

Yunan’dan önce Babil’dir bilimin anavatanı. Babası geleceği bilmek isteyen ve savaşlara kahininden aldığı bilgilerle katılan hükümdarlar, anaları da bu kehaneti yıldızlardan alma umudundaki müneccimlerdir tabii ki. Her yıl yıldızların hangi konumda olacaklarını önceden görebilmek adına yılın her günü için kataloglar hazırlanmıştır. Babilli müneccimler bunları yapmış ama esas atmaları gereken bilimsel adımı Yunanlılara kaptırmışlardır;

Olguları kurtarmak…
Yani gözlenebilir veriye ilişkin açıklayıcı bir kuram oluşturmak.
Bu da Yunanlı filozoflara nasip olmuştur.
Deneyle ispatlamak…
Eh o da Ortaçağı sollamış bilim adamlarının işi.

Eh ilk ispatlanası kuramlarda dolayısı ile gök devinimleri.

O yıldız nereye gitti. Bu gezegen nereden geldi. İlk olarak dairesel devinim keşfedilir. Bunun ispatı kolaydır. Koyarsınız katalogları üstüste daire çıkıverir ortaya. Az daha geliştirilen kuram bunları bir de içiçe geçmiş dairesel devinimler haline getirir elbet. Bunun da tek nedeni vardır.

Sonsuza kadar devinim.
Çare ne?
Dairesel devinim.
Yani boyuna yeniden başlangıç.
Ne zaman başladı?
İşte zurnanın zort dediği yer…

Yunanlı zora gelince çok güzel kıvırtmış. Başlangıç noktaları hep efsanedir Yunan’da. Zeus hazretlerini kızdırır biri tutar Neptünü koyar oraya. Sonra Hera bilmem nereyi parçalar Ay oluşuverir falan filan. Doğru efsaneyi yazıyorum sanmayın, uyduruyorum.

Tek sorun neydi bu bilimde? Bu hareketleri bir noktada toparlayabilmek. Neden sorundu peki bu? Zira herşey dünyanın etrafında dönüyor kuramının üzerine kuruluydu. Üzerinde yaşadığınız ve de dönmediğini gördüğünüz dünyayı dönüyor kabul etmek kolay iş mi? Zaten yuvarlak olduğu bile belli değil. Tepsinin üstünde duruyorsunuz neticede.

İşbu bilimsel tartışmalar Copernicus - Galileo - Kepler üçlüsüne kadar ilerler.

Araya adam gibi bilimsel değer taşıyan bir tek Leonardo da Vinci girer. Girer girmesine de onun da felsefeye faydası olmaz. O bir bilim adamı değil, o bir mühendislik ustasıdır. O bir filozof değil o bir sanat dehasıdır. Çağını aşan evrensel bir dahidir o. Yaptıklarının yarısı kalsaydı günümüze, herhalde çağımız çok daha değişik olurdu. Ancak bu pratiğe çok yakın usta bilimsel yapıtlarında hiç deneysel olmamıştır. Sezgisel olarak bulduğu ivme kavramını dile getiremez bir türlü.

İvme deyip geçmeyin. Leonardo’da ivme hafiften kendini ortaya çıkarmış ama kararsız kalmıştır. Bir sefer cisimlerin katettiği yola, bir başka sefer ise düşme sırasında geçen zamana bağlamıştır bu kavramı büyük usta.

Kolay iş değildir ivme. Uzaya göre ivme ile zaman göre ivme kavramlarını karıştırmak çok kolaydır. Zaten Leonardo neyle suçlanmıştır bilir misiniz?

Uomo senza lettere…
Kültürsüz adam.
Cahil adam.


Bilimin dönüm noktası eylemsizlik ilkesinin keşfedilmesidir.

Burada Leonardo ustanın hakkını yememek lazım. Bu ilkeyi bilmese dahi eylemsizlik ilkesini apaçık bir biçimde içeren bir sürü olguyu dile getirmiştir Büyük Usta.

Leonardo usta tüm kararsızlıkları ve hatta çelişkilerine rağmen fizik ile matematiğin geleneksel düşmanlıklarına bir nebze son vererek fiziği dinamik ve matematiksel hale getirmede çok önemli rol oynamıştır. Cismin ağırlığının devinimdeki rolü ve bu ağırlığın statikten dinamiğe geçerken değişen enerji biçimindeki etkisini de biraraya getirebilmek için yoğun çabası da yazılarında ayan beyan ortadadır.

Alexandre Koyre burada ince bir noktaya daha temas eder. Özellikle anatomik çalışmalarında Leonardo bilginin kaynağını işitmekten görmeye taşıyan ilk ciddi atılımcıdır. Visus auditus’un önüne geçmiştir. Bu ne demektir, bilir misiniz? Resim ve heykel müzik ile tiyatroyu solladı demektir. Peki bunun bilime tesiri nedir? Felsefeye tesiri nedir?

Kalıcılık.
Bağlılık - Sadakat. (Yani gerçeğe yakınlık)

Galileo’ya kadar olan geçiş döneminde, ki buna bilimin de felsefenin de dine esir düştüğü dönem rahatlıkla diyebiliriz, adından bahsetmeye değer tek adam olan Leonardo ustayı burada bırakalım.

 

 

« Sonraki Yazilar - Onceki Yazilar »